Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '12

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
769
 

Demokrasinin kendisidir halkcılık

Birinci Cihan Savaşının bitiminde son nefesini veren Osmanlının da rızasıyla, Türk’ün ne Rumelide ne de Anadoluda varlığını sürdürebilme imkânı kalmamıştı. 1918 sonunda  Mondros  Mütarekesinin vecibelerini çiğneyen galip devletler, son Osmanlı topraklarının tamamını da bilfiil işgale başladılar: Trakya ve Ege bölgesini Yunanistan, Akdeniz bölgesini İtalya ve Fransa, Karadeniz bölgesini İngiltere . Payitaht İstanbul’da, Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve Padişah ihtilaf devletlerinin tutsağı.

1920 baharında Osmanlının, ister istemez, kabullendiği Sevr anlaşması ise, değil Osmanlının sonunu getirmek, Türk neslinin de kendi vatan toprağında yaşama hakının da sonu demekti. İşte Türk’ün bu en acı ve umutsuz günlerinde, kurtuluşun bir mucizeyle gerçekleşmesini düşünmek bile güçken, Samsun’dan başlayan Kuvay-i Milliye ruhu adım adım Anadoluyu sardı ve kararlılık, fedakârlık ve haksızlığa direnme gücüyle, umut ufkunda beliren kurtuluşa, Zafere ulaştı. Gerçekten bir mucizedir Anadolu Türk halkının ‘Kurtuluş Destanı’.

Ancak zafer neye yarardı eskiye dönülseydi eğer. Son dönemlerinde Osmanlıyı kemiren hanedanlık düzenine: toprağın padişah mülküne, halkın ise önce Allah sonra da padişah kulluğuna, ulus gerçeğine yabancı, dinsel aidiyet üzerine kurulu düzene ve de en önemlisi, tek denli düşünsel yapıya, yani dogmaların tek gerçek olarak oluşturduğu ve herkesin üzerinde düşünmeksizin katıldığı, tekrarlamakla yetindiği zoraki veri kalıplarına...

Etrafımıza bir bakalım, günümüzde de Osmanlının son zamanlarındaki düzene benzer birçok ülke çıkıyor karşımıza. Bunlar savaşarak yada savaş vermeden resmi kâğıtlar üzerinde bağımsız ülke görünümünde, oysa ne ulus devlet aşamasına geçebilmiş ne de kendilerini bağlayan tek denli düşünce yapısına son verebilmiş değiller. Birleşmiş Milletler bu ülkeleri kibarca ‘gelişmekte olan ülkeler’ adıyla tanımlasa da, aslında bu ülkeler bir türlü gelişemiyorlar, gelişemezler. Çünkü çağın gereklerinin yerine getirilmesinde ilk öge, başlangıç noktası, toplumu saran dogma hakimiyetine son verilebilmesidir; bilim yolunun açılması ve buna dayalı düşüncenin özgürce ifadesidir.*

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda sağlam temel, çağımız medeniyetini ayakta tutan ÖZ’ün akıllıca keşfedilip, benimsenmesi olmuştur. Bunlardan her biri bir ülkenin ve vatandaşlarının yaşadıkları çağda varolabilmelerinin vazgeçilmez unsurları ve de bir bütün:

-          Cumhuriyet, cumhurun - yani halkın - egemenliğine dayanan rejim; vatandaşlarını ayırım gözetmeden aynı ideal etrafında birleştiren ulus devlet;

-          kendi ülkesinde egemenlik hakkına sahip olan halk, egemenliğini dış müdahalelere karşı  da korur, bağımsızlık;

-          yeryüzündeki canlılar içinde yalnız insanoğluna has, kavramsal düşünce yetisini körleten dogmalar silsilesinin yerine, bilime dayalı çok denli düşünce özgürlüğünün benimsenmesi, laiklik;

-          Türk halkı, medeniyeti doya doya ve özgürce yaşama hakkını kendi mücadelesiyle elde etti. Sosyal boyutta, bu hakdan sadece bir zümrenin, bir sınıfın yararlanması kabul edilemez. Cumhuriyetimizin demokrasi anlayışında, halk kavramı yönetici-yönetilen, zengin-fakir, ve sınıf farkı gözetmeden halkın bütününü kapsar, halkcılık

Her biri derinlemesine bir devrimin kısa zamanda halkca benimsenmesini gerektiren bu medeniyet hareketinin başarısı Cumhuriyete, ve onun uygulayıcısı CHP’ye düşüyordu. Hâlâ da öyle. Başlangıçta, halk iradesinin yuvası TBMM ile özdeşleşen CHP, medeniyete açılan yolda inkilâpları tek tek hayata geçirdi.  O tarihlerde hafta geçmiyordu ki yeni bir inkilâp hayat bulmasın...

Lozan konferansında Türkiye’nin siyasal ve de ekonomik bağımsızlığını inatla elde eden İsmet Paşa’ya ne demişlerdi Lord Curzon ve Henri Pointcarre ‘Yarın muhtaç olup yardım dilemeye geldiğinizde bizden müsamaha beklemeyin’. İsmet Paşa’nın cevabı ‘Bu sözleriniz konumuzun dışında. Eğer  bir gün öyle bir ihtimal olabilirse, o zaman konuşulabilir’.

Ve beklediler, çünkü ihtimal veremiyorlardı, harab bir Anadolu’dan Osmanlı borçlarını da altın parayla ödeyebilecek, hiç yoktan bir ulus çıkabileceğini!

Boşuna beklediler. Önce İstanbuldaki elçiliklerini mecburen Ankara’ya taşıdılar, sonra da eğitim, sosyal yapı, ekonomik kalkınmasıyla karşılarında uygarca yükselen Türk ulusuna isteksizce,  ama hayran bakakaldılar.          

Hangi büyük Davanın dinamik kaynağından türediği ve hedefi  medeni yaşam tarzını korumak ve geliştirmek olan CHP’nin günümüzdeki tutumu  anlam kargaşasına yol açıyor.

1.       CHP’yi  ‘Yeni CHP’ olarak tanımlayan yöneticiler bundan neyi kastediyor ve ne umuyorlar?

Cumhuriyetin ilk 15 yılındaki siyasette, hukukta, ekonomide, eğitim seferberliğinde ve de en önemlisi, bilim çağına geçerek özgür düşüncenin oluşmasındaki başarıların bir kenara itilerek başka bir yol mu aranıyor? Yoksa CHPdoğuşundaki ilkelerini koruyor, yalnızca başarıda bir metod arayışı mıdır bu? Bir yeni metod anlayışı sınırındaysa eğer, ‘Yeni CHP’ tanımının kulanılması çok yanlış.

2.       CHP’nin sosiyalist partisine, bir sol parti hüviyetine devşirilmesi  hiç mi, ama hiç kabul edilemez. Sanki 17. yüzyıldan beri bir Türkiye Cumhuriyeti vardı da, örneğin İngiltere gibi, o da önce sömürgelerini  sömürdü , palazlandıktan sonra  kurmakta olduğu endüstrisi için, bu defa  kendi halkını da sömürünce, sermayeden pay isteyen sosiyalizmle tanıştı.

Sosiyalizmin kökeni  milletlerarası komünizmden türeme, sermayeye karşı başlangıçta işçilerin, sonra da tüm çalışanların sosyal haklarının korunmasyla sınırlı komünizmin sulandırılmışı.

CHP’nin kökeni Milli Mücadele, dış ve iç sömürüye karşı  HALKCILIK.

İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz. Başlangıçta bu doğruydu şüphesiz. Ne var ki, zaman içinde  sınıfların oluşması kaçınılmaz.

‘Halk egemenliğinin’ doğrudan tanındığı ve egemenliğin  Türkiye Büyük Millet Meclisinde oluştuğu       bir ülkede, demokrasi  anlayışı Avrupanın ‘klasik demokrasi’ anlayışına fark atıyor. Önce ‘le gouvernement du peuple par le peuple’ (halkın halk tarafından yönetimi), hatta ‘dans l’intérêt du peuple’ (halkın yararına) demokrasi tarifi, günümüzde demokrasi sadece ‘le gouvernement du peuple’  (halkın yönetimi) tarifine indirgendi. Görüleceği gibi, zaten halk iradesini mecburiyet karşısında azar azar kabullenen klasik Avrupa demokrasilerinde, halkcılığın bir kavram olarak dahi yeri yok.

Oysa halkcılık zaten demokrasinin tarifinde. Tüm vatandaşları kapsayan halkcılığın, zümre ve sınıf hâkimiyetini önleyebilmesinde devletin insancıl, uygar yapısına ihtiyaç var. Sermayenin, yada bir sınıf partisinin etkisinde kalan bir devletin, halkcılığı gerçekleştirebilmesi düşünülemez.

CHP’nin,  ‘altı  ok’undan, devletcilik  ve halkcılık umdeleri içiçe. Sınıf, zümre farkı gözetmeden, inkilâpcı  yada muhafazakâr ayırtetmeden, CHP’nin Cumhuriyetin başlangıcındaki halkcı kimliğiyle yeniden ulusun tümüyle kaynaşmasını umutla  bekliyoruz.

Lütfen bakınız, Milliyet blog, sosyoloji:  ‘Medeniyetler çatışması: Osmanlının konumu’ ve ‘Cumhuriyet inkilâpları, orta direk laiklik'

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 464
Kayıt tarihi
: 02.04.09
 
 

10 Şubat 1931'de Ankara'da dogdum. Ilk, orta ve liseyi "Galatasaray" Lisesinde tamamladim. Isviçre, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster