Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
370
 

Büyükler İçin Öyküler; 'Baubo: Karın Tanrıçası'

Büyükler İçin Öyküler; 'Baubo: Karın Tanrıçası'
 

‘Yeryüzü ana Demeter’in, Proserpina adında güzel bir kızı varmış. Bir gün çayırlarda koşup oynamakta olan Proserpina, kendine özgü, sevimli bir çiçeğe rastlamış ve onun sevimli yüzünü avuçlamak için uzanmış. Birdenbire yer sarsılmaya başlamış ve toprak dev gibi zikzaklar çizerek yarılmaya başlamış. Yeryüzünün derinlerinden yukarıya doğru çıkan Yeraltı Tanrısı Hades imiş. Hayalet görünümlü dört atın çektiği simsiyah bir arabada, uzun boylu ve güçlü bir şekilde dimdik ayakta duruyormuş.

Hades, Proserpina’yı yakalayıp arabasına almış. Kızın peçe ve çarıkları uçuşuyormuş. Atlarını aşağıya, yeryüzünün içine doğru sürmüş. Yeryüzündeki yarık sanki hiçbir şey olmamış gibi kapanırken, Proserpina’nın çığlıkları bir süre daha dağların kayalarında yankılanmış, denizin altından gelen bir su gümbürtüsü gibi çağıldamış. Demeter, taşların çığlık attığını işitmiş, suların ağladığını duymuş. Ve sonra toprağın her yanına korkunç bir sessizlik ve ezilen çiçeklerin kokusu sinmiş.

Demeter ölümsüz saçlarından çelengini çıkarıp kara örtülerini omuzundan fora etmiş ve büyük bir kuş gibi toprakların üstünde uçup seslenerek kızını aramış.

O gece, bir mağaranın kıyısındaki yaşlı bir kocakarı, kızkardeşlerine o gün üç çığlık işittiğini söylemiş; biri dehşetle çığlıklar atan genç bir sesmiş, biri hüzünlü bir çağrıymış, üçüncüsü de ağlayan bir annenin sesiymiş.

Proserpina, hiçbir yerde bulunamamış ve böylece Demeter’in sevgili çocuğunu bulmaya dönük çılgınca ve aylarca süren arayışı da bitmemiş! Demeter, kızmış, ağlamış, bağırmış, sormuş. Her yeryüzü oluşumunun altını, içini, üstünü araştırmış, merhamet dilemiş, ölmek istemiş. Ne yaparsa yapsın canı kadar sevdiği çocuğunu bulamamış.

Böylece üzüntüyle bağırarak dünyanın bütün üretken tarlalarına lanet etmiş; ‘ölün, ölün, ölün!’ Demeter’in lanetinden dolayı çocuklar doğamamış, ekinler büyüyememiş, çiçekler açamamış. Her şey kurumuş, kavrulmuş. Demeter’in kendisi de artık yıkanmıyormuş. Elbiseleri çamura bulanmış, saçları büklüm büklüm olmuş. Yüreğinde sarsıcı bir acı varmış ama teslim olmaya niyeti yokmuş. Hiçbiri sonuç vermeyen yığınla soru, yakarış ve hadiseden sonra nihayet tanınmadığı bir köyde bir duvarın dibine çökmüş. Ve sancıyan bedenini duvarın soğuk taşına dayarken bir kadın, daha doğrusu kadın gibi biri görünen bir şey kalçalarını cinsel ilişkiyi çağrıştıran bir şekilde oynatarak ve göğüslerini sallayarak, Demeter’in yanına kadar dans ede ede gelmiş. Dans eden kadın aslında düpedüz büyülüymüş, çünkü hiçbir şekilde başı yokmuş, gözleri göğüs uçlarında, ağzı da vulvasındaymış. Bu sevimli ağız sayesinde Demeter, gülümsemeye başlamış. Artık, gülümsüyor, kıkırdıyor, kocaman kahkahalar atıyormuş. Ve iki kadın birlikte gülmüşler; Küçük Karın Tanrıçası Baubo ve güçlü Anne Yer Tanrıçası Demeter.

Demeter’i depresyondan kurtaran ve kızını aramaya devam etmesi için ona enerji veren de sırf bu gülme olmuş. Bu arayış, Baubo’nun, kocakarı Hekate’nin ve Güneş Helios’un yardımıyla sonunda başarılı olmuş. Proserpina, annesine kavuşmuş. Dünya, topraklar ve kadınların karınları tekrar serpilip büyümüş.’*

YORUM:

Bir zamanlar kadın cinselliğine adanmış Tanrıça kültleri vardı. Törenler, bilinçdışının bugün bile esrarengiz ve büyük ölçüde keşfedilmeden kalan kısımlarını, kadınların kutsal müstehcenliğini tasvir etmekle ilgiliydi.

Baubo, başsız, kimi zaman ayaksız ve kolsuz gizemli figürler olan Neolitik karın Tanrıçalarından alınmıştır. Vulvanın ağzını temsil eder. Bunların üretkenlik figürleri olduğu açıktır. Baubo öyküleri bu yüzden ‘kirli öyküler’ olarak da adlandırılmıştır. Bu küçük figürler, bütün dünyada ender görünen duyarlılık ve dışavurumları temsil eder. Ve ayrıca bir kadının sahip olabileceği en iyi ilaçlardan biri olan karından gülmeyi simgeler.

Unutmayalım ki kırık bir arketip parçası bütünün imgesini taşıyabilir. Ve bizim de kırık bir parçamız var. Belleğin başlangıcından bu yana kutsal cinselliğe ve Hayat/Ölüm/Hayat üretkenliğine dair arketipsel vahşi Tanrıçalar olmuştur. Bu Tanrıçalar, varlığımızın vahşi, bastırılmış, anlaşılmamış, yok sayılmış ve değersizleştirilmiş yanına gönderme yapar.

Kadın doğasında, yeraltında yaşayan vahşi bir varlık bulunur. Bu varlık, kendi doğal ve besleyici döngüleri bulunan bizim duyusal doğamızdır; kimi zaman ilişkiye dönük, enerjiyle sıçrayan kimi zaman da sessiz olan. Sıcaklığa sahip olan kadının bu boyutudur. Bu sıcaklık, döngüler şeklinde yükselip alçalarak yanan yeraltı ateşi gibi bir sıcaklıktır. Kadının sıcaklığı, cinsel bir uyarılma hali değildir; cinselliğini de içeren ama onunla sınırlı kalmayan yoğun bir duyusal farkındalık durumudur!

Kadınların duyusal doğasının kullanılma ve suiistimal edilme biçimleri ile bizzat kadınların ya da başkalarının bu doğanın doğal ritimlerine karşı ateşi nasıl körükledikleri ya da onu bir bütün olarak nasıl ıslatarak söndürmeye çalıştıkları hakkında çok şey söylenebilir. Modern kadınlarda pek fırsat verilmemiş, bastırılmış olan bu duyusal dışavurum, birçok yer ve zamanda hepten yasaklanmıştır!

Kutsal cinsellik fikrinin kendisi ve daha özgül şekliyle kutsal cinselliğin bir boyutu olarak müstehcenlik, vahşi doğa için yaşamsal önem taşır. Kadim kadın kültürlerinde müstehcenlik Tanrıçaları vardı. Eski Tanrıçalar tapımının bu yönünün neden yeraltına itilmiş olduğu, üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. Tüm bu aşağılanmalara/küçük görmelere rağmen dünya kültüründe çeşitli tasfiyelerden sağ çıkan öykü kalıntıları, bize müstehcenliğin hiç de bayağı olmadığı tersine, ziyaret etmeyi ve içtenlikle en iyi arkadaşlarınızdan biri olmasını isteyeceğiniz fantastik yapıda bir doğa yaratığına benzediğini göstermektedir.

Üzüntüleri hafifletmek, güldürmek, psişede ters giden bir şeyi düzeltmek amacıyla cinselliği kullanmış olan gerek mitolojik gerekse gerçek serüvenleri işitince kadınlar önce gülümser, sonra da kahkahayı basarlardı. Öncelikle böyle kahkahalarla gülmenin bir hanımefendiye yakışmadığını söyleyen bütün terbiye geleneklerini bir kenara koymak gerekir! Yanlış durumlarda sergilenen hanımefendiliğin bir kadına nefes aldırmak bir yana nasıl boğucu olabileceğini anlamamız gerek. Gülmek için hızlı bir ardışıklık içinde soluğunuzu verip ardından nefes almanız gerekir. Nefes almak insani duyguları hissetmemizi sağlar. Hissetmek istemediğimizde ise nefesimizi tutarız.

Gülme halinde kabul görmeyen duygular hissedilir; genellikle engellenmiş gözyaşlarının serbest kalması, bastırılmış olanın geri çağrılması ya da tensel bağlantıda zincirlerin boşalmasını sağlayan rahatlamaya yönelik duygular ve bu duyguların dermanlarıdır karşılıklı iletişimde olan. Eski müstehcenlik Tanrıçalarının, çok sıkı olan şeyleri gevşetme, keder ne kadar büyük olursa olsun kederi kaldırma, bedeni zihinde değil de bedenin kendisine ait olan bir mizah türü içine sokma, bu geçitleri açık tutma yetenekleri onların önemini gösteriyor aslında.

Yukarıdaki öykü, müstehcenliği güzel duygular uyandıran cinsel bir büyülenme anlamına gelecek şekilde somutlaştırmaktadır.

 

*Bu öykü, Clarissa P. Estes’in ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ kitabından alınmıştır. Amaç, bilgiyi aktarmaktır.

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 465
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster