Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
118
 

Her şeyi gazeteden öğrendi

Her şeyi gazeteden öğrendi
 

O manşet hep tartışılacak.


Bu kadarını tahmin edemezdi!

Karısı onu terk edip Sığınma Evi’ne gittiğinde, çoktandır bu terk edişi engellemek için savurduğu tehditlerin bir işe yaramamış olduğunu içi burkularak anlamıştı.

“Bu dünyaya niye geldim ben?” diye düşündü, “Felaketler neden hep benim başıma geliyor?”

Uzun süredir işsizdi. Erkeklik gururu iyiden iyiye incinmişti. Kahvede her akşam kağıt oynadığı dostlarının, onunla ince ince alay ettiğini duyumsuyor; onlara arkasını her döndüğünde muhabbet konusunun bir şekilde kendi mahremi etrafında şekillendiği hissediyordu. Son bir yıldır hele, iyice anlamıştı ki, bir erkek işsiz kalmamalıydı. Hadi çocukları geçtik, aynı yastığa başkoyduğu karısı bile ona saygı duymaz olmuştu.

Hayat, bilindik düzeniyle akıp gitmiyordu artık. Kıt-kanaat geçinmeye çalışmak yormuştu karısını, tamam ama, başkalarının karıları böyle yapmazdı. En yakın arkadaşlarının aile hayatlarında da nice sürprizler meydana geliyordu. Ancak hiçbirinin hayat arkadaşı, mahalleye karşı açık açık aşağılayan böyle bir harekete tevessül etmemişti. Hemen hepsi de kocaları ve çocuklarıyla birlikteydiler.

“Bir tek benim başıma gelmiyordur” dedi kendi kendine. “Dünyada nice yaşamlar var ki, insanın başına daha beteri gelebiliyor. Bunu da atlatabilmek lazım sabırla.. Ama nasıl?”

Gerçi çok da üzülmemek lazımdı. Eve ekmek getiremez olduğundan beri karısı zaten hayatı zehir etmişti ona. Söylediği her söz ‘sen işsizsin, bir işe yaramazsın’ cümleleriyle örülü bir tavrın belirtisi olmuştu. Karısıyla oldukça uzun bir zamandır kardeş gibiydiler. ‘Evli bir adamın hüznüne’ dair hikayeleri anlatıp kahvedeki dostlarını da eğlendirir olmuştu. Hep birlikte gülüyorlardı.

Çocuklar, dedelerinin yanına gitmişlerdi. Orada daha rahat ederlerdi zaten. Dünyadaki her yer, içinde huzur olmayan bir yuvadan daha sıcaktı. Gitmekte haklıydılar.

Sığınma Evi’ndeki karısını düşünmeden edemiyordu: “Birkaç tokat, belki bir tekme vurmuşumdur arada bir, ama işsiz oluşumla dalga geçmese, bana birazcık da saygı duysa! Her şey daha başka olabilirdi...”

Para kazanamıyor olmanın doğal bir sonucuydu: Borç batağı içindeydi. Şuradan buradan eline geçen 3-5 kuruşu da “Allah belki yüzüme bakar” umuduyla Sayısal’a, İddaaa’ya yatırmıştı. Yazık ki şans orada da yüzüne gülmüyordu. “Bu kadınla evlenmekte hata ettim” dedi kendi kendine, “Bütün aksilikler bu kadınla evlendiğim zaman başladı...”

Tam 19 yıldır garip bir kısırdöngüde geçmişti hayat. Voleyi vuramamıştı bir türlü... İki yakasını bir araya getirmeyen şeyin ne olduğunu bulamıyordu; ardından hemen, yaşamda geleceğe dair en umutlu olduğu ana, evlenmeden önceki günlere dönüyor, gittikçe bulanıklaşan zihni, sislerin arasından yaklaşan karısının siluetini gözlerinin önüne getiriyordu. Evet, bütün uğursuzluğun kaynağı oydu. Fakat onsuz ne yapabilirdi ki? Çocuklar ne yaparlardı?

Sabretmenin iyiden iyiye zorlaştığı günlerden birinde camiye de yolu düşmüştü. Uzun uzun dualar etmişti. Hatta işsizliğin ve bir işe yaramıyor olmanın ezikliği içinde Allah’a olan inancını da kaybetme ihtimali onu deliye döndürmeye yetmişti. Camide namazdan sonra derdini açtığı imamın tavsiyelerini unutmamıştı: “Evlilik yürümüyorsa boşanmak caizdir tabii. Her türlü musibetin kaynağını karında arama, hayır da şer de Allah’dandır. İnancını kaybetme, dua et.”

Bir süre kendini dinledi. Eve kapandı, iş aramayı kesti, kahveye de gitmedi. Bu tevekkül hali iyi gelmişti ona. “Her şeye yeniden başlamalıyım, bir umut ışığı yanar elbet” dedi ve Sığınma Evi’nin yolunu tuttu. Karısını ne yapıp edip eve dönmeye ikna edecekti. Belki bir şey olur da yüzünü görebilirim kaygısıyla zaman zaman önünden geçtiği Sığınma Evi’ne giderken, bu sefer başka hisler kaplamıştı içini. Yüreğinde bir ses, “Aynı şeyleri tekrar yaşamak için niye bu kadar diretiyorsun? Sen de biliyorsun ki, hiçbir şey değişmeyecek. 19 yıldır evliliğin neyse ve son birkaç yıldır karın nasılsa, yine aynı olacak” diyordu. Ama o, içindeki girdabın üzerini kapatmayı başardı. O sesi dinlemiyordu.

Sığınma Evi’ne doğru koşar adımlarla yaklaştı. Caddeden sokağa  girdiğinde biraz önünde yürüyen iki kişiyi fark etti. Başörtüsü, mantosu ve yürüyüşüyle tıpkı karısıydı. Fakat yanındaki tıknaz herif kimdi? Onlara biraz daha yaklaştı. Yüzlerini iyice seçebileceği bir yerden baktığında ikiliden birinin, karısı olduğuna emindi artık. İyi de bu adam kim? Siması yabancı gelmiyordu ama zihni bir türlü hatıra dehlizlerinden adamın kimliğini bulup çıkaramıyordu. Kolay değil, uzun süredir işsiz ve karısı tarafından terk edilmiş bir adamın zihniydi bu; hatırlayamamasını normal gördü.

Fakat o da ne! Karısına oldukça yanaşık bir halde yürüyen bu herif, şimdi de onun elini tutuyordu. Birkaç dakika sonra sağ kolu, eşinin omzundaydı. Sığınma Evi’ne daha birkaç yüz metre vardı. Oraya doğru bu kol, hep onun omzunda gidecekti... Ve ne kadar zamandır bunun böyle devam ediyor olduğunu düşündü birden. Gökyüzü başka bir renge büründü.

Bu ıstıraba daha fazla dayanamazdı. Geldiği tarafa aniden döndü, koşarak uzaklaştı oradan. Mahalleye geldiğinde binalar üzerine üzerine geliyor gibi oldu. Başı döndü. Her pencereden bir kafa çıkmış, ona gülüyordu. Sesler kulaklarını çınlattı. Gözünden akan yaşlarla eve gitmeyi ve bir daha ağlamamayı düşledi. Çünkü intihar edecekti. Nasıl olduğunu bilmeden, belki de hayatını sonlandırmayı biraz olsun geciktirmek için kendini bir anda kahveye giderken buldu.

Kahve her zaman olduğu gibi kalabalıktı. Arkadaşları yine oyundaydı. Masada ‘balkon’ yapanlardan biri, en yakın dostuydu. Ona açılmayı aklından geçirdi. Tam vazgeçip eve doğru yol alıyordu ki, kahvenin içinden onu gören sırdaşı el salladı, ayağa kalktı, kapının önüne çıktı.

Dostuna, Sığınma Evi’nin sokağında ne gördüyse anlattı bir bir. Fakat biraz sonra duyacakları, insan için ıstırap ve acının sonsuzluğunu anlatacaktı ona. Evet, karısının başka biriyle olan ilişkisini bütün kahve eşrafı, tüm mahalle biliyordu. Hem de uzun bir süredir. Fakat hiç kimse, karı ile koca arasına girmiş olmamak ve onu üzmemek adına bir şey söylememişti. Şimdi her şeyi yeni yeni anlıyordu.

Gözleri aniden açıldı. Dünyaya çok daha farklı bakıyordu artık.



Karısını Sığınma Evi’nden türlü vaatlerle geri getirmeye ikna edişini de, banyoya aniden girip bıçağı saplayışını da pek anımsamıyordu. Gazetelerden öğrendi her şeyi. Aldatılmış olmaktan daha çok, bunu uzun bir süredir bütün mahallenin biliyor oluşu koymuştu ona. Bu acıyı kaldıramamıştı.

“Hiçbir sebep, kadına şiddetin gerekçesi olamaz” diyordu oysa bir süredir. Cami imamını ve inancını düşündü. Sessizce tövbe etti.

Zaten artık hapishane sonrası ancak mezardı, ahretti. “Yapmamalıydım yine de” dedi, “dünya çok büyük, gitmeliydim buralardan... Mahalleden... Ama olmadı, kadermiş.”

Kaderin anlamını düşündü uzun uzun. Bir sonuca varamadı. Uykuya daldı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın yazarım, nedense satır aralarında bu cinayetin makul sebeplere ya da psikolojik gerekçelere dayandırılmaya çalışıldığını hissettim. kadına şiddet veya kadını öldürmek hiç bir gerekçeye sığdırılamaz!Veya insana şiddet diye genişletelim. Bu tür gerekçelere sığınırsak! O halde her aldatılan kadının da kocasını öldürmesi gerekir ki haşa yanlış hem de çok yanlış. Namus kadının bacak arasında olmadığı gibi erkek veya kadın diye de ayrılmaz. Namus ve ahlak kavramları tüm insanlar içindir ve insan olan insanca düşünüp, insanca davranmalıdır.Çok iç paralayıcı ve erkeği aklayıcı bir kurgu idi amma yukarıda belirttiğim düşüncelerimde ısrarcıyım her ne kadar duygusal dile getirilmiş dahi olsa. SELAMLAR

Ay Şen 
 12.10.2011 0:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2713
Kayıt tarihi
: 08.10.11
 
 

O, Sıkıyönetim Kahramanmaraş'ında doğup 28 Şubat gölgesinde İstanbul'a geldi. Beyazid'da 'Gazetec..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster