Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mayıs '21

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
22
 

BUZ ÜSTÜNDE SİYASET

BUZ GİBİ SİYASET

İnsanlar en çok kendilerine yapılan haksızlıkların farkına varıyor. çünkü bize yapılan haksızlıklar canımızı yakıyor. başkalarına yapılan haksızlıkları, canımızı yakmadığı için ya fark edemiyoruz ya da önemsemiyoruz. Buzda dans, biri bizi gözetliyor gibi bir grup insanın bir araya geldiği yarışma programlarının günlük yaşamda içinde yaşadığımız toplumsal ortamlardan bir farkı yok. bazı insanlara sinirleniyoruz, bazılarını kıskanıyoruz, bazılarına öfkeleniyoruz, bazılarını kendimize yakın hissediyoruz, ister istemez taraf oluyoruz, taraf tutuyoruz. Gerçek yaşamda bir grup içinde yaşanan etkileşimlerin hemen hemen hepsi bu yarışma programlarında da yaşanıyor ve biz izleyiciler de bu gruba dahil olarak (Woody allen’in Kahire’nin Mor Gülü adlı filminde, film içinde oynayan filmin kahramanının filmden çıkarak gerçek yaşama (izlenen filme) geçtiği gibi, biz de yarışma programlarını izlerken, evimizdeki odamızdan televizyonun içine girerek o yarışmacıların arasına karışıyoruz) grubun bir üyesi haline geliyoruz.

Aslında herhangi bir insanın (öteki) bizden, çocuklarımızdan, annemizden, babamızdan, bize yakın olan insanlardan bir farkı yoktur. Kürt de , Ermeni de, Arap’da, müslüman da, laik de, muhafazakar da, komünist de insandır, hepsinin benzer ihtiyaçları vardır ve birine hak olan diğerlerine de haktır. Ama biz önce kendimizi düşünürüz (onlar da öyle), bu bir yere kadar doğaldır da, önce her şeyin, zenginliğin, gücün, iktidarın, şöhretin, takdirin, iltifatın bizim olmasını isteriz, bizim hakkımız olduğunu düşünürüz. Öbür tarafın da bizden farkı yoktur. Diğer insanlar için de, kendimize yakınlık sırasına göre, sahip olduğumuz ortak özellikler nedeniyle benzer düşünceler, duygular taşırız. Her ne kadar hiçbir insan arasında değer, bir şeyleri hak etme açısından bir fark olmasa da, biz bazı insanlara (büyük olasılıkla onlarla ortak özelliklerimiz nedeniyle) daha fazla yakınlık duyarız. Taraf olmak sanki doğamıza kazınmıştır.

Buzda dans yarışmasındaki İlhan Mansız’ın partneri olan Olga şahsına münhasır bir kadın. Son derece sempatik, sıcakkanlı, özverili. Daha önceki yarışmada Bülent Polat’ın partneriydi. Bülent’i hakemler karşısında canla başla savunmasının ve hakemlerle çatır çatır kavga etmesi dikkat çekiciydi. Oysa Bülent Polat (finali o hak etmişti, Asena’nın çok önceden elenmesi gerekiyordu, ama Asena’nın da hakkını yemeyelim, son üçe katıldıklarında yaptığı koreografi, bu ikinci yarışmada yapılanlara bakıldığında son derece başarılıydı) bir hakem eleştiriye başlayınca, önce kendisine yapıldığını sanmış, savunmaya geçmiş, hakemin Olga’ya söz söylediğini anlayınca hemen sesini kesmişti. Olga aynı savunma reflekslerini İlhan Mansız için de, çok az fırsat çıksa da gösterdi. Ayrıca yarışma sırasında, İlhan Mansız takılıp düşünce, onun moralini düzeltmek ve programa devam etmesini sağlamak için gösterdiği çaba da takdire değerdi. Kısacası Olga sadece sempatik değil son derece iyi bir insan.

Tüm yarışmacılar da, programı düzenleyenler de, hakemler de, sunucular da, izleyiciler de aynı insani zaaflardan muzdarip. hepimiz iyi bir şeyler yapmak, başarılı olmak, iyi yaşamak, takdir edilmek, sevilmek istiyoruz. Program yapımcıları iyi bir program yapmak, yüksek reyting almak istiyor, yarışmacılar bir yandan başarılı olmak bir yandan da ödüle sahip olmak istiyor, eğitmenler yarışmacıları iyi eğiterek, onların güzel ve zor hareketler yapmalarını sağlayarak biz de varız diyebilmek için çırpınıyor. Bu arada Olga da kendi kişisel özelliklerine uygun olarak bu oyuna katkıda bulunuyor, yine özverili bir şekilde partnerinin başarılı olması için son derece riskli hareketlere imza atıyor. İlhan Mansız teknik açıdan gerçekleştirilmesi zor hareketleri yaptıkça, eğitmenleri onu, daha iyisini, daha zorunu yapması için teşvik ediyorlar ve o başardıkça onlar da mutlu oluyor, böylece giderek daha riskli hareketleri yapmaya başlıyor İlhan. Asıl riske girense Olga. İlhan kah onu başının üstünde kaldırıyor, kah kendi ekseni etrafında dönerken aşağı yukarı savuruyor. Daha önce Cenk Ertavul uyardı, böyle riskli hareketlere gerek yok diye, ama kimse onu dinlemedi. Kimisi reyting kaygısından, kimisi vurdumduymazlıktan, kimisi oyunbozanlık etmek istemediğinden sesini çıkarmadı. O hareketlerden birinde Olga İlhan’ın ellerinden kurtulsa, çok kötü düşüp yaralanabilirdi. Ama asıl korkutucu olanı düşüp boynunu kırması, felç olması, kafasını çarpıp beyin kanaması geçirmesi gibi kötü ihtimaller. İlhan o zorlu hareketleri yaptıkça rekabet nedeniyle Yasemin(Hadivent) ve partneri de benzer hareketleri yapmaya kalkıştı. Neyse ki küçük bir kazayla atlatıldı onlarınki.

Kısacası, Olga’nın ve başka bir yarışmacının başına kötü bir şey gelmesi işten bile değil. Serbest piyasanın görünmez elinin sadece maksimum hazlar (çıktılar) üretmediğini, olmadık acılara da yol açabileceğini göz ardı edilmemeli. Serbest piyasanın küçük bir modeli olan buzda dans arenasında her katılımcı kendi amaçları doğrultusunda en iyisini yapmaya çalışırken, hiç beklenmedik bir şekilde sistem büyük acılar üretebilir, mesela Olga ömür boyu felçli olarak yaşayabilir. Büyük ölçekte, küresel ısınma gibi belaları başımıza saran piyasa küçük ölçekte de, ölçeğine uygun, benzer acılar üretebilir. Para kazanmak, başarılı olmak, reyting alabilmek için her şeyi yapmanın, insanlıktan çıkmanın alemi yok. Sistemin içinde kendimizi kaybedip ölesiye yarışmaya hayır. Sonuçta oyun dediğimiz, gösteri dediğimiz program çığırından çıkabiliyor. Serbest piyasaya da, yarışa da, rekabete de bir yere kadar evet.

En çok kendimize ya da kendimizi yakın hissettiğimiz kişilere yapılan haksızlıkların farkında olduğumuzu biliyoruz. Olcayto Ahmet Tuğsuz, İlhan Mansız’ı desteklemek için gelen Beşiktaş’lı taraftarları görünce diğer yarışmacılar da tuttuğu takımı açıklasın diye tutturdu. Halk oylamasında İlhan Mansız diğer yarışmacıların önüne geçiyordu. Yarışma eşit şartlarda yürümüyordu. Yarışma hakkaniyetten uzaktı, adil değildi. Doğrudur (Olcayto büyük olasılıkla belki de bilincinde olmadan Yasemin Hadivent’in tarafını tutuyor, Olcayto ve Yasemin’in ortak özellikleri ise ikisinin de aynı tarafta olması, küçük burjuvalıkları onları bağlayan görünmez halat. Tabii kapitalistlerin eşit yarışma koşulları dedikleri şey de küçük burjuvaların ve daha büyüklerinin kazanmasını veya daha çok kazanmasını sağlayan şeyler. Olcayto bey ben hiç etkilenmem derken bilinçdışı ideolojik bağlar onu öylesine tutsak almış ki.

Bir yarışmanın kuralları kimin kazanacağını ve kimin kaybedeceğini hemen belirliyor. Aslında Olcayto Ahmet Tuğsuz eşit yarışma koşulları, hakkaniyet, adalet derken kendisini savunuyor. Daha önce Magic Necmi’yle konuşurken söylemişti, biz el bebek gül bebek büyüdük diye, onun geçmişinde hiçbir zaman mağdur, acı çeken, zorluklarla savaşmış bir çocuk olmamıştı, onunla yoksulları savunanlar ve ideolojileri arasındaki farkı yaratan da buydu belki.

Takım taraftarlığından daha öncelikli meseleler var. (Yasemin, geçen haftalardan birinde ödülü çok istemiyor musun diye epey sıkıştırıldı. Sesini çıkarmadı ve ağlamaya başladı. Sanki ödülü yardım amacıyla kullanacak gibi duruyordu. Bu hafta ödülün bir kısmını bazı insanları sevindirmek için kullanacağını, bir kısmını da kendi eğitimi için harcayacağını açıkladı. Ama sevindireceği insanlar kendi yakınları mı, yoksa tanımadığı insanlar mı anlaşılmadı. Daha önce İlhan Mansız’a ödülü bağışlayacağını açıkladığı için demediğini bırakmayan Olcayto Ahmet Tuğsuz hiç sesini çıkarmadı. Çünkü haksızlık, eşitliği, rekabeti bozma kendinin taraf olduğu kişilerin yararına yapılmıştı.

Aslında Yasemin küçük burjuvaların  kendisiyle kolayca özdeşleşebileceği biri. Bu hafta yapacağını söylediği şeyler de son derece makul bir davranış kalıbı. Kendimizi düşüneceğiz ama başkalarını da düşüneceğiz. İnsan olarak hem ahlaki kurallara boyun eğeceğiz hem de güdülerimizi doyurmak için çabalayacağız. (bkz, Nerde o Eski Trajediler). İlhan Mansız son derece başarılı olmuş, ciddi paralar kazanmış, hem maddi hem de manevi olarak doyuma ulaşmış bir insan. Yasemin, kendisinin de söylediği gibi yolun başında ve İlhan’a göre daha çok gerilerde. Onun yaptığı, yapacağı yardım daha değerli aslında. Ona benzer konumda olan herhangi birimiz de o yaşlarda ve o konumda iken aynı şekilde davranır. Evet akıl Yasemin’den yana ama kalp İlhan kazansın istiyor. Tutarsızlık var hamurumuzda.

Tutarsızlık hemen her kesimde mevcut. Türban takan insanları tutarsızlıkla suçlamak da tutarsızlık mesela. Evet onlar da tutarsız davranıyor. Türban için diretirlerken, daha açık ve net bir şekilde yasaklar konulan faize göz kırpıyorlar. İlkeleri (inançları, üstben) ile güdüleri (altben) arasında kalıyorlar. Güdülerini çok da fazla baskı altına almayan türbana sarılıyorlar, ama faizden vazgeçemiyorlar. Tabii yine sadece iki uçtan bahsediyoruz. Bu iki uç arasında uzanan alanı dolduran değişik derecelerde altbenin ve üstbenin etkisinde kalmış bir sürü insan var. Evet içgüdülerle mücadele etmek zordur. İçgüdülerin ödün vermez hükümranlığına karşı durmaktansa onlara dış dünyada temsilciler bulup onlarla mücadele etmek çok daha kolay. (bkz freud’un küçük hans vakası) Ama onlar tutarlı davranıp faizin yasaklanması isteselerdi çok mu mutlu olacaktı laikler. Bu sefer de ekonomik gerçeklerden söz edilmeyecek miydi.

Olcayto Ahmet Tuğsuz Yasemin Hadivent’e tuttuğu takımı açıklattı ama Paşhan ser verip sır vermedi. İşin ucunda azımsanmayacak miktarda bir ödül olmasına ve bir kelimenin belki de final anlamına geleceği bir akşamda hiç sesini çıkarmadı. Evet belki 150 000 ytl’den oldu ama yarışmadan önce insan, yarışmada insan, yarışmadan sonra insan olmak, kalmak kadar değerli hasletleri olduğunu gösterdi.

Adalet ve eşit koşullarda yapılacak bir yarışma yapmak da son derece zor. Milgram’ın ünlü deneyine göre otoriteye yakınlık itaati arttırırken, kurbana yakınlık da azaltıyordu. Kurbanı daha çok düşünmeye başlıyorduk. Yakınlık, uzaklık fiziksel olabileceği gibi bilişsel de olabiliyordu. Kurban hakkında bilgi sahibi olmamız, onun yaşantısını, umutlarını, acılarını, hayallerini bilmemiz, kısacası onu daha yakından tanımamız büyük bir sempati ve anlayış duygusuyla sonuçlanabiliyordu. Amerika Irak’a ambargo uyguluyor. Amerikan halkı ise Irak’lı çocukların çektiği acılardan habersiz. Kurbandan alabildiğine uzak. O zaman o vahşi politikalara çok daha kolay destek verilebiliyor.

Aynı şey buzda dans yarışmasında da geçerli. Biz Yasemin Hadivent’i görüyoruz, gözyaşlarını, çektiği acıları, dudaklarının titremesini, kadınlık hallerini, çaresizliğini görüyoruz. Etkilenmiyor muyuz. oyların yönü değişmiyor mu. Bizim insanımızın, sürekli mağduriyet duygusu içinde yaşadığından mağdurlara sempati beslediğini bilmiyor mu Olcayto Bey. Peki Türkiye Böbrek Vakfındaki çocukları görebiliyor muyuz artık izleyici sıralarında. (Vakıf yöneticileri mi izin vermiyor yoksa program yapımcıları mı belli değil) Yasemin’le aramızdaki uzaklık giderek azalıyor. Böbrek sorunları olan çocukların acılarını gördük mü, tanık olduk mu onların gözyaşlarına. Yasemin kendisi için yarışıyor onun kazanma hakkı var da, onu tanımak rekabet şartlarını bozmuyor da, böbrek hastası çocukların mı kazanma hakları, hayallerini gerçekleştirme hakları, tanınma hakları yok. Bu kadar mı serbest piyasacı olduk. Bu kadar mı sosyal devlet düşüncesinden uzaklaştık. Bu kadar mı altta kalanın canı çıksıncı olduk. Tamam sosyal devlet daha kurumsal mekanizmalarla hayata geçirilmeli. Ama deniz yıldızlarını denize fırlatan adamın dediği gibi ne şekilde ve nasıl olursa olsun onlar için fark edecek. Sosyal devletin hayata geçmesi için destek vereceğiz, elimizden geleni yapacağız elbet. Ama bırakalım kardelenler de başlarını çıkarıp masmavi gökyüzünün tadını çıkarsınlar.

Herhangi bir konuda kurallar belirlendiği anda o konuda kazananlar ve kaybedenler de belirlenmiş olur. Buzda Dans yarışması teknik (kalifiye olmayan emek) ve artistik (kalifiye olan emek) olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Küçük Burjuva (Olcayto Ahmet Tuğsuz) kalifiye emek sahibi olduğu için, kalifiye emeğin kazanması yönünde oluşturulan kurallar ona çok doğal geliyor, kalifiye olmayan emek için yapılacak hiçbir şey yok, ondan da eşit şartlarda rekabete girmesi isteniyor. Kaybetmeye mahkum olması kimsenin umurunda değil, kayıplarının bir miktar telafi edilmesi için gerekli sosyal mekanizmalar ise ne burjuvanın ve küçük burjuvanın ne de onların yararına işleyen serbest piyasa sisteminin gündeminde değil.

Artistik ve teknik kısımlardan daha çok haz vereni ise artistik kısım. Hepsi de küçük burjuva olan hakemlerse (Ahmet San farklı davranıyor ama neden olduğu belli değil, Yasemin Hadivent’in de hakkını yedi, büyük olasılıkla kişisel çekişmeler) doğal olarak haz veren bölümden (hizmet, kalifiye emek) yanalar. Puanlamada artistik bölüme daha ağırlık veriyorlar. Tabii bu adil mi hiç sorgulanmıyor. Küçük burjuva aynı zamanda karar veren konumunda, ne değerli ne de değersiz,  tabii ki (alım) gücü olan karar verecek. Oysa kadınların ve sanatçıların dans ve estetik hareketler konusunda erkeklere ve sporculara üstünlüğü var.

Bir değeri öne çıkardığınız anda o değere daha çok sahip olanları da kazanan konumuna yükseltmiş oluyorsunuz. Hep İlhan Mansız’ın sporculuğundan, güçlü kaslarından dem vuruluyor, halbuki onların önemi yok, o kaslar daha az ağırlığı olan teknik bölüm için faydalı, öteki tarafta belki bir zayıflık bile oluşturuyor. Teknik ve artistik bölümlere eşit ağırlık vermediğiniz anda sporcular kaybetmeye mahkum oluyor. Öte yandan bundan, bu olaylardan, eğitmenlerin hiç haberi yok, onlar hep İlhan Mansız’ın kuvvetli olduğu teknik bölüme ağırlık veriyorlar, Yasemin o konuda o kadar güçlü olmadığı için dans yönüne ağırlık veriyorlar, böylece İlhan’ın kaybetmesi için bütün koşullar bir araya geliyor. Ve bu eşit olmayan yarışma koşulları Olcayto Ahmet Tuğsuz’u hiç rahatsız etmiyor. Kaybeden, o ve onun safında olanlar değil.

Komünistler iktisadın politik olduğu görüşündedirler. Marx’ın kitaplarından birinin adı ekonomi politiğin eleştirisine katkı’dır. Gülten Kazgan da kitaplarından birinde  aynı görüşü savunur. Herkesin bildiği gibi ilk sanayileşen ülke İngiltere’dir. İngiltere sanayileştikten sonra da serbest ticaretin dünya ekonomisi için faydalı olduğu birden keşfedilivermiştir. Karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre biri makine (kalifiye emek) diğeri gömlek (daha az kalifiye emek) olmak üzere iki ürünün üretildiği ve iki ülkenin bulunduğu bir ekonomik ortamda ülkenin biri her iki ürünü de daha verimli üretse bile, üretim karşılaştırmalı üstünlük ilkesine göre iki ülkenin ürünlerden birinin üretiminde uzmanlaşması sonucunda üretildiğinde ve ticaret ile dağıtıldığında oluşan durum, üretim her iki ülkenin her iki ürünü de ayrı ayrı üretmesi durumunda ulaşılan durumdan daha iyi olmakta. Tabii bu serbest ticaretin her iki ülkenin de yararına olduğu anlamına geliyor, öyle mi acaba.

Basit bir akıl yürütmede bulunalım. Birinci (gelişmiş) ülke makineyi daha kolay üretirken gömleği de kolayca üretir. Fakat ikinci ülke, makineyi zorlukla üretirken gömleği nispeten daha kolay üretir (çünkü gömlek üretimi daha az sermaye ve daha az kalifiye emek gerektirir), böylece ikinci ülke gömlek üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacaktır. Az gelişmiş ülkeler kalifiye olmayan ürünlerin üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacaklardır.

Öyleyse onların sadece gömlek üretmesi ve gelişmiş ülkenin de sadece makine üretmesi her iki ülkenin de yararına olacaktır. Ama başlangıçta ne Almanya, ne Amerika ne de Japonya serbest ticarete inanmıştır, aksine gümrük duvarlarıyla sanayilerini korumuş (pozitif ayrımcılık yapmış) ve öyle sanayileşmişlerdir.

Bir zamanlar İngiliz sanayicisinin işine yarayan serbest ticaret düşü, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla dünya ölçeğinde hayata geçirilmiştir. Dünya ise bir yanda zengin ve gelişmiş ülkeler bir yanda ise az gelişmişler, gelişmekte olanlar ve geri kalmışlar olmak üzere iki ayrı kümeye ayrılmıştır. Küreselleşme (dünya ölçeğinde serbest piyasa ekonomisi) dünya üretimini maksimize edecektir. Artan refahtan bütün ülkeler yararlanacaktır. Hatta küreselleşme dünya gelir dağılımını düzeltici yönde bile işleyecektir. Söylenenlerde gerçek payı da vardır büyük ihtimalle. Ama küreselleşme aynı zamanda az gelişmişlerin gelişme, sermaye biriktirme, patron olma hayallerini sonsuza kadar serbest piyasa ormanınının derinliklerine hapsedecektir. Bizim de bir miktar sermayedarımız kendi çaplarında küresel cengaverliklere girişeceklerdir. Ama dünya varsıllar ve yoksullar olmak üzere ikiye bölünmüştür. Ülkelerin birbirlerinin varlıklarını satın almasında eşitlik olması varsılların daha çok, yoksulların daha az mülk (tarla, konut, fabrika, banka, vs.) sahibi olması demektir. O yüzden bizim alnımıza küresel işçi olmak yazılmıştır. Biz, daha çok, ücretle geçineceğiz. önümüzdeki en iyi seçenek ucuz işçi deposu olmak yerine kalifiye ve nispeten pahalı işçi rezervi haline gelmektir. Hedefimiz yerkürenin proleterleri değil küçük burjuvaları olmaktır.

Kurallar kazananı ve kaybedeni çoktan belirlemiştir. Serbest ticaret eşitlerin ticaretidir. Ama bazıları daha eşittir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Kayıt tarihi
: 29.04.21
 
 

Bilgisayar Mühendisi, Sistem Çözümleyici. Ekonomi, Siyaset, felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih,..