Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Eylül '11

 
Kategori
Deneme
 

Düşünememe ve düşünme tembelliğine dair

Düşünememe ve düşünme tembelliğine dair
 

Hayatımız boyunca yaşamımıza küçük renk katıcı yeni başlangıçlar yapabileceğimizi ama aynı hayata bir kez daha yeni baştan başlayamayacağımızı en iyi en derinden en unutulmaz şekilde “keşke” ile başlayan bir cümle kurduğumuzda anlarız. 

İşte o anda kendimize dile getirmesek de “eğer hayata yeniden başlama şansım olsaydı yine aynı hayatı yaşamak ister miydim sorusunu sorarız. Bu soruya vereceğimiz cevabın olumlu veya olumsuz olması iyi ya da kötü hayat yaşadığımızı göstermez. Önemli olan o soruya içimizdeki sesi dinleyerek kaçamak olmayan bir cevap verebilmektir. Dürüstçe verilen cevapların içinde “keşke yeniden başlama şansım olsa” cevabı “evet kesinlikle yine böyle yaşamak isterdim” cevabından sayıca fazladır. Bu durum, her insanın hayatının belli zamanlarında ve belli konularında vermemesi gereken tavizleri verdiğini, kendi hayatından çaldığını gözler önüne sermektedir. 

Eğer siz de keşke onun gibi yaşayabilsem… Onun kadar şanslı olabilsem gibi kıyaslamalarla ve keşkelerle dolu cümleler içinde buluyorsanız, kendinizi başkalarının gözüyle değerlendirmeye alıştırmışsınız onların değerlendirmeleriyle yaşıyorsunuz demektir. 

Oysa o yargılarıyla sizi yönlendirmesine izin verdiğiniz ve imrendiğiniz hayatları yaşayanlarında sizin gibi insan olduklarını sizden bir farkları olmadığını, onlarında sizinle eşit olduğunu gözden kaçırmaktasınız. Eşit olduğunuzun farkına varmanız bakış açınızda değişim yaratacak ve keşke deyişlerinize son verme yolunda ilk adımınızı atmış olacaksınız. 

İleriye doğru attığınız adım daha ilerisini görmenize yardımcı olacak, kendinizi düşünmekle bencil olmak arasındaki ince farkı daha belirgin olarak görmenize de yardımcı olacaktır. 

Kendinizi düşünmeye başladığınızda, küçük yaştan itibaren yetişme şartları, insanın sosyal bir varlık olmasının beraberinde getirdiği dışlanma ve yalnız kalma korkusu, başkalarının sizin yerinize düşünmesine alışmışlığınız ve düşünme tembelliğinin keşkelerinizin gizlenen sebepleri olduğunu fark etmeniz daha da kolaylaşacak ve hayatınız boyunca ilerlemeniz gereken yolu tamamen aydınlanmaya başlayacaktır. 

İlerleyeceğiniz yollar da başa çıkmanız gereken engeller, zorluklar baş gösterdiğinde ise herkese göre değişkenlik gösteren çözüm yöntemlerinden faydalanmaya çalışacaksınız. Deneyeceğiniz çözüm yöntemleri birbirinden farklı olsa da çözümlemeyi sağlayacak tek güç vardır; bu güç “beynimizdir”. 

Zorluklarla başa çıkarken, beyin gücünüzden ve kararlılığınızdan verimli bir şekilde faydalansanız da bilgi eksikleriniz olduğu sürece kalıcı çözümlere ulaşmanız gereğinden fazla zaman aldığı gibi sonuç da hiç istediğiniz gibi olmayacak hüsranla sonuçlanacaktır. 

En doğru ve kalıcı çözümlere ulaşmak için var olan bilgi eksikliklerimizi öğüt alarak, fikirlerine ve bilgisine güvendiğimiz insanlara veya kaynaklara danışarak kapatabiliriz. Ama öğüt alırken yine kolaya kaçmamaya ve öğüt aldığımız kaynak ve insanların üzerimizde hakimiyet kurmalarına ve ipleri ellerine almalarına ve bizim yerimize kararlar almalarına izin vermemeye dikkat etmeliyiz. 

Karşımızdakilerin ellerine ipleri bırakıp bırakmadığımızın farkına varmamız ise sanıldığı kadar kolay değildir. Çocukluğumuzdan itibaren çok soru sormanın, düşünceleri ulu orta paylaşılmanın, yanlış, itaat etmenin ise en doğru davranış şekli olduğu öğretilmiştir. Öğrenilmiş itaat edişler, çocuklarda var olan doğal merak duygusunu, düş kurmanın önünü kesmiş, beynimiz düşünme ve karar alma işlevini yerine getirmeyi her geçen gün artan bir hızla unutmuştur. 

İşte bu unutuş, düşünmeden koyun gibi yaşamayı ideal yaşam şekli haline getirmiş ve bütün topluma bulaşıcı bir salgın gibi yayılmıştır. Merak etmeyen, düşlemeyen, sorgulamayan, uyumlu birbirinden hiçbir farkı olmayan beyinlere sahip insanlardan oluşan toplumun da ideal bir toplum olduğu yanılgısına düşüş de insanların dışlanma korkusunun geçici olarak çözümü haline gelmiştir. Yıllar önce unutturulanları hatırlamak istememiz ve unuttuklarımızı geri kazanma uğruna vereceğimiz mücadele değişimin başlangıç noktası olmaktan pek de uzak değildir. 

Yeni başlangıçların her zaman alıştığımız düzeni bozma tehlikesi taşımasının yanı sıra karşıt düşüncelerle de karşılaşma ve bu düşünceler karşısında kendi düşüncenizi savunma gibi güçlükler yaratması kaçınılmazdır. 

Ama en azından bir kez düşüncemizi dışlanma korkumuzu görmezden gelmeyi başararak söylesem mi diye düşündüğümüzde ayıplanır mıyız, saçmalamakla mı itham ediliriz, görmezden mi geliniriz yoksa suçlanır mıyız soruları üşüşür aklımıza… Bu saydıklarımızın belki de daha fazlasıyla yüz yüze gelme ihtimalimiz çok yüksektir ama önemli olan suçlama olasılıklarının ve dışlanmadan dışlanma korkusunun bizleri korkutmasına izin vermeyip kararlılığımızı korumayı başarmaktır. Bu nokta da bugünün saçmalığının yarının kurtarıcı gerçeği olabileceği ihtimalini unutmamak gerekir. Çünkü gerçekten düşünen biri olabilmek için dışlanma riskini bütün korkutuculuğuna rağmen göze alabilmek gerekir. Bu riski göze almak için cesarete ve kendimize güvenmeye ihtiyacımız vardır. 

Bu cesaret yoksunluğumuzun ve kendimize olan güvensizliğimizin de özgürce düşünme ve düşüncelerimizi ifade etme konusunda üzerimizde hissettirdiği geri adım attırıcı etkisini görmezden gelmemeliyiz. Güvensizliğin temelinde “kendimizi değersiz görme”, belki aşağılık kompleksi”, ve “ya haklı değilsem ki çoğunlukla ben haklı değilimdir” inancı yatar. Bizi kendimize güvensiz hale getiren hatalarımız daha doğrusu hatalarımızın bizi değersiz kıldığına dair benimsediğimiz saplantılı inancımızdır. Bir an için dahi olsa inancımızın tersine hatalarımızın bizleri büyüten, deneyimli hale getiren yaşanmışlıklar bütünü olduğunu fark edersek, kendimize güvenen, kendimizin değerini bilen insanlar arasına karışma adına en önemli adımı atarız ve kendimizden nefret etmenin yersiz olduğunu mükemmel olmama hakkına sahip olduğumuzu idrak ederiz. Dört dörtlük olmadığımızın en önemli belirtileri olan korkularımız da bizim mükemmel olmak zorunda olmadığımızı idrak edişimizle üzerimizdeki o korkutucu güçlerini kaybederler. 

İtaat etmenin söylendiği kadar doğru olmadığını, güvensizliğin hatalı ve saplantılı düşüncelerimiz sonucu oluştuğunu ve korkularımızın doğal olup korkutucu güçlerini kaybedebildiklerini anladığımız an kendimizi ifade edebilmek için önümüzde hiçbir engel kalmaz. 

Böylece, düşüncelerimizi gerçek dışı, anlamsız, tutarsız dahi olsa en ağır karşıt görüşlere de maruz kalsa açıkça ortaya koyabilir, onları tartışmaya açma cesareti gösterebiliriz. Böylece yeni düşünceler, yeni tezleri, yeni karşıt düşünceler, yeni antitezleri yaratır ve dolayısıyla sentezlenmiş düşüncelerin doğuşu da hızlanabilir ve yaygınlaşabilir. 

Artık kalıplaşmış öğretilere sığınmayıp itaat etmeyip, düşünme ve düşünceleri ifade etme iyice yaygınlaştığındaysa, uzun zaman sonra geri kazandığımızı kaybetmek ve düşünememek düşünce tembeli olmak tek gerçek korkumuz haline gelir. Bu belki de bizi geriletmekten çok ileri götüreceğinden faydalı bir korkudur demek çok da yanlış olmaz. 

Belki de bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyden korkacaksak, “düşünememekten veya düşünce tembeli olmaktan korkun” diyerek bunun üstüne söylenecek söz kalmadığını düşünerek, sözlerime burada nokta koymayı doğru buluyorum. 

Güner Deniz Ertoğlu 

 
Toplam blog
: 18
: 683
Kayıt tarihi
: 14.06.11
 
 

Kitap, psikolojiyle, felsefeyle, sanatla tiyatroyla hayatımın anlamını bulma uğraşıyla meşgul bir..