Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Şubat '17

 
Kategori
Türkiye Ekonomisi
Okunma Sayısı
766
 

Ekonomik gerçekler, FED ve cehennemin kapıları

Ekonomik gerçekler, FED ve cehennemin kapıları
 

TÜRKİYE NE YAPACAK?


Sizinle, Türkiye’nin ekonomik durumu, FED ve Suriye Savaşı hakkında az bilinen bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki okuduktan sonra sizler de şaşırıp, hak vereceksiniz.

Tarihin en eski mesleklerinden olan finans ve bankacılık sektörleriyle özellikle Ortaçağ'dan itibaren Hristiyanların uğraşması kilise tarafından hoş karşılanmazken, Müslümanlarca da faizin haram sayılması yüzünden bu sektörler belki de mecburiyetten Yahudilerin hakim olduğu sektörler haline gelmiştir. Onlar da yüzyıllar içinde bunu ciddi bir avantaja çevirmişler, krallara ve devletlere borç vermeye, hatta onların hazinelerini ve politikalarını kontrol etmeye başlamışlardır.

Bugün bir devletin yurt dışı piyasalardan borçlanmasına, kredi derecelendirme notlarına, ödeyeceği faiz oranına, özel sektörünün yurt dışından borçlanabilmesine, yurt dışından gelecek yatırım ve sermaye tutarlarına kısacası devleti insan vücudu olarak düşünüp onu idare eden hükümete de beyin dersek bunları çalıştıran kalbimize yani ekonomiye kanı pompalatanlar da dünyayı idare eden işte küresel baronlardır. Bugün bir devlet bunlarsız kolay kolay yaşayamaz. Hele petrol ya da doğal gaz gibi yeraltı zenginlikleri olmayan, enerjide dışa bağımlı bir ülkenin yaşaması ise zor ötesidir.

Daha 1912 yılında, başkan olursam FED yasasını onaylayacağım diyen Başkan Wilson’un (meşhur Wilson İlkeleri’nin sahibi) onayı ile 25 Aralık 1913 tarihinde FED kurulmuştur. Ortakları arasında 2008 krizinde kim vurduya giden Lehman Brothers, Goldman Sachs, Rockefeller Kardeşler, Lazard Brothers (Fransa), İsrael Moses Seaf (İtalya), Chase Manhattan, Warburg (İngiltere ve Fransa’nın bankacılık hanedanı Rothschild’in temsilcisi olup kardeşi de Alman Merkez Bankası Başkanı idi.)& Company (Almanya), Kuhn, Loeb & Co, JP Morgan gibi isimleri sayabiliriz. Tabi FED kurulmadan önce de bir hikayesi var ama sizleri ayrıntılara boğmamak için o konuya girmiyorum.

Başkan Wilson’un daha sonra söylediği ‘’Farkında olmadan ülkemin geleceğini mahvettim’’ sözü tarihe geçmiş olup ABD tarihinde suikast girişimine uğrayan 9 başkanın ortak noktalarının FED’in kontrolüne karşı çıkan başkanlar oldukları, Lincoln ve Kennedy’nin ise öldürülmeleri sizce tesadüfler zinciri midir?

Amerikan İç Savaşı’nda bankacı baronların istediği faizi vermeyip kendi parasını basarak savaşı faizsiz finanse eden Başkan Abraham Lincoln ile FED’in hükümete faizle kredi vermesini yasaklayıp, hazinenin gümüş sertifikaları basmasını emreden Başkan J.F.Kennedy paranın baronları tarafından öldürüldüler.

Bugün sorduğunuzda FED’in denetime tabi bir kuruluş olduğu söylenir ancak bazı konular denetimden muaf tutulmuştur. Neler mi? Döviz ve Swap işlemleri, yabancı bankalar ile yapılan işlemler, satın aldığı toksik varlıklar, açık piyasa işlemleri ve para politikası karar ve işlemleri. Allah aşkına geriye ne kaldı ki?

Ünlü sanayici Henry Ford ‘’Beynelmilel Yahudi’’ adlı kitabında para baronlarının gerçek yüzlerini ifşa edince özür dileyerek ortadan kaldırılmaktan kurtulmuştur. Kendisinin şu sözü de tarihe geçmiştir ‘’ Çok şükür Amerikan Halkı para politikasının nasıl idare edildiğini anlamıyor. Eğer anlasalardı sabaha kalmadan devrim olurdu.’’ Bu kitabı mutlaka okumanızı öneriyorum.

Para baronlarının temel gıdası savaş. Savaşlar olacak ki ülkeler bunu finanse etmek için nakite sıkışsın ve kendilerinden borçlansın. Ülkeleri de çökerten ve kendilerine muhtaç eden borçlanmalarıdır. Obama döneminde savaşsızlıktan canları sıkılan baronlar Trump döneminde savaş hazırlıklarını bitirmek üzereler. İlk önce dünya borsalarına son bir kez rekorlar kırdırıp coşturacaklar ki herkes borsalara koşsun onlarda ellerindeki malları üst seviyeden satıp boşaltabilsinler.

Lütfen biraz düşünün. Peki Yahudilerin büyük desteği ile başkan olan, kızı Ivanka Hristiyanlığı bırakıp Museviliğe geçen, İsrail’e her türlü desteği vereceğini söyleyen Trump bir sevgi kelebeği mi olacak yoksa savaş tanrısı Mars rolüne mi soyunacak?

Türkiye’nin de borçlanma ve ekonomi konusuna çok dikkat etmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Bugün savaş tanrıları hedef aldıkları ülkelere hemen savaş açmıyorlar. Önce ekonomik olarak dizlerinin üzerine çökertmeye çalışıyorlar. Daha sonra toplumu birbirine düşürerek ülke enerjisini boşa harcatıyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferler ile taçlandırılamazlarsa sonuçsuz kalırlar.’’ sözünü unutmadan, hayal dünyasına değil bir an önce gerçeklere dönme zamanıdır.

2002 yılı sonunda Türkiye’nin net dış borcu 130 milyar USD’dı. 2016 yılında bu rakam 260 milyar USD oldu. Yani 80 yıllık cumhuriyet tarihinde o kadar darbe ve ekonomik kriz yaşayan ülkenin 130 milyar dolar olan borcu 14 yılda tam iki katına çıktı. 2016 yıl sonu işsizlik oranı %12’yi geçerek rekora ilerliyor.(2009’da %14)

2015 yılında 2.30 olan dolar/TL kuru şimdi 3.70’e çıktı. Diyeceksiniz ki böylece dış pazarlara olan ihracatımız da artar. Ne yazıkki ihracatımız diğer ülkelerin büyüme rakamları da bizim gibi düşük olduğundan yerinde sayıyor hatta düşüyor.  Üstelik ihracat yaptığımız ülkelerdeki firmaların da gözleri açıldı, adamlar artık uyandılar. Diyorlar ki eskiden siz Türklerden 100 dolara mal alıyorduk, sizler kur 2.30 iken 2.30x100=230.-TL para kazanıyordunuz. Şimdi ise 3.70x100=370.-TL para kazanıyorsunuz. %50 den fazla geliriniz artmış. O zaman bana da 100’a aldığım malı indirim yapıp 75.-TL’ye vereceksin. Yoksa mal almam. Hadi bakalım gariban ihracatçı ne yapsın? (Türkiye’nin 2015 yılı ihracatı 144 milyar $ iken 2016’da bu rakam 142.6 milyar $’a düştü)

Türkiye bugün yapmış olduğu ihracatın yarısından fazlasını üretmek için önce hammadde ithalatı yapmak zorunda kalıyor. Özel kesimin dış borçları içinde kısa vadeli olanların payı hala çok yüksek. Çünkü dış piyasalar özel sektörümüze uzun vadeli kredi vermiyor. Türkiye dünyada en çok borçlanan ilk 5 ülke arasında. (diğerleri Meksika, Slovenya, Endonezya ve Polonya)

Türkiyemizin her yıl cari açık + vadesi gelen dış borç anapara ve faizleri toplamı kadar yani 2016 rakamı kabaca (35 milyar $ + 7.5 milyar $) 42.5 milyar $ dışardan sermaye girişine ihtiyacı var. Üstelik petrol fiyatları yerlerde sürünmesine rağmen 2016’da 42.5 milyar $ oldu bu rakam. Petrol fiyatları artmaya başlayınca bu rakamın daha da artacağını tahmin edersiniz.

Peki devlet bu parayı nereden bulacak. Biliyorsunuz devletimizin bilanço kalemlerinde ülkemize nereden geldiği belli olmayan döviz girişini gösteren net hata noksan kalemini artık okuldaki çocuklar bile ezberledi. Bu rakam 2016 itibarı ile tam 11.1 milyar $. Düşünün bugünkü durumu korumak için bile Türkiye’nin her sene en az 45-50 milyar $ sermaye girişine ihtiyacı var.  Bu para nasıl girer? Ya ülkenizde faizleri yükselterek ya da dış dünya ile barışık, demokrasi ve insan haklarına saygılı, teknoloji ve katma değeri yüksek iktisadi politikalar izleyip ülkenizin uluslararası itibarını ve ihracatını yükselterek.

Bakın bugünlerde çok sık duyduğunuz ‘geç likidite penceresi’ aslında nakit sıkışıklığı yaşayan bankaların tespiti ve denetimi için doğru enstrümanlardan bir tanesidir. Ancak bugün sıkı para politikası ve dövizin kontrolü amacıyla bütün bankaların bunu kullanmaya doğru yönlendirilmesi hangi bankanın gerçekten nakit sıkışıklığı yaşadığının tespitini zorlaştıracaktır. 2001 bankacılık krizinden ağır dersler almamıza rağmen siyasi baskıdan dolayı faizleri örtülü olarak artırmak sadece kaçınılmaz gerçekleri geciktirmekten başka işe yaramaz inancındayım.

Biliyorsunuz olağanüstü hal kapsamında çıkarılan KHK ile şirketlerin iflas erteleme hakları iptal edildi. Peki olağanüstü hal kalkınca bu yasaklanmış iflas ertelemeler yağmur gibi yağmaya başlarsa Türkiye ekonomisi ne hale gelir hiç düşündünüz mü? Adeta saatli bir bomba ile yaşıyoruz ama farkında değiliz.

Dış güçlerin FETÖ darbesi de başarısız olunca Türkiye üzerine oynanan oyunlardan geriye 2 tanesi kaldı. Bunlardan birisi 19. yüzyılda Osmanlı devrinde ve cumhuriyet tarihinde daha önce pek çok kez denenmiş ve sonuç alınmış olan ekonomik kriz tehlikesi. Diğeri de aslında buna bağlı olarak daha önce Osmanlı’da denenmiş ama cumhuriyet tarihinde hiç denenmemiş ama ekonomik krizi hızlandıran savaş tehlikesi.

Bugün Türkiye El-Bab’da adeta bıçak sırtındadır. Çünkü Hem ABD hem de Rusya ve AB PYD’yi terör örgütü olarak görmediğini açıkça ifade etmişlerdir. Hatta bazı romantiklerin dostumuz zannettiği Rusya, bir adım ileri giderek üstelik askerlerimizi güya yanlışlıkla vurduktan sonra PKK’yı bile terör örgütü olarak görmediğini açıklamıştır. Kürtler bütün dünyadan ciddi silah ve mühimmat yardımı almaktadır ki bunlar içinde tanksavar silahları ile geçen gün 1984’ten beri ilk defa Mardin’de ele geçirilen karadan karaya ve karadan havaya füze atabilen Rus yapımı Metis M1 füze ateşleyicisi de vardır.

ABD’nin de İŞİD’in elinde 3-5 tane tank olmasına rağmen YPG’ye tank katili de denen FGM-148 Javelin verdiği öğrenilmiştir. Bu anti tank füzesinin özelliği 2.5 km uzaklıktan hem tanklara hem de helikopterlere lazerle kilitlenip özellikle tanklara karşı 150 metre yüksekten dalış yaparak en savunmasız noktasından vurmasıdır. Bir füzenin maliyeti 80-100.000.-$ olup ABD ordusunda sadece özel kuvvetler tarafından kullanılmaktadır.

Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de kurulacak bir federatif yapıda Kürtler’e her türlü özerkliği verecekleri konuşulmaktadır. Bunu önlemek için Türkiye’nin Rakka operasyonuna zorlanması sanki bir tuzağa doğru gittiğimiz izlenimini vermektedir. Denize çıkışı olmayan bir Kürt devletinin yaşama şansı olmadığı bilinmektedir. O yüzden ne olursa olsun Hatay’ın güneyinde Afrin ile birleşmek Kürtler için ölüm kalım meselesidir.

ABD’ye Rakka operasyonunu beraber yapma sözünü verip karşılığında PYD’nin Menbiç’ten çekilmesini uman Türkiye’nin mutlaka B ve C planlarının da olması lazım. Eğer Rakka operasyonuna Türkiye katılmaz ise sahada olmayanın savaş sonrası masada da olmayacağından hareketle işler hiç ummadığımız bir istikamete gidebilir havası yaratılmaya çalışılıyor. Halbuki Türkiye’nin El-Bab’dan sonra, Menbiç’ten de önce Afrin işini halletmesi mutlak önceliktir. Böylece Hatay ve Amanos Dağları’nın da güvenliği sağlanmış olacaktır.

Düşünmek bile istemediğimiz bir diğer ihtimal de Rusya ve ABD’nin Esad’la anlaşıp Türkiye’nin bütün uyarılarına rağmen PYD’ye bir Kürt özerk bölgesi kurması ve Türkiye’nin El-Bab’dan ve Cerablus’tan çekilmesi sağlanarak Kürtlere Afrin’den denize çıkış sağlaması. Türklerin kırılan gururunun tamiri için de Süleyman Şah türbesinin eski yerine büyük bir şatafatla taşınması. Kürtler arasında bölünme yaşanmasın diye Barzani’nin bir darbe ile kaçmaya mecbur bırakılması ve Suriye Kürtlerinin Irak’takiler ile birleşip Türkiye’nin güney sınırını boydan boya kapatması. Böylece Orta Doğu petrol ve gazının denize çıkış olarak tamamı ile İsrail’in kontrolüne geçmesi sürpriz sayılmasın. Kerkük-Yumurtalık boru hattı emekliye ayrılırken İsrail’in Hayfa Limanı’na uzatılacak boru hattı Irak petrolünün yeni adresi olacak.

Size ilginç gelecek ama şu senaryo bana artık hiç de olasılık dışı gelmiyor. Suudi Arabistan petrollerinin de 1948 yılında ABD’nin desteği ile yapılan Trans-Arabistan boru hattı ile Hayfa’ya bağlanması ile hatta bir adım ileri gidelim Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının da İsrail’e Hayfa’ya uzanması sonucu Dünya petrolünün kalbinin attığı Basra Körfezi’ne nur topu gibi bir kardeş gelmesi hatta onun yerine geçmesi ve anahtarının da İsrail'in elinde olması. Buna razı olması için özellikle Suudi Arabistan ABD tarafından ciddi şekilde hırpalanıyor. Onlara İran’ı gösterip İsrail’e razı etmeye çalışıyor. Sanırım senaryoyu şimdi daha rahat gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.

Bu son senaryo Türkiye’nin gözden çıkarılması anlamına da geldiğinden bunlara direnecek bir Türkiye’nin başına neler geleceğini Irak ve Suriye örneğinde görebilirsiniz. Dolayısıyla Kıbrıs’ı neden bize yar etmeyeceklerini eninde sonunda bizi adadan atacaklarını da anlamışsınızdır. Kıbrıs olmadan Basra Körfezi’nin yeni rakibinin güvenliği tam olarak sağlanamaz.

Büyük oyunun adı dünya petrolünün merkezi sayılan Basra Körfezi’ne alternatif hatta onun yerini alacak yeni bir petrol körfezi yaratmak olup onun yeri de İsrail’in Hayfa Limanı’dır. İnanmayanlar İsrail’in tamamladığı boru hattının çapının büyüklüğünün İsrail’in ihtiyacının kat kat fazlası olduğunu öğrenebilirler. Böylece Kerkük de dahil Batı dünyasının muhtaç olduğu Ortadoğu petrolünün vanalarının önemli bir kısmı İsrail’in jandarmalığında Batı’nın eline geçecektir. Hatta bizim Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı bile İsrail’e uzatılacaktır. Peki neden? Çünkü İran Savaşı başladığında Basra Körfezi’nden güvenli bir şekilde petrol tankerlerinin geçmesi mümkün olmayacak.

İktidarda kim olursa olsun sizce Türkiye bütün bunlara sessiz kalır mı? Kalmazsa dün Suriye’nin başına gelenler yarın Türkiye’nin başına gelir mi? Yoksa eskiden olduğu gibi Batı’nın kafasına vur ekmeğini al modunda bir müttefikliğine gerimi dönülür?

Türkiye eskinin ezik, emredersiniz efendim modunda, AB’nin kendisine verdiği 3.sınıf ülke rolünü kabul etmeye yanaşmayacağını ifade ettiğinden beri özellikle son 2 yıldır yaşananlar ve içinde bulunduğumuz ekonomik darboğaz işte bu oyuna Türkiye’yi razı etmeye yönelik. İşte bütün mesele bu sevgili dostlar. Bizim hatalarımız hiç mi yok derseniz elbette var.

İster inanın ister inanmayın El-Bab, Afrin, Menbiç ve Rakka haritada sadece basit birer şehir adı değil aynı zamanda cehennemin de kapıları. Allah güzel ülkemizi düşmanlardan korusun.

Sevgi ve Saygılarımla,

Mehmet Ulusal SAĞ 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1863
Kayıt tarihi
: 05.10.16
 
 

1971 Ankara doğumludur. Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nden 1995 yılında mezun olduktan sonra ayn..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster