Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
97
 

Düş değil

Düş değil
 

İstanbul'dan Kırklareli'ne giderken


Kameni’de balık yediniz mi! “ çağrısının gösterdiği ok madeni yüzeyde parlıyordu. Arabayı okun yönüne çevirip gazladık. Arabada şoförle birlikte altı kişiyiz. Borçka’nın yokuş  aşağı inen yollarından geçip gelmiştik. Orman yolu ıslak, yer yer çukurlaşmıştı. Şu yanından geçtiğimiz çınar, ceviz, kestane kaç yıldan haber veriyordu. Şoför çukurlarda ayağını gazdan kesip yavaşlıyordu. Taksinin açık penceresinden gelen bu serin hava, su sesi neleri unutturmuyordu ki arabadakilere. 

Göğe boy vermiş ağaçların altında kolu sargılı konuksever sıcak sesiyle bizi karşılıyor. Yanımızda yükselen dağ ulaşılmaz zirvesiyle uzak duruyor. “ Çekin uşaklar bu temiz havayı ciğerlerinize, bulamazsınız başka yerde! ” diye uyarıyor konuksever. Herkes, “Oh be, şu hava, ya şu su sesi; bak nasıl da dinlendiriyor insanı! Bu dağlar, ağaçlar kaç yılın ninnisini söylüyor bilen var mı? ” sorularında hoşnutluğu saklıydı. 

Güneş ışınlarını sızdıran yüzyıllardan kalan bu ağaçlar altına çöken karanlığa elektrik lambaları izin vermedi. Renk renk ışıklar ağaç dallarında asılıydı. Güneşin yerini almışlardı. Yeşil, sarı, kırmızı Kameni’de  başka bir güzelliğe büründü. 

Güleç yüzlü konuksever masalar arasında gezen garsonlara: “ Koşun, konuklar çay içmeden gitmesinler! ” diye seslendi. Alabalığı gibi çayı da ünlüydü Kameni’nin. İçilen su hastaları iyileştiriyor, sağlıklı olanlara güç veriyordu. “ Çayın güzelliği suyundandır.” diye sözlerine ekliyor. Konuklardan Yusuf Öğretmen bir demlik çay istedi. “ Ee bu balığın üstüne içilir. “ dileğini oradakiler paylaştılar.

Yıllanmış ağaçların altında akan su hemen aşağıda göl oluşturmuştu. Gardiyan Ali duramadı: “ Çay gelinceye kadar gölde bir yüzelim. “ diyerek başı çekti. Hemen peşi sıra amca oğlu Yılmaz göle yönelirken, Öğretmen Yusuf, “ Beni de bekleyin !” uyarısıyla durdu. Koşup arkalarından yetişti. Konuk, baba Süleyman’la ağaçların altında oturmayı sürdürdü.

Göle girenler uzaktan da olsa izleniyordu. Baba Süleyman, “ Hele şunlara bak, çocukturlar sanki! “ derken hoşgörüsünü de saklamıyordu.Gölde duran kütüğün üstüne binip çocuklar gibi eğlendiler. Dalıp dalıp gölün dibine batıp çıktılar. Konuk, İstanbul’dan uzakta olduğuna vahlanmadı. “ İşte doğa, paylaşmak isteyene hayır demiyor, yeter ki güzelliklerini bozmadan olsa! ” diye usundan geçirdi. 

İki garson demliklerle  gözüktü. Tepsideki bardakları masanın üzerine yerleştirdiler. Garson ortası altın yaldızlı bardaklara çayları koyduğunda doğanın güzelliğine çayın kokusu da katıldı. Süleyman baba uzaktan seslendi: “ Hele gelin, yeter; çaylar geldi.” Sesi alınca üçü birden koşar adım yetiştiler.

Çaylar bardalarda tavşan kanı gibi duruyordu. Herkes bardağından birer yudum almıştı ki taksinin korna sesi duyuldu. Gitme zamanını duyuruyordu taksi. Alabalıklar üstüne içilen çaylarla yavaş yavaş midede erimeye başlamıştı. Her bardak çay tadı duyularak içildi. Çay kokusunu, rengini şoföre de duyurdu. “ Ee, içmeden ben de sizi götürmem. “ diye takıldı . Masaya yanaşan şoför çayını yudumladıktan sonra taksiye yöneldiler .                                                                  

Kolu sargılı konuksever konuklarını yolcu edip arkalarından el salladı. İçlerinde gördüğü yabancıya: “ Buraları gittiğin yerlerde anlat, anlaşılan büyük kentten gelmişsin.” Konuk ilgisine, hizmetlerine teşekkür ederek, “ Gerçekten böyle güzelliklere özlem duyuyordum, sağ olun güzel bir gün geçirdik.” derken sargılı kolun öyküsünü soruyor . “ Sorma! Herkesin bir sevdası var, benimki de avcılık; kısaca ava giderken avlandık.” Anlaşılmıştı kolunu boynunda dolandırmasının nedeni. Hoşluklar geride bırakılarak kalkıldı. Şoför yerini alıp arabayı homurdattı. Yol alırken çukurlara dikkat ederek gazladı.

Derenin taşları döven sesi yol boyu kulaklarındaydı konuğun. Ön koltukta oturan baba Süleyman yetmiş yaşından uzak görünümünü saklamadan arka koltukta oturan iki oğluna, damadına; yanında oturan konuğa Kameni’nin ne anlama geldiğini sordu. Konuk öğretmenliğine uzanarak: “ Gelinen, görülmeye değer yer.” diye yanıtladı. Sözlükler de böyle mi tanımlıyordu? Kim bilir? Her neyse bu Kameni’yi anlatmada azdı bile.

Artık ne derenin taşları döven sesi duyuluyor, ne Kameni görülebiliyordu. Geride kalan güzellikler yeni güzellikleri görmeye engel değildi. Borçka’nın girişinden Gündoğdu mahallesine yönelen taksi Çoruha gem olacak barajı gören dört katlı beyaza boyanmış evin önünde durdu. Ön koltuktan, önce baba Süleyman, arkasından konuk; arkada oturan Öğretmen Yusuf, Gardiyan Ali, adliye yazmanı Yılmaz indiler. Şoför para sormadan yarına görüşürüz deyip gelinen yöne doğru uzaklaştı.

Baba Süleyman konuğuna yol gösterip öne geçirdi. Merdivenleri çıkarken dört katlı evin balkonlarından, pencerelerinden sarkan çocuklar konuğu görmekte ivediydiler. Evde bir şenlik başladı. Hanımlar, çocuklar  sevinçlerini hoş geldinle konuklarına duyurdular. Hepsi öylece ayakta kalmışlardı. Konuk  gördükleri, yaşadıkları karşısında doğanın güzelliklerini yaratan işte bunlar mutluluğunu yüreğinden geçirdi. 

Baba Süleyman’ın eşi  hısım olacak konuğu merdiven başında karşıladı. Evin gelinleri kaynanalarını geçmeden arkasında sıralanmışlardı. İstanbul’dan gelen konuk bu sıcaklıklara, yüzlere kaç yıldır uzaktı. Güleç yüzler, gözlere yansıyan hoşgörü, sevinç o gece çoğalıp durdu dört katlı evin dört katında da! 

Bunları bir bir kafasından geçirdi. Tam altı yıl olmuş Karadeniz’den ayrı düşeli. Geçmiş yeniden yaşamında yeşeriyordu . Yemek masası söylenmeden hazırlandı. Neler yoktu ki! Konuk, “ Alabalıkları eritmeden yine yemek öyle mi! ” diye söylendi. O ev ekmeği, yoğurdun hası, köz ateşte pişen yemekler konuğa unuttuğu damak tadını duyurdu yeniden.

İlerleyen saatte yarın yaylaya gidelim diye karar alındı. Gardiyan Ali meslektaşı Talat’ın cipini telefonla bağladı hemen. Sabahın alacasıyla yola çıkılacaktı. Herkes erkenden yattı. Konuğu rahat ettirmek telaşı evdekileri yarıştırıyordu. Kendilerinin kullanmadıkları en has yatağı seriverdiler.

Konuk, düş değil gerçek olduğunu biliyordu şu anda yaşadıklarının. Yemez yediren, sevdiğine varını gönülden sunan bir halkın çocuğu olmakla nasıl da övündü. Onlar da bizimle övünmeliydi değil mi? Ama nerde diye yüreği ile usu arasında gidip geldi. Kentli olmak, okumak bu güzellikleri unutturamazdı! O halde bu kopukluk, yozlaşma niçin? Tüm soruları o gece derin uykuya dalmadan düşündü durdu.

Sabahın altısında kapıdaydı Talat. Niva  marka arabasının sesine evdekiler dışarı döküldü. Baba Süleyman geç kalmak korkusuyla kahvaltı masasını hazırlatmıştı erkenden. Konuğuna kendisi seslendi. Kentlilerin de erken kalktıklarını bilmiyorlardı. “Uykunu alamadın. Sen geç kalkmaya alışmışsındır, kusura kalma rahatsız ettik.” diye gönül aldı. Herkes ayaktaydı, sanki o gece kimse uyumamıştı.

Gardiyan Talat, “ Hoş geldiniz, Buraları nasıl buldunuz? ” diye sorunca neresinden başlayacağına karar veremedi. “ Buralar sizlerle güzel, sizlerle anlam kazanıyor. Yaşama sevinci, mutluluğu saçıyorsunuz insana! ” sözleri yakınlaşmayı hızlandırdı. Kahvaltı bitince yine altı kişi bu kez yaylalara, dağlara yol aldı.

Borçka’nın beyaza boyalı dört katlı evinde olanlardan kimseler duymadan  Adagül , Balcı, Kaynarca, Görgit, Yıldız, Karçal, Beyazsu yaylalarına doğru Talat Niva’yı gazladı. Kaçkar dağları el ediyordu uzaktan. Beyazsu yaylasında mangallar yakılıp etler serildi mangallara. Her hoş geldin diyen yaylacı elinde kaymakla , tel peynirle geliyordu. Altı kişi hoşbeşten sonra gelenlere yer gösterdi. Artık yayla öyküleri, masalları söylenip durdu gün boyunca. 

Yaylacılar, Kaçkarların en yükseğinde duran krater gölünden  söz edince,  konuk, “ Gidip dönebilir miyiz? ” diye sordu.  Üç saat gidiş, iki saat de dönüş diye bilgiç yaylacılar konuştular.  Konuk, Yazman  Yılmaz, Öğretmen Yusuf, Gardiyan Talat hemen yola düştüler. Baba Süleyman, “ Hısımım alışkın değildir.” diye kaygılandı. İstemese de  kimseye dinletemedi. Gardiyan Ali’yi yaylacılarla birlikte bırakıp dağcılar tırmanışa geçti.

Kaçkar’ın en yükseğine çıkmak, yıldız gölünde yıkanmak, ağustosun beşinde kar yeme düşleri gerçek oldu. Kuşbakışı Beyazsu yaylası, orda kalanlar kaygılarını tutarak  dönmelerini beklediler dağcıların.

 

 

 

Mehmet Arat bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 941
Toplam yorum
: 307
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 633
Kayıt tarihi
: 24.03.12
 
 

Türkay KORKMAZ, umuda yolculuğu ertelemez. Mermeri delenin damlanın sürekliliği olduğunu bilir. Y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster