Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '17

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
51
 

Hangimiz Annemizi Dinledik Zarara Uğradık. Hiçbirimiz.

Hangimiz Annemizi Dinledik Zarara Uğradık. Hiçbirimiz.
 

Nazan Şara Şatana


 

 

Anlayana Kıssadan Hisse

Eski bir gemi vardı görünen uzaktan. Hatta çok uzaktan… Vakit akşamla gecenin birleştiği karmaşık bir andı. Ne çok karanlık ne de aydınlık ikisinden de biraz. Gemi uzakta ama küçük, yanıltıcı halini biliyorsun - biliyorsun da çok ta umursamıyorsun.

 

Neticede gemi.

Neticede deniz.

Neticede akşam.

Neticede bilinmeyen!

Neticeler bir araya gelince bir bulmaca oluyor haberin yok.

Açalım biraz evet neticede gemi ama ürkütücü, kat katları birbirine yığılmışta altında bir ev kalmış misali duruyor.

Pencereleri var küçük kare - kare biçimlendirilmiş gibi camları, onları titrek ışıklar aydınlatıyor bir fener ya da birkaç mum diyorsun ışığın sebebini kendinle soruştururken.

Küçük pencereler sen yaklaştıkça deniz gibi, gemi gibi büyüyor farkındasın da oralı olmak işine gelmiyor.

Bu işin sonunda korkmak var kaçmak var uzaklaşmak var. Varda birde verilmiş sözler var.

Mangalda kül bırakmamıştı oysa akşam.

Tırs gelir vırıs gider dediğinde kendi de inanıyor muydu? Kolu çengelli kaptanın anlattığı korkulu hikâyelerini dinlerken!

Yoksa içtiği birkaç kadeh şarap mı kendini cesur kılmıştı. Bir insan ya korkak, ya cesur olmalı derdi babası, bu neydi şimdi?

Akşam cengâver sabah tavşan!

Hatta kaçmak için bir fırsat kollayan bir mahkûm.

Hala yaklaşıyordu sırtında çuval benzeri torbası ile ilerliyorken ayakları da gördüklerinden memnun olmayan gözlerin ve aklın verdiği sinyallerle geri - geri gidiyordu. Ama nafile ok yaydan çıkmıştı hedefi ıskalasa bile bir yerlere gidecek bir yerle saplanacaktı.

 

Çıkmıştı işte gidiyordu.

Gemi büyüyordu.

Deniz enginleşiyordu.

Pencereler daha bir seçilir hale gelmişti.

 

Gemilerin rengi ne renk olurdu diye bir soru yöneltti kendine sanki çok gemi görmüş, ya da çok yerlere gitmiş, ya da çok korsancılık oynamış gibi.

Bilmiyordu ki.

Denizi ilk defa görmüş biri geminin ana rengini nereden bilecekti.

Köyünde bir deresi vardı onda da kâğıttan kayıklar bile gidemezdi.

Yaklaşınca bir şey daha dikkatini çekti.

Bu geminin üstünde iki adet dev gibi, canavar gibi bakan ışıklar vardı.

Gülümsüyorlardı sanki meydan okuyorlardı karanlığa. Biraz rahatlamıştı kocaman ışıkları görünce ama gözü ışığa alışınca rahatlama titremeye dönüştü.

Işığın aydınlattığı korkunçluk karanlıktakinden daha kötüydü.

Bu neydi.

Ay mı dalga geçiyordu kendiyle bu kadarda olmazdı ki.

 

“Gündüz gözüyle görsem hiç korkmazdım bundan da

gece karanlıkla ışıklar oyun oynuyorlar. Ne kadar çok direk var”

 

Düşündü uzaktan da olsa geminin üstünde gökyüzüne doğru çıkmış uzantıları görünce.

Biraz daha yaklaştı adımları hiç istemese de verdiği sözü vardı, gidecekti.

 

Korkacaktı ama gidecekti.

İstemeyecekti ama yapacaktı.

 

Söz ağızdan bir kere çıkardı.

Üstelik çok ta atıp tutmuştu oraya gitmeliydi.

Yaklaşınca geminin heybetinden başının döndüğünü hissetti.

Gemi karanlık, kahverenginin tonlarında siyahla muhabbette ahşabın en eski, en kötü hali ile karşısında devasa dururken geminin hemen altında bir kayıkta birçok tuhaf giysili adam gemiden hızla uzaklaşmaya mı çalışıyorlardı onamı öyle geliyordu.

 

İyide gemiden uzaklaşmak neydi?

Tam tersi gemiye girmek gerekirdi, hareket zamanı yaklaşmıştı.

Büyük kayık, bir sürü insan yığılmışlar kayığa hızla karaya gelmek için çırpınıyorlardı.

Sonra olanlar olmaya başladı.

Kıyametler koptu bir anda.

Bu kadar büyük sesleri daha ince hiç duymamıştı. Sesleri demek de yanlıştı.

Çünkü duyduğu ilk büyük sesten sonra kulakları herhalde sağır olmuştu ki bir başka sesi ya da sesleri duymamıştı.

Sadece ortalığın sallanmasından anlıyordu bir şeylerin ters gittiğini…

Sonra uzaklarda bir kara gemi daha fark etti.

Onun orta kısmından ateş topları geliyordu gemiye.

 

“Aman Allah’ım ya sekerse.”

 

Yandığının günüdür.

Gitmeliydi. Hemen uzaklaşmalıydı buradan.

Bu nasıl bir belaydı ki bulaşmak üzere iken Allah onu korumuştu.

Bu yine mübarek annesinin dualarından olmuş kurtulmuştu.

Daha önce gelecekti hâlbuki eğer annesi gitmesin diye o kadar çok ağlayıp yalvarmasaydı.

O da annesini ikna etmek için o kadar zaman kaybetmeseydi.

Topların sesini tam duymasa bile o devasa gemide yaptığı hasarları görüyordu. Annesine dua ediyordu.

 

“Annem yine beni kurtardın. Sen bana hep doğruları öğrettin de ben neden öğrenemedim.”

 

Biliyordu hatalıydı.

Akşam o kadar içecek, içtikten sonra kendini büyük görecek, deli – deli konuşacak, istemediği sözleri verecek biri değildi ki.

Evet, o denizleri seviyordu.

Uzakları merak ediyordu.

Ama önce bunun yolunu bilmeliydi.

Ya o eski gemide kaçan yarını olmayan korsanlardan olacaktı, ya da okuyacak, büyük ve sağlam gemilerle gittiği ve gideceği yeri bilen bir seyyah, bir bilim adamı olmayı seçecekti.

Bunları bilmesi ayırt etmesi içinde böyle bir derse ihtiyacı vardı.

Koşuyordu, durmadan koşuyordu.

Arkasından geliyorlarmış gibi koşuyordu.

Köyü çok uzak değildi.

Buna karşın o köyünden bir dün bir de bu sabah çıkmıştı.

Eve ne zaman geldiğini, annesinin boynuna ne zaman sarıldığını hatırlamıyordu. 

Hatırladığı uzun yıllardan sonra…

O gün annesi onun için ağlamasaydı, onun gitmesini engellemeye uğraşmasaydı ya ölmüş ya da gitmiş olacaktı.

Hayatı boyunca annesi onun koruyucu meleği olmuştu. Yapma dediklerini anlamıştı artık annesi kendi için değil onun için istiyordu.

 

O zarar görmesin,

O üzülmesin,

O yıpranmasın istiyordu.

 

Tabiki tecrübeleri ile neyin doğru neyin yanlış olduğunu annesi kendinden çok daha iyi biliyordu.

Üstelik o yüreğinin sesini dinliyordu.

Oğlu için kalbi ne istiyorsa onu yapıyordu.

Hangi anne bencilce önce kendini düşünürdü ki.

Ama evlatlar annelerinin kıymetini ne yazık ki başlarına bir şeyler geldiğinde bilirlerdi.

 

Yıllar yılları takip ettiğinde oda aldığı o öneli dersinden sonra şimdi doğru yerdeydi.

 

O bilinen biriydi.

O tanınan değerli bir profesör olmuştu.

Annesinin içi rahattı oğlu okumuştu.

Kendinin içi rahattı artık korkmuyordu…

İstediği yere artık huzurla gidiyordu.

Kokmadan tereddüt etmeden…

 

Kim bilir hangimiz annelerimizin sözünü dinleyerek nerelere geldik ya da dinlemeyerek neleri kaybettik!

 

 

Nazan Şara Şatana

nazanss.blogspot.com

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1381
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 3887
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Nazan Şara Şatana (d. 1957, İstanbul), Türk yazar.   Eğitim hayatından sonra; Günaydın Ga..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster