Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '16

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
1017
 

Doğa der ki...

Doğa der ki...
 

Doğa der ki....


Doğa  insanoğlunun üzerinde hiçbir katkısı, etkisi olmadığı,  sürekli olarak kendi kendini   yenileyen, değiştiren, içerisinde canlı ve cansız birçok varlığı barındıran alanlar olarak tanımlanıyor. İnsanın doğa üzerinde hiçbir etkisi olmadığı gibi tam tersi doğanın insan üzerinde etkisi fazlasıyla büyüktür.

 İlk çağlardan bu yana insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için tamamen doğanın sunduğu hediyelerden  faydalanmışlardır.  Vücutlarının gelişimi için gerekli vitaminlerin neredeyse tamamını doğadan karşılayan insanlar, çeşitli bitkileri toplayarak, doğada barınan hayvanları avlayarak gıda ihtiyaçlarını gidermişlerdir.  

İnsanlar evlenirken, sağlıkta, hastalıkta, yoklukta, varlıkta, iyi günde kötü günde dahi birbirlerini bırakmayacaklarına, her zaman  birlikte olacaklarına dair söz verirler. Ama belli bir süre sonra anlaşmazlıklar başlar ve güzelliklerle dolu başlayan  birlikteliklerini, yaşamlarını birbirlerine zehir ederek bitirir ve sonunda da birbirlerini terk ederler.  Bazılarının içindeki kızgınlık bir türlü geçmez, ayrılmalarına rağmen birbirlerine kızgınlık, öfke, kin beslemeye devam ederler. Ne en zor zamanlarında ne de hastalıkta güzel günlerin hatırına da olsa  birbirlerinin yanında olmaz, birbirlerini desteklemezler. Desteklemek isteyene de farklı bir zihniyetle yaklaşarak bir çıkar ilişkisi olup olmadığı düşünülür.  

  Ama doğa asla terk etmez, asla yalnız bırakmaz, acımasız olmaz,   insanın insana yaptığını yapmaz.  Çevresine yaydığı güzelliklerle dolu doğa, yaşadığı yöreyi, bölgeyi terk eden insana dahi sırtını dönmez.  Aynı sıcaklıkla, aynı güzelliklerle karşılık verir. Hava şartlarına göre her mevsim kendini yenileyerek kendi kendine oluşturduğu manzaralar insanın içine huzur, mutluluk doldurmaya yeter.   Doğada bin bir güzellikten biri olan ve Dünyada otuz bin çeşidi bulunan sadece bir  gül,  rengiyle, kokusuyla, şekliyle  insanı gülümsetmeye,  mutlu etmeye yeter.  Çoğu zamanda ifade edilemeyen duygulara aracılık eder.   

 Doğa insana sağlığında   görsel şölen yaşatırken, hastalandığında ise asla terk etmez, her zaman sevgiyle kucak açar. Çeşitli  bitkiler ile birçok hastalığa şifa verir. Bunun için herhangi bir karşılık beklemez tek istediği ise   ağaçların, bitkilerin yok edilmemesi, dengesinin bozulmaması barındırdığı hayvanlara kısacası doğaya zarar  verilmemesidir.

Hastalandığınız zaman doktora gidip muayene ve tedavi olmanız gerekiyor ve oluyorsunuz. Doğru olan da budur.  Fakat sağlık sorununuz  nedeni ile doktorunuzun yazdığı ilaçları kullandığınız zaman  maalesef ki   ilaçların bir çoğunun yan etkileri ile bir taraftan tedavi ederken,  diğer taraftan başka hastalıklara  davetiye çıkarabiliyor.  Başka bir ilaç kullanmanızı zorunlu ve gerekli hale getirebiliyor.  Bu böylece sürüp giderken birçoğu yaşamını bir avuç ilaç ile devam ettirmek zorunda kalabiliyor.   Kullandığınız ilaç sağlığınıza iyi gelirken diğer taraftan da mideyi bozabiliyor. Mideyi iyileştirirken bağırsaklarda problem oluşabiliyor gibi.... bu durumda da vücut anatomisi, dengesi bozulmaya başlayabiliyor.

Doğa ise vücuda herhangi bir kimyasal madde almadan, insan vücuduna uygun bitkilerle yan etkisi olmadan fayda sağlayabiliyor. Mesela yaralanmalarda, yaraları iyileştirmek için kantaron çiçeği ve böğürtlen yaprakları kurutularak toz haline getirilmiş ve yaraların iyileşmesi sağlanmış. Birçok çeşidi bulunan bitkilerden faydalanıldığı gibi aleo vera bitkisinin  doğada sadece 400 çeşidi bulunmaktadır. Loğusa annelerin,  ilk emzirme döneminde oluşan göğüs yaralarını aleo vera bitkisinin yaprağında bulunan jel ile kısa sürede iyileştirmesi. Olgunlaşmamış incir sütünün, siğilleri yok ettiği ve daha birçok faydası ile insanoğlunun yardımına koşan doğanın insanın efendisi olduğunu düşünmemek elde değil. 

 Doğanın faydalarını saymakla bitiremeyiz. İşlerimizi halletmek için dışarıda geçirdiğimiz zaman dilimleri arasında  yaz aylarında güneşin yoğun olduğu saatlerde biraz dinlenmek ve serinlemek için hemen bir ağaç altı ararız. Doğa her zamanki gibi en zor koşullarda dahi kucak açmaya devam eder. Bulduğumuz ağaç altında serinlerken bir yandan da üzerinde barındırdığı kuşların kulağa melodi gibi gelen seslerini dinleyerek rahatlarız.

Doğa coğrafi ve fiziki koşuların yanı sıra anatomimize uygun vücudumuzun alması gereken vitamin ihtiyacına göre  meyve, ve sebzeleri bizlere sunmaktadır. İnsan vücudunun ihtiyaç duyduğu meyve sebzeler yaşadığı coğrafi bölgeye ve ülkeye göre değişiklik gösterir.  Bir başka ülkede yetişen meyvenin bizim iklim koşullarında büyüyen insanlar üzerinde etkisi olmadığın düşünmekteyim.

Eskimoları düşünün, vücutları hiçbir zaman karpuza ihtiyaç duymayacaktır. Çünkü, orada yaşayan insanlar o kıtanın iklim koşullarına göre doğup, beslenip, büyürler. Vücutlarının  soğuğa karşı dirençlerini artırmaya ve güçlendirmeye ihtiyaçları vardır ve bu yönde besinlere ihtiyaç duyarlar. iklim koşullarına göre de yetişen besinler  vücutları için gerekli vitaminleri bolca içerir.  Ülkelerine karpuz ithal etmek onlar için hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

Vücudumuzun % 70' inin su ile kaplı olması ve yaz aylarında Güneş ışınlarının etkisinin fazla olması ile de vücudumuz su kaybeder ve sürekli sıvı tüketme ihtiyacı hissederiz. Susuzluğumuzu gidermek için de hiç düşünmeden, temiz olup olmadığına dikkat etmeden her türlü sıvıyı,  tüketiriz. Sonucunda ise bağırsak enfeksiyonu yaşama ihtimalimiz yükselebilir.  Yaz aylarında üretilen karpuz, kavun, üzüm, şeftali,  vb. gibi meyveler sıvı ihtiyacımız ve C vitaminini karşılar. Kış aylarında ise bu meyveler ve görevleri yerini C vitamini deposu olan Portakal, mandalin, greyfurt,limon, nar, gibi farklı meyvelere bırakır. Doğanın muhteşem dengesi burada da kendini gösterir.  Doğanın sunduğu yaz meyveleri kış aylarında vücut için gerekli vitamini karşılamadığı gibi kış meyveleri de yaz mevsimi için gerekli vitaminleri karşılamaz.

 Bitmeyen mucize ve sürprizlerle dolu doğa araştırıldıkça yaşam dengesinin muhteşemliği ile karşı karşıya bırakıyor. Fasulyenin böbrek görünümünde olması ve böbreğe faydalı olması, incirin içinin tohum şeklinde olması ve ağaçta bir dalda çift büyümesi, erkek kısırlığını önlemesi, ve  sperm sayısını  arttırması ile bilinir.  Kerevizin kemiğe benzemesi ve insan kemik yapısının  güçlenmesi için gerekli   vitaminleri içermesi, tatlı patatesin görünümünün pankreasa benzemesi, şekeri dengelemesi ve daha birçok bitkinin  farklı faydaları  olduğu  gibi .............

İklim koşulları ise yağmur yağma ve güneşin doğuş, batış zamanları, yetiştirilen  tarla ürünlerinin gelişimi için oldukça önemlidir. Doğa bize ne sunarsa onu kabul etmek durumundayız. Yağmur yağmadığı zaman su sıkıntısı çektiğimiz gibi ürünlerin gelişimini de  kuruyup yok olmasını da etkilediğini biliyoruz. Bunun da ekonomimize fazlasıyla yansıdığını yaşayarak görüyoruz. Ürünlerin iklim koşulları nedeniyle kısıtlı yetiştirildiği dönemlerde meyve, sebze fiyatları artar, bol ürün elde edildiği dönemlerde ise fiyatlar düşer. Doğanın insan üzerindeki etkisi sadece gıda ve sağlık üzerine olmamakla birlikte bütçelerimizi de fazlasıyla etkiler.

Evet teknoloji çağındayız, evet bilim çağındayız, evet araştırma çağındayız ve 21. yüzyıldayız ve yine evet insan zihninin, zekasının, beyninin yapamayacağı hiçbir şey yoktur.   Teknoloji ile birlikte bilim, tıp geliştikçe gelişiyor ve ilerledikçe ilerliyor. Ne kadar araştırırsak araştıralım, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, uzay çağında olalım, bilim çağında olalım, birçok mucizevi buluşlara imza atalım, tüm bu gelişimlerin hiçbirisi doğaya karşı gelmeye doğanın hakimiyetini elimize almaya  yetmiyor. Bu çalışmaların  hiç birisi doğanın  insan üzerindeki hakimiyetini elinden alamıyor.   Doğanın   her zaman, her koşulda insanın efendisi olduğunu tekrar tekrar gösteriyor.   

Doğanın,  insanın müdahale edemeyeceği bir düzeni, döngüsü olmakla beraber  zarar görmediği sürece fazlasıyla cömert ve bonkördür. Ancak  çeşitli müdahaleler ile düzeninin bozulması gibi bir durum söz konusu olduğunda bonkörlüğü bırakıp  yapılan nankörlük karşısında faydadan daha çok zarar verebilecek duruma gelebiliyor.

Doğa der ki;

Bana iyi bakarsan ben de sana iyi bakarım. Ağaçları keser,  yaşadığın yeri, çevreni daha da kötüsü ülkeni ağaçsız bırakırsan öncelikle oluşacak hava kirliliğini, arkasından solunum yolu ile oluşacak hastalıkları önleyemezsin. Daha da kötüsü yaşayacağın heyelan, erozyon  ile baş başa kalırsın.

 Doğa der ki;

Barajlar oluşturacağım düşüncesiyle ağaçları keser, akarsuların, yeraltı su kaynaklarının düzenini, dengesini bozarsan barajların ve suların taşması ile birlikte aşırı yağan yağmurdan oluşacak selleri,   ve vereceği zararları engelleyemezsin.

Doğa der ki ;

Sana açtığım kucağa, verdiğim sevgi ve şefkate aynı şekilde karşılık vermezsen tüm bu olumsuzluklar ile savunmasız bir şekilde mücadele etmek zorunda kalırsın. Yeryüzünün dengesini, düzenini bozduğun an  ayakta kalmakta güçlük çekmeye mahkum olur, sonunu hazırlarsın, çok geç olduğu için artık seni ben bile kurtaramam.

Doğa der ki;

Tarlalarda yılanları zehirleyerek yok edersen, dengeyi bozmaya cüret edersin ve tarla farelerinin çoğalmasına sebep olursun.  Yılanların yok olması ile çoğalan tarla fareleri ortalıkta dolaşmaya cesaret eder. Tarlanı talan eder, ektiğin ürünlere zarar verir ve emeklerin boşa gittiği gibi gıdasız kalarak, maddi manevi zarara uğrarsın.

Doğa der ki ;

Tavukları yok edersen,  ya da bahçelerde, toprakta yaşamalarına izin vermez doğal ortamlarından kopararak  kapalı alanlara, çoğunlukla fabrikalara kapatarak daracık alanlara hapsedersen. Kenelerin artmasına sebep olarak  insanların derisine yapışmasına ölümüne izin vermek anlamına gelir.

Doğa der ki;

Toprağı havalandıran, su geçirme özelliğini arttıran, gübre, kireç gibi maddelerin toprakla karışmasını hızlandıran, çok önemsiz, gereksiz olduğunu düşüncüğün solucanı dahi incitmemen yok etmemen gerektiğini bilmelisin.

 

 

Doğa der ki;

En önemlilerinden biri de arıları yok etmeyi düşünürsen Albert Einstein  sözünü kendine hatırlatmalısın. " Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır.Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz"

İlk çağlardan bu yana tabak, çanak, oturma için kullanılan sandalye,  yemek yediğimiz masa, vücudumuzu dinlendirmek için uykuya daldığımız çeşitli rüyalar gördüğümüz yatağımız dahi ağaç  kullanılarak yapılmıştır. En önemlisi de insanın yaşaması nefes alabilmesi,  sağlığı için gerekli olan, vücudunun oksjen ihtiyacını karşılaması yine doğada bulunan ağaçlar tarafından sağlanmakta.

Anahtar Kelimeler: Doğa, Albert Einstein,  İnsan, Vücut, Gıda, Vitamin, Denge, İklim, Doğa der ki,

 

Yolunuz her zaman aydınlık, kalbiniz sevgi ve ışıkla dolsun.......

www.zeynepenzin.com

     Zeynep ENZİN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 311
Kayıt tarihi
: 23.01.15
 
 

09.11.1975 İzmir'de doğdum. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye bölümünden mezunum.Türk..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster