Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ocak '10

 
Kategori
Biyoloji
Okunma Sayısı
6614
 

Hücre yapısı – 3 – Endosimbiyoz (iç ortak yaşam) teorisi

Hücre yapısı – 3 – Endosimbiyoz (iç ortak yaşam) teorisi
 

Bir hücrenin başka bir hücreyi sarmalayışı


Hücre yapısını biraz detaylı anlatmasaydım okuyucu burada anlatılacak konuyu anlamayabilirdi. Endosimbiyoz teorisi kloroplast ve mitokondrinin kendi DNA’larına sahip oluşlarının anlaşılması ile önerilmiştir. Evet, eukaryot hücre elemanlarından kloroplast ve mitokondrinin halka biçiminde kendi DNA’ları vardır. Bunlar ve diğer hücre organcıkları da aynı bir hücrenin zarla kaplanması gibi lipid molekülleri ile çevrilidir. “Hücrenin içerisindeki her olay hücrenin kendisi tarafından yönetiliyorsa, bu organellerde bağımsız DNA olmasının nedeni ne olabilir?” sorusundan yola çıkılarak ortaya atılan bu teoriye göre; ilkel bir hücrenin içine yaklaşık iki milyar yıl önce bugün mitokondri olarak bilinen fakat geçmişte oksijen fikse eden bir bakteri girmiştir. Bu bakteri, konak hücre tarafından sindirilmemiş, konak hücrenin içerisinde ondan bağımsız bir şekilde bölünmeyi ve çoğalmayı sürdürmüş, onunla ortak yaşamaya devam etmiştir. Belirli bir zaman sonra da birbirlerinin DNA’larına uyum sağlamışlar ve günümüz kompleks eukaryot hücrelerin atası olmuştur.

1883 yılında Alman botanikçi Andreas Schimper çalışmalarında yeşil bitkilerdeki kloroplastların siyanobakterilerle benzerlikler gösterdiğini gözlemlemişti ve yeşil bitkilerin iki organizmanın simbiyoz yaşamından ortaya çıktığını düşünmüştü. Rus botanikçi Konstantin Mereschkowski bu çalışmalardan haberdardı ve 1905 yılında ilk kez endosimbiyoz teoriden açıkça bahsetmiştir. 1920lerde mitokondrilerin endosimbiyotik geçmişi hakkındaki düşüncüler Ivan Wallin tarafından geliştirilmeye devam etti. Başlangıçta bu hipotezler dikkate alınmadı.1960'larda elektron mikroskoplarıyla yapılan koloroplastların ve siyanobkaterilerin daha detaylı kıyaslamaları ve plastitlerin ve mitokondrilerin kendi DNA'larının olduğu keşfi eski fikirlerin yeniden doğuşuna sebep oldu.

Endosimbiyoz teorisi Lynn Margulis tarafından oluşturulmuş ve ondan sonra yaygınlık kazanmıştır. 1981 tarihli Hücre Evriminde Ortak Yaşam (Symbiosis in Cell Evolution) adlı çalışmasında ökaryot hücrelerin kökeninin birlikte yaşayan ilkel prokrayot canlı topluluklarına dayandığını savunmuştur.

Bilindiği gibi virüs DNA’sı hücre dışından geldiği halde yapıları aynı olduğu için hücre DNA’sı gibi hücrenin ribozomunu kullanarak çoğalır. Hücre, virüs DNA’sını sindirmez. Burada da aynı olayın olmaması için bir sebep yoktur. Ancak burada virüse olandan daha iyisi olur. Hücre, mitokondri sayısını kontrol altında tutar. Sayı artarsa o zaman fazlasını sindirir ve yok eder.

Bir hücreli canlı karmaşık biçimini almadan önce daha basit bir yapıya sahipti. Organcıklar yoktu. Dikkat ettiyseniz eukaryot hücrelerde organcıklar neredeyse kendi başlarının çaresine bakacak yetenektedirler. Hepsi çift katlı bir zarla kaplıdır. Sadece çoğalma süreci ana hücre tarafından kontrol altındadır. Kamçı biçiminde bağımsız olarak yaşayan hücreler vardır. Özellikle mitokondriler ve bitki hücrelerinde kloroplastlar kendine özel DNA’sı ve ribozomu ile ayrı bir hücre gibidirler. Endosimbiyoz (iç ortak yaşam) teorisine göre organcıklar ayrı hücreler olarak yaşarken hücre tarafından yakalanıp köleleştirilmişlerdir. Bu değişim akşamdan sabaha değil, milyonlarca yıl sürmüştür. Evrimin doğal seçilim yasası burada da işlemiştir. Ortak yaşamayı becerebilen hücreler yaşamış, beceremeyen hücreler elenmiştir. Köleleşen hücreler DNA’larını ana hjücreye verdiler. Bu DNA’lar ana hücre DNA’sına eklenerek çoğalma ve gerekli protein yapma süreçlerinde onunla birlikte işlem gördüler.

Endosimbiyoz olayı ile bağlantılı olarak yapılan moleküler dizi analizleri mitokondrinin Agrobacterium, Rhizobium, riketsia türlerine dahil bir bakterinin evrim geçirmesi ile oluştuğunu göstermiştir. Bu bakterilerin eukaryot hücre içinde yaşabilme özellikleri vardır. Olay günümüzde canlı olarak gözlenmektedir. Bu da teoriyi desteklemektedir.

Benzer şekilde fotosentetik bir bakteri olarak yaşayan kloroplastın da endosimbiyotik yaşamı seçerek ilkel hücrenin içine girdiği belirlenmiştir (mitokondri örneğinde olduğu gibi yapılan moleküler dizi analizleri, kloroplast ile modern siyanobakterilerin de ortak bir atadan evrimleştiklerini göstermiştir). Bu organellerin bakteri kökenli olduğuna ilişkin olarak şu kanıtlar bulunmuştur:


1- Mitokondri ve kloroplastlar prokaryot hücrelerindekine benzer (70S) ribozomlar içerirler (eukaryotlarda 80S),

2- Bu organellerin prokaryot hücrelerdekine benzer küçük dairesel bir DNA molekülü (plazmidler) vardır. DNA’nın uzunluğu da benzer. Eukaryotlarda doğrusal, sarmal yapılı DNA vardır. DNA’yı saran “histon” proteinleri prokaryot hücrelerdeki gibidir.

3- Organellerin rRNA moleküllerinin baz dizileri ile prokaryot hücrelerinki arasında birçok benzerlikler vardır.

4- İki organel de iki ya da daha fazla tabakalı zara (veya hücre duvarına) sahiptir. En içte bulunan zar kompozisyonları hücredeki diğer zar yapılarıyla karşılaştırıldığında bileşim açısından farklılık, ancak prokaryot hücre zarıyla benzerlik gösterir.

5- Yeni plastit veya mitokondri oluşumu prokaryotlardaki gibi sadece ikiye bölünme işlemine benzer bir süreç sonunda gerçekleşir. Eukaryotlarda ise mitoz bölünme vardır. Bazı alglerde plastitler çeşitli kimyasallarla veya uzun süre güneş ışığı yokluğunda hücreye zarar vermeden yok edilebilmektedir bu durumdaki hücrelerde plastitler yeniden üretilememektedir. Organelin DNA’sı da yok olduğu için hücre organeli yeniden üretememektedir.

Hücre çekirdeği tarafından kodlanan bazı proteinler bu organellere transfer edilmektedir ve hem mitokondri hem de koloroplast genomu bakterilere kıyasla daha küçüktür. bu da endosimbiyoz ilişkiyle konak hücreye olan bağımlılığın artması gerektiği görüşüyle örtüşmektedir. Organel genomlarındaki birçok gen ya kaybedilmiş ya da hücre çekirdeğine kaymıştır.


6- Plastitlerin iç yapısı ve biyokimyası, örneğin tilakoit ve klorofillerin varlığı, siyanobakterilerle büyük benzerlikler göstemektedir. ökaryotik genom, bakteri ve plastitlerin filogenetik çözümlemeleri de gösteriyor ki plastitiler en çok siyanobakterilere yakındır. DNA analizleri ve filogenetik çözümlemeler hücresel DNA'nın plastit DNA'sından gelmiş olabilecek parçacıklar bulundurduğunu düşündürmektedir.

7- Mitokondri ve plastit kaynaklı proteinlerin başlangıç amino asidi eukaryot hücrelerdeki gibi Metionin değil, prokaryot hücrelerdeki gibi Metioninin modifiye hali olan N-formilmetiyonin aminoasididir.


8- Prokaryotlar gibi 1-10 mikron arasında boyuta sahiptirler. Eukaryotlar 50-500 mikron arasıdır.

Plastidler günümüzde birçok farklı protista türünde bulunmaktadır, bunlardan bazıları plastid bulundurmayan protista türleriyle yakın akrabalık göstermektedirler. Eğer plastidler kendiliğinden oluşsaydı bu olayın birçok kez yeniden tekrarlanması gerekirdi ve endosimbiyoz kuramı olmadan bu yakın türler arasındaki farklılıkları açıklamak kolay olmazdı.

İkincil Endosimbiyoz

Birincil endosimbiyozun ne olduğunu gördük. İkincil endosimbiyoz ise birincil endosimbiyoz ürünü canlının başka bir eukaryot organizma tarafından yutulmasıyla olur. Yani bir hücreyi köleleştiren bir hücre başaka bir hücre tarafından köleleştirilir. İkincil endosimbiyoz canlılık tarihi boyunca birçok kereler meydana gelmiştir ve inanılmaz çeşitlikteki alglerin ve diğer eukaryotların gelişmesini sağlamıştır. Bazı türler buna benzer bir mekanizmadan büyük yararlar sağlar; bir algi yutarlar fotosentez ürünlerini kullanırlar, yutulan canlı öldüğünde veya bir şekilde kaybedildğinde ise eski yaşam tarzına geri dönerler.

Bir diğer ikincil endosimbiyoz yöntemi de heterotrof bir protista türü olan Hatena'da görülmektedir. Bu canlı normal zamanlarda avcı bir tür gibi davranmaktadır, fakat bir yeşil alg yediğinde ışığa doğru hareket etme yeteneği kazanır, beslenme organı kaybolur. Bu arada alg de artık bir konak hücrede yaşadığı için kamçısını ve hücresel iskeletini kaybeder.

İkincil endosimbiyoz da evrimsel kalıntılar bırakır. İkincil endosimbiyoz ürünü plastidler üç veya dört katlı zardan oluşur. Bu fazladan iki zardan birinin algin hücre zarı diğerinin ise konak hücrenin fagozomal kesesi olduğu düşünülmektedir.

Plastid içeren canlı türlerinin çeşitliliğine rağmen bu plastidlerin morfolojisi ve biyokimyası bunlarının kökeninin tek olduğunu düşündürmektedir.

(wikipedia’dan yararlanıldı)

Aşağıda malum sitelerden alınmış bir aksi iddia ve cevapları var:

“14 Ağustos 2009 tarihinde yayınlanan Sansürsüz programında katılımcılardan E. Deniz Özsoy, Darwinistlerin büyük yanılgılarından biri olan endosimbiyotik hipoteze değinmiştir. E. Deniz Özsoy’un ifadeleri şu şekildedir:

Mitokondri aslında bir ökaryot atasına girmiş parazitten ibaret... Mitokondrinin zarı bakteriler gibi çift katlı ve bakterilerin düzenlendiği membran yapısına çok benziyorlar. Mitokondri DNA'sı bakteri DNA sına oldukça benziyor.

Darwinistler hücrenin yapısındaki organellerden mitokondrilerin, ökaryot bir hücrenin içine giren bir bakterinin sözde hücre ile ortak bir yaşam oluşturmasına bağlamaya çalışırlar. Bu iddianın bilimsel olarak hiçbir tutarlılığı yoktur. Bunun nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:”

“1. Hücrelerde, lizozom adı verilen organeller bulunur. Lizozom, zarla çevrili bir organeldir. İçinde sindirim enzimleri bulunur. Hücre içi ve dışı sindirimi gerçekleştirir. Yaşlanmış organellerin ve hücrelerin parçalanmasını sağlarlar. Hücre savunmasında birinci derece etkilidirler.
Dolayısıyla Darwinistlerin iddia ettikleri şekilde bir ökaryot hücrenin içine giren bakteri, derhal sindirilerek yok edilecektir. Eğer hücre bu bakteriyi sindirecek enzimlerden yoksunsa, zaten beslenemez ve yaşamını devam ettiremez. Ayrıca saldırıların tümüne karşı savunmasız hale gelir ve yine yaşamını devam ettiremez. Yani Darwinistlerin endosimbiyoz hipotezi, yalnızca bu nedenle dahi tutarsızdır.”

Cevap: Hücreye giren virüslerin DNA’larının sindirilmediğini biliyoruz. Buradan anladığımız, hücreye giren her şey hemen sindirilmiyor. Bu yolla hastalıklar yayılıyor ve hücreler ölüyor. Ama hücre hatalı veya hasta olduğu için değil, virüs DNA’sını kendi DNA’sından ayıramadığı için. Çünkü hepsi aynı maddelerin (G, T, C, A, fosfat ve çekirdek şekeri) farklı kombinasyonlarıdır. Burada beslenme ve sindirme yeteneğinin yokluğu değil, DNA’ların birbirinden ayrılamaması söz konusudur. İçeri giren hücrenin DNA’sı hücre DNA’sına karışır. Büyük hücre ve küçük hücre bir denge sağlayabildikleri takdirde birbirlerini yok etmeden birlikte yaşamaya başlarlar. Doğal seçilim yasasına göre bu mümkündür. Bu bakımdan tutarsız denen maddenin kendisi tutarsızdır.

”2. Hücreler ancak tüm organelleri ve partikülleri ile beraber var olduklarında normal işlevlerini devam ettirebilirler ve hayatta kalabilirler. Organellerinin bazıları eksik olan hücreler ya hiç canlı kalamaz ya da hastalıklı olur. Bu hücreler çoğalamaz ve çok kısa sürede ölürler. Dolayısıyla mitokondri gibi çok hayati bir organelden yoksun hücrelerin bir zamanlar var olduğu, bu şekilde yaşamaya devam ettikleri gibi dayanağı olmayan bir iddia tamamen geçersizdir.”

Cevap: Birçok prokaryot hücrede mitokondri bulunmaz. Anaerobik solunum yapan bakteriler vardır. Oksijen olmadan da yanma işlemi yapılabilir. Bunlar açık bilimsel verilerdir. Yanma veya solunum iki aşamalıdır.Oksijensiz (fermantasyon) ve oksijenli solunum. Bunların ikisi de hücreye enerji verir. Oksijenli solunum öncekinin üst aşamasıdır. Mitokondrinin olması yanma işleminin daha iyi yapılmasını sağlar ve daha çok enerji verir. Ona sahip olan hücreler diğerlerine göre daha iyi beslendikleri için bir avantaj sağlamış ve çoğalma şansı bulmuştur. Bu da evrimin doğal seçilim yasasıdır. Mitokondri yok diye hücrenin yaşamaması gibi bir durum söz konusu değildir.

”3. Mitokondrilerin içinde de DNA bulunur. Buna mtDNA adı verilir. Fakat bu, mitokondrinin sözde bir zamanlar bakteri olduğu anlamına gelmez. Çünkü mtDNA, varlığını sürdürebilmek için, hücrenin ana DNA’sının sentezlediği proteinleri kullanmak zorundadır. Dolayısıyla mitokondrinin DNA’sı, ana hücre olmadan tek başına bir işlev sahibi olamaz.”

Cevap: Bu söylenen şeyin geçersiz olduğunu virüs örneğinden biliyoruz. Hücreye giren virüs sanki hücrenin DNA’sından çoğalıyormuş gibi anlaşılır. Halbuki onu çoğaltan şey hücrenin DNA’sına bağlanmış kendi DNA’sıdır. Hücre çoğalırken bölünecek ve DNA’sı mitokondri DNA’sı ile birlikte ikiye ayrılacaktır. Burada DNA’ların birbirine uyum sağlaması veya sağlamaması, evrimin seçilim konusudur. Uyum sağlayan yaşar, sağlamayan yaşamaz. Yaşamayınca da onları bilemeyiz ve biz sadece uyum sağlamış olan örnekleri görürüz, yani mitokondrili veya kloroplastlı ve diğer organelli hücreleri.

”4. Darwinistlerin endosimbiyoz iddiasının temeli, iddianın ilk ortaya atıldığı 1981 yılındaki teknoloji ile mitokondrinin bakteri hücresine benzer sanılmasına dayanmaktadır. Darwinistler mitokondrinin çift katlı membran yapısını ve DNA’sının çember şeklinde olmasını bakterilere benzettikleri için, bu organın eskiden bir bakteri olduğunu iddia etmişlerdir. Bu durum, Darwinistlerin homoloji yanılgısının bir devamıdır. (Farklı canlı türleri arasındaki yapısal benzerlikler biyolojide "homoloji" olarak adlandırılır. Evrimciler farklı canlılardaki benzer görünümlü organları öne sürerek, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerini savunurlar.) Söz konusu iddianın geçersizliği, çeşitli bilimsel gelişmeler sonucunda kapsamlı şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu örnekte de Darwinistler, “Bu iki yapı birbirine benziyor. İkisinin de çift katlı membran yapısı var, ikisinin de DNA’sı çember şeklinde. Demek ki aralarında evrimsel bir bağ var” gibi son derece yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşmışlardır. Bu yüzeysel bakış açısı ile, son derece kompleks olan canlı organizmaları açıklamak mümkün değildir. Bu mantık; “örümceklerin de 8 adet bacakları var, ahtapotların da 8 adet bacakları var. Demek ki aralarında evrimsel bir bağ var” demeye benzer. Farklı canlıların, benzer yapılara sahip olan bölümlerinin olması, aralarında evrimsel bir bağ olduğu anlamına gelmemektedir.”

Cevap: Buradan anladığımız, ‘Bu iki yapı birbirine benziyor. İkisinin de çift katlı membran yapısı var, ikisinin de DNA’sı çember şeklinde. Demek ki aralarında evrimsel bir bağ var’ dır. Bunların birbirine benziyor olması da homoloji anlamına gelmez. Homoloji olabilmesi için iç yapılarının benzememesi sadece dış görünüşlerin benzemesi gerekir. Burada o konudan hiç söz edilmiyor (Halbuki bu çember biçimindeki DNA’ların iç yapıları da birbirine benziyor). Ama bunlar benziyor diye homoloji var demek lafı kıvırmak anlamına gelir. Aynı zamanda tartışma ortamının olamayacağı konusunda korkutucu bir örnektir. Örnek olarak insanla primatlar (Goril, orangutan, şempanze, bonobo) arasındaki benzerlik sadece dış görünüş benzerliği değildir. DNA’ları da %95’ten %98.5’a kadar benzerlik taşır ve bir homoloji yoktur. Teorinin çıkışı 1981 değil 1883’tür. Elektron mikroskobu 1981den çok önce keşfedilmiştir. 1981 yılında hata diye bir şey söz konusu olamazdı. Zaten o yıl kanıtlar gelmeye başladı. Yazıda nerelerde benzerlikler olduğu anlatılmıştır.

Burada eleştirilecek bir nokta daha, ahtapot ve örümcek örneğinde sanki evrim teorisi kabul edilmişte içindeki hatalar belirtiliyormuş gibi bir ifade var. Evrim mantığıyla evrimi çürütmeye çalışıyorlar. Kim yazdıysa haklıdır. Evrimde görsel benzerliklere değil, genetik benzerliklere bakmak gerekir.

”Evrimcilerin kendileri de bugün bu mantık dışı hipotezin herhangi bir kanıtının bulunamayışı nedeniyle, hipotez olarak kalma zorunluluğunu itiraf etmektedirler.”

Cevap: Bu yaratılışçıların hiçbir temele dayanmayan iddiasıdır. Bütün yazı boyunca sayılan konular bir daha okunursa yeteri kadar kanıtın olduğu görülecektir.

“Daha da önemlisi, bu hipotezin hiç bir şekilde ilk hücrenin meydana gelişine dair bir açıklama getiremiyor olmasıdır.”

Cevap: Bu teori ilk hücrenin meydana gelişini açıklamıyor. Akıllı bir insanın okuyunca anlayacağı gibi teorinin öyle bir iddiası yoktur. Sadece ilkel (prokaryot) hücreden karmaşık (eukaryot) hücreye geçişi açıklamaktadır. O sebeple hücrenin meydana gelişine açıklık getirmedi diye –zaten öyle bir amaç yok – teorinin geçersizliği iddia edilemez. Bu çok saçma, demagojik bir bakış biçimidir.

Yaratılışçıların bütün iddiası, bilimsel kanıtları yok sayarak her bir tip hücrenin ve tür canlının ayrı ayrı Tanrı tarafından ‘yaratıldığı’ iddiasıdır. Benzerlikleri yok sayarlar. Gösterilen kanıtların hiçbirini görmek istemezler. Hiçbir hücrenin arasında hiçbir bağ yoktur. Mutasyon diye bir şey yoktur. Örnek olarak domuz gribi virüsü mutasyon geçirmemiştir. Evrimcilerin mutasyon geçirdi dediği virüs onlar için ‘başka ve yeni bir virüs’tür. Üstelik Tanrı tarafından insanları cezalandırmak üzere ‘yaratılmış ve gönderilmiş’tir. O yüzden de gerektiği zaman gereken tepkiyi gösteremezler, gerekli önlemleri alamazlar. Bütün biyoloji bilimi evrim teorisinin getirdiği inceleme, doğru sınıflandırma kolaylığı üzerine kurulmuştur. Bu gösterilen ve tespirt edilebilen benzerliklerden yararlanarak daha hızlı önlem alma şansı vardır. Evrim torisini ne kadar kabul etmeseler de zamanı gelince onlar da bu kolaylıklardan ve olanaklardan yararlanırlar. Darwin evrim teorisini sistemleştiren kişi olduğu için önemlidir. Yoksa ondan sonra sayısız bilim adamı onun açtığı yoldan ilerlemiştir ve ilerlemektedir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

mitokondri neden hücre dışında yaşayamaz

gözde gökalemin 
 25.03.2010 19:26
Cevap :
Çünkü DNA'larının bir kısmı bulunduğu hücrenin çekirdeğindeki DNA içindedir. Halka bniçiminde bir DNA'sı vardır ama bu kendisini yeniden üretmeye yetmez. Mitokondriler çok ilginçtir. Kurtçuklar gibi hareket ederler. Hücre içinde bölünerek çoğalırlar, birleşirler, eksilirler.  25.03.2010 20:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 133
Toplam yorum
: 271
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 1755
Kayıt tarihi
: 18.11.09
 
 

İstanbul 1980 doğumluyum. Yüksekokul mezunuyum. İstanbul'da oturuyorum. Dünya ve çevre hakkında düşü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster