Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
1519
 

Evlerinin önü de Zello...

Evlerinin önü de Zello...
 

Tatil günü olmasına rağmen her sabah olduğu gibi saat yedi buçuk sularında uyandım. İçerinin biraz aşırı ama iç açıcı aydınlığından havanın güneşli olduğu anlaşılıyor. Kalkmak için erken, ancak yeniden uyumak için de zorlamıyorum kendimi. Birkaç gündür okuduğum kitabı alıp Salinger’ın zor ama bir o kadar da delicesine zevkli dünyasına dalıyorum. Uyku mahmurluğuyla metne yoğunlaşmakta zorlandıysam da on sayfa kadar okumuş olmalıyım. Etraf çok sessiz. Sessizlik ve kitap tekrar uykumu getiriyor. Tam uykuya dalmak üzereyken, caddeyi yıkayan tankerin sesini duyuyorum uzaktan. Caddede bir gün önce kurulan semt pazarının kaba çöpleri gece alınırken yıkama işi Pazar sabahına bırakılıyor. Tanker yaklaştıkça arkasındaki su motorunun sesi sabah sessizliğinde dayanılmaz bir gürültüye dönüşüyor. Her Pazar böyleyiz.

Caddenin iki yanındaki evlerde uykularını uzatmak isteyen herkesin yorganlarını başlarına çekip bu gürültüden kurtulmaya ve bölünmüş uykularına yeniden dalmaya çalıştıklarını tahmin edebiliyorum. En azından ben öyleyim. Ama gürültü o kadar yoğun ki, tankerin geçip gitmesini beklemekten başka çare yok. Ben de öyle yapıyorum. Kurtulamayacağımı biliyorum. Cenin pozisyonunun o ezeli ve ebedi teslimiyetiyle sol tarafıma dönüp yatıyorum. Bu durumda üstte kalan kulağım tankerin gürültüsünü bir huni gibi toplayıp kafama dolduruyor. Ben de inadına alttaki kulağımı da yastığa sıkıca bastırıyorum ordan çıkıp gitmesini önlemek ister gibi...

Ne kadar geçti bilmiyorum, uyandım. Rüya görüyordum. Rüyamda bir vaiz çok uyuyanların cennete gidemeyeceklerini söylüyordu. Rüya işte, hikmetinden sual olunmaz. Ancak tuhaf olan şuydu: Vaizi gerçek hayattan tanıyordum. Ta otuz - otuz beş yıl önce çocukluğumda, Antep’te Hacı Nasır Camii’nin avlusundaki küçük şadırvanın altında oturmuş, elindeki mürekkep haznesi boş dolmakalemin kapalı ucuyla küçük not defterine hayali çizgiler çizerek etrafındaki küçük cemaate "korsan" ya da daha meşru bir deyimle, "hazırlık vaazları" veren fahri vaizdi bu. Daima mütebessim yüz ifadesi, her zaman bakımlı ve sünnetli sakalı, bir şeylerden çekinir gibi hafiften ürkek ses tonuyla, "şehre alışverişe gelmişken bari Cuma namazını da burda kılalım" köylülerinin vaizi… Çalıştığım trikotaj atölyesinden öğlen yemeği paydosuna çıktığım saatlerde camiinin avlusuna yüzümü yıkamak ya da su içmek için girdiğimde görürdüm hep onu.

İşte bilinçaltım otuz beş yıl öncesinin puslu anılarıyla bugünün kaygılarını nasıl bir anlaşılmaz bileşimle bir araya getirdiyse, kendimi rüyamda o şadırvan altı vaizinin yine aynı yerde oturmuş ve gözlerimin içine bakarak “uyku” konulu bir vaazını dinler gördüm. Vaiz sözleriyle açıkça beni hedef alıyor ben de karşısında mahçubiyetten kızararak onu dinliyordum. İşte ezeli vicdan azabım bu defa da bir rüya olarak çıkmıştı karşıma!.. Hayattaki gecikmişliğimin bilinçaltımda yarattığı kendimi suçlama eğiliminin bir biçimi… Ne zaman vakitsiz bir uykuya dalsam ya da biraz fazla uyusam irkilerek uyanıp elimde olmadan kendime hep bu suçlamayı yöneltirim. Belki de bu yüzden uykuyla hiç aram olmadı.

Uykudan her uyanışında dünyaya gözlerini ilk defa açar gibi hisseder ya insan kendini. Etrafını izleyip, kim, nerede ve ne yapmakta olduğunu kestirmeye çalışır bir anlığına. İşte öyle bir duyguyla baktım dünyaya. Sonra sol yanımdaki sehpanın üzerindeki nesnelerle göz göze geldim. Baş ucumun vazgeçilmez aksesuarlarından iki adet kitap, bilgisayar karşısında fazla kalmanın bedeli olarak bir göz damlası, şimşir ağacından yapılma bir adet sırt kaşıyıcı (madeni para büyüklüğünde inatçı bir kaşıntı adacığı vücudumun muhtelif yerlerinde dolaşıp durur yıllardır. Antifungal merhem sürerim iyileşir gibi olur ancak bir süre sonra başka bir yerden nanik yapar bana. Bu defa da sırtımın en elim ulaşmaz bölgesine yerleşti. Çok ince bir bileğin ucundaki yarı açılmış el biçimindeki şimşir sırt kaşıyıcı o yüzden orda. Beş adet de parmağı var!.. Anneme gırgır bir hediye olsun diye almıştım ama kullanmak bana nasipmiş!), iki buçuk derecelik miyopinin kusurlarını düzeltmeye yarayan bir adet gözlük, konuşmayı pek de sevmeyen bir adet telefon…

Kalkmalıyım. Bir Pazar gününü daha fazla uykuyla geçirmenin bir anlamı yok. Ama önce televizyonu açıp kanallar arasında şöyle bir dolaşayım. TRT1’de her Pazar sabahı olduğu gibi bir kovboy filmi var. Kanunsuz kasabaya kanun hakimiyetini sağlamak üzere atanmış "cool" şerif Caine rolündeki Robert Mitchum’un karşısındaki kötü adamla diyalogu dikkatimi çekiyor:

Kötü adam: "Bu kasaba sakin akşam yürüyüşlerine ve kilise yemeklerine henüz hazır değil şerif!"

Şerif Caine: “O zaman söyle onlara, hazırlanmaları için sabaha kadar vakitleri var!"

Filmi bir süre seyredip kalkıyorum. Yüzümü yıkamaya giderken radyoyu açıyorum. Kolonlardan şenlikli ve tanıdık bir Kilis türküsünün ezgileri yayılıyor evin içine:

Evlerinin önü de Zello tahta daraba
Zello Zello tahta daraba
Satar şalvarını da Zello verir şaraba
Zello Zello verir şaraba
Şarapçının evi de Zello olsun haraba
Zello Zello olsun haraba

Sabah seher uykularından uyanamorum
Zello Zello uyanamorum
Sen bene naz edersin Zello inanamorum
Zello Zello inanamorum*

Rüyanın tuhaf bir utançla karışık bulaşıcı etkisinden yavaş yavaş sıyrılıyorum. Ama defa da depreştirdiği sıla hasretiyle radyodaki türkü sızlatıyor yüreğimi. Perdeleri açıyorum, havanın güneşli olmasına seviniyorum.

* Daraba: kepenk.
Haraba: harabe.
Uyanamorum: “uyanamıyorum”un Kilis ağzıyla söylenişi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bende geçenlerde ne gördüğümü hatırlamamakla birlikte kendimi şimdiye kadar hiç olmadığım bir şekilde huzurlu hissetmiştim rüyamda ve inanılmaz mutluydum. öyle ki kazara uyanıp ta gerçek hayata toslayınca hemen kaldığım yerden devam edebileyim diye gözlerimi yummuştum ama olmamıştı tabi :)) sonsöz; bazılarımız için uyku en büyük kaçıştır bazılarımız içinse uykuyla çok şey kaçırdığını düşünür...ben ilk seçenekteyim sanırım...

beenmaya 
 01.05.2007 23:05
Cevap :
Bir de öyle durumlar var değil mi? Ben de birkaç kez öyle rüyalar görüp tekrar uyuyup devamını görmeye çalıştım ama olmadı tabii :) "Sonsöz"ün özlü söz halini almış yine. Çok teşekkür, çok selam...  02.05.2007 11:45
 

merhaba Celal Hocam, Hacı Nasır Camii'nin yanından geçmeyeli epey oldu benimde. Antep'de ikiye bölünmüş şehirlerden oldu bilesin; Eski şehir-yeni şehir. Ancak dışarıdan misafir gelipte almacı pazarına götürürsemonları, giriş kapısının önünden geçiyorum. Ya da zaman zaman bir esinti gelipte çocukluk mahallem Şehreküstü'ye bir uğrayayayım dediğim zaman bir yürüyüşe geçiyorum nadiren. Farklı bir pazar sabahı geçirmek istersen, seni Tahmis kahvesinde bir közde kahve içmeye davet edeyim. Sakin akşam yürüyüşlerini ve kilisealtı öğretmenevi yemeğini de garanti ederim :-)) Ellerine sağlık, sevgilerimle,

Bibliyofil 
 01.05.2007 13:20
Cevap :
Yav yorumunu okurken bile gözlerim doldu Sinan kardeşim. Benimki de tuhaf bir hasret işte. Eskiden serbest çalışırdım, dolayısıyla istediğim zaman Antep'e gider istediğim kadar kalırdım. Ama o zamanlar oraya gidince iki hafta sonra İstanbul'u özlerdim. Şimdi ise senede toplam üç hafta iznim var bu defa da oraya gidince İstanbul'a dönmek istemiyorum! En son yılbaşında gittiğimde Tahmis kahvesinde içmiştim közde kahveyi :) Evet şehir iki ayrı merkeze bölünmüş artık, ben de ne zamandır onun farkındayım. İnşallah Haziran başında geleceğim. Dilerim bir aksilik olmaz da görüşürüz. Şimdilik hoşça kal; çok selam...  01.05.2007 14:07
 

Geçen sene Dogalgaz mahallemize geldiğinde ne çileler yaşamıştık o delicilerin sesleri ile. Ama alışkanlıktan mutlaka.. genelde pazar sabahları sanki biri dürtüyor da beni gözüm açılıveriyor sabahın köründe. Hafta içinde de uyuyacagım diye deli olurum. gözlerim açılmak istemez bir türlü. Gördüğün rüya,muhtemelen sana fazla gelen uykundandır sevgili celal. Ya da memleket hasretinden olsa gerek.. selamlar.

sema öztürk 
 30.04.2007 20:20
Cevap :
Sevgili Sema, herhalde tatil günlerini daha uzun yaşamak istiyor insan. O yüzden bilincinde olmadığımız bir dürtüyle uyanıyoruz erkenden. Rüyamı güzel yorumlamışsın, çok teşekkür ederim. Çok selam...  01.05.2007 9:52
 

Sabah böyle bir sesle uyanmak kabus gibi olsa gerek. Fakat güneşin sıcak yüzü bunu ortadan kaldırır gibi... Memlekete özlemde giderek büyüyor sanırım... Bırak güneşe onuda alır içine.. Ya da bir bakarsın memlekete dönme durumun olur :) Sevgiler

Hoşsada 
 30.04.2007 12:04
Cevap :
Sevgili Seda, artık alıştığımız için kabus olma özelliğini kaybetti ama rahatsızlığı devam ediyor tabii. Memleket özlemini de yıllık izinler dışında dindirebilmenin imkanı yok gibi görünüyor şimdilik. Selam ve sevgiyle.  30.04.2007 17:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3555
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster