Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mayıs '20

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
101
 

I AM/ BEN

Hollywood’un en çok kazanan ve en yetenekli komedi yönetmenlerinden biri olarak görülen, Hayvan Dedektifi, Çatlak Profesör, Yalancı Yalancı, Patch Adams ve Bruce Almighty gibi pek çok kişi tarafından bilinen filmlerin yönetmeni Tom Shadyac, size akıl hastalığıyla ilgili bir hikâye anlatacağım bu kez diyor, bu belgeselin başında.

Tom Shaydac, çok kazanan, kazandıkça hep daha büyük, daha görkemli evlere taşınan, her yere kendi özel uçağıyla seyahat eden ve hep daha fazla başarı, para, ün, kariyer vs. için çırpınan bir düzenin içinde, doğduğundan bu yana çoğumuz gibi. Hep yapma, ayrışma, öne çıkma, farklı olma modunda.

Ne kadar çok bu yapma modunda olursak o kadar çok mutlu olacağız düşüncesinin yanılgısı da Tom Shadyac’ı da çoğumuzu olduğu gibi uzunca bir süre meşgul ediyor. Ancak bir gün o rüya gibi evinin koridorunda dururken bir an, hiç de mutlu olmadığını ve hayatının anlamsızlığını fark ediyor. Zira kazanılan para ile doğru orantılı olmayan bir iyilik hali var. Kazandığının on katını kazanınca 10 kat artmayan bir mutluluk durumu.

Dış güç tarafından zorlanmadıkça, her cisim olduğu yerde durur ya da doğru bir çizgi üzerinde devinimini sürdürür diyor, Galileo. Tom Shadyac’ta hayatını yolunda giden düz bir çizgi üzerinde sürdürürken, bisiklet kazası gibi bir dış güç geliyor ve O’nu o doğru çizginin dışına itiyor. Eli kolu kırılıyor ve sarsıntı sonrası sendromu yaşamaya başlıyor. Ve bu sendromu yaşayan kişiler ışığa, sese karşı aşırı duyarlı oluyor. Kafanın içinde dinmek bilmeyen çınlamalar, hızlı ruh hali değişiklikleri, depresyon ve intihara meyilli olmak gibi semptomlar da beliriyor beraberinde.

İntiharı düşündüğü bir an, gerçekten ölüyorsam insanlara gitmeden önce ne söylemek isterdim diye düşünüyor. Aylarca insanlardan ve her şeyden kendi başına izole bir hayat yaşıyor ve bu, O’nun U dönüşü yaptığı bir yer.

 Sarsıntı sonrası belirtileri azalmaya başlıyor ve artık eski Tom olarak hayatını sürdürmesi mümkün değil. O yalnızlık, kendiyle kalma, durma, içe bakma, düşünceleri fark etme ve onlarla kalma hali, bilinenin her şeyin dışına doğru bir kapı aralıyor.

Ve bu kez diğer filmlerinden farklı olarak o bilinenin ötesine bakmak oradaki beni görmek üzere bir film hazırlığına girişiyor.

Ve Naom Chomsky, Desmond Tutu, David Suziki, Howard Zinn gibi pek çok akademisyen, psikoterapist, biyolog, profesör, yazar, bilim adamı ve çeşitli alanlarda araştırmalar yapan kişilerle röportajlar yaparak kafasındaki sorulara cevaplar arıyor.

“Dünyamızın sorunu ne ve bu konuda biz ne yapabiliriz diye soruyor?” İklim değişikliği, küresel sorunlar, savaşlar, açlık gibi pek çok cevap burada karşımıza çıkabiliyor ama bu çatlağın ardındakini merak ediyor Shadyac ve “Tüm bu sorunlara neden olan bir sorun var mı?” diye soruyor bu kez de.

Ve cevaplar da te tek geliyor, farklı perspektifler sunan katılımcılardan. Ki bu farklı perspektifler, inandığımız doğruları bir kenara bırakmamızı ya da en azından onlar üzerinde şüphe etmemizi sağlayıp, bilinenin ardındakine bakabilme imkânı sunuyor bize. Bazen bilimsel verilerden, bazen  doğadan, canlıların ortak özelliklerden,  gözlemlerden, deneylerden ve sezgilerden geliyor bu soruların cevapları. Tüm bu çeşitlilik de insanın yaşama bir bütünlük içinde bakabilmesinin formüllerini barındırıyor.

Kendimizle ilgili inandığımız doğrular, en sevdiğimiz şeyler, en sevmediğimiz şeyler, asla yapamam dediğimiz işler, yaşayamam dediğimiz evler, şehirler, ülkeler, anlaşamam dediğimiz insanlar, kendimizi içine hapsettiğimiz tüm katılıklar, sonuna kadar katı olabilir mi?  Katı olan her şey kırılmaya mahkûm iken, esneme sağlayacak bakışlar var iken bu hayatta güç için, ayrışma için ötekileştirmek için bu çaba niye? Güçlü olan hayatta kalır diyen Darwin bile, güçten iki kez bahsederken “Türlerin Kökeni’nde” sevgiden doksan beş kez bahsediyor. Zira yaşamda kalmak rekabete dayalı ancak iş birliği ile bu mümkün diyor.

Ve bugün yapılan çalışmalar da gösteriyor ki insan yardım ettiğinde endorfin salgılıyor. Yani aslında insanlar eşitlikçi ve demokrat olmak için doğmuş, inanması güç olsa da belki, bazılarımıza.

Bunun göstergesi de kalp, insanların kalp atım hızlarına bakıldığında iyi niyet, merhamet ve şefkat duygusu besledikleri zamanlarda insanların kalp ritimleri dengeli, stres hormonu kortizol ise devre dışı. Beyin daha işlevsel.

Ve kalbin çarpışıyla birlikte oluşturduğu bir manyetik alan, başka insanları, canlıları, tüm yaşamı etkiliyor. Kuantum dolaşıklığı da bunu açıklıyor. İki benzer parçacık birbiriyle eş zamanlılığa sahiptir ve bu parçalar birbirinden çok uzak yerlerde bile olsa, birinde olanın durumu diğerini de aynı şekilde etkiliyor.

Bunu belgeselde yoğurt üzerinde yapılan deneyde, yoğurdun içindeki bakteriler üzerinde bile görmek bu kadar mümkün iken bu etkileşimi, kendi yaratacağımız değişimi küçümsemek, küçük değişikliklerin en büyük engellerinden biri olabilir.

Bireysel çevremizde yaptığımız her şeyin küresel çevremizi etkilediğini, küçücük bir virüsün bütün dünyaya yayılışı ile son zamanlarda yaşadıklarımız da bir kişinin aslında ne kadar da etkili olduğunun bir göstergesi, bir kişiyle bir şey olmaz bakışının aksine. Tabi ki bir değişimin gerçekleşmesi için o bilincin çok sayıda insanı “zaman” içinde yakalayabilmesi de şart.

Aynı atmosferin altında yaşayıp birbirinin soluduğu gazları soluyan bir canlı yaşamında, sadece bağımız insanla da sınırlı kalmıyor, tüm canlılarla ve çağlarla birbirimize bağlıyız, bu birbirine karışan fotosenteze uğrayan, sera etkisi yaratan, iklimleri değiştiren, canlı türlerini yok eden gazlarla.

Artık hepimizin arasında bir bağ olduğu, tinsel ya da dinsel bir şey olmasının ötesinde bilimin de işaret ettiği bir nokta.

Ötekileştiğimiz, ötekileştirildiğimiz bu yaşamda insanı bu noktaya getiren ayrı kılan şey, avcılık toplayıcılık zamanlarından başlayan aç gözlülük olmuş. Oysa doğadaki hiçbir şey ihtiyacı olanın fazlasını almaz. Biz, günümüz insanının kendini var etme amacına dönüşen daha çok şeye sahip olma isteği ise insanlığın kanseri aslında. Zira vücutta hakkından fazlasını alan şeyler için kullanılan terim bu.

İnsanoğlu hayatını değiştirmek istiyorsa bakış açısını değiştirmelidir diyor Einstein ve bu kaza da Shadyac’ın bakış açısını değiştirmiş ve O’nu kendi hayatına, insanlığa, yaşama dair soruların içine atıp bırakmış, O’da kendi çıkısının adımlarını bu belgeselle atmış.

 Ve şimdi de bu belgeseli izleyen ve izleyecek olan kişiler, bu kazanın etkilerini kendi üzerinde de görebilecek belki, Tom Shadyac’tan yayılan dalganın etkisiyle, yeni bir adım atmak için.

O kendi hayatını değiştirdi. Her şey birbiriyle bağlantılı ve sevgi DNA’mızda var. Bireyin gücü herkes de var ancak bunun için bireylerin tutkulu olması ve birbirini ateşlemesi ve değişmek mümkün demesi şart. Akıl sağlığımız için de bu gücü fark etmek şart.

“Dünya’daki doğrular neler? Umudum hepimizin bu soruya aynı cevabı verebilmesidir.” diyor Shadyac

I AM- BEN

jale kasap, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 108
Kayıt tarihi
: 26.03.16
 
 

Sinema Tv Yüksek Lisans Mezunuyum.  Psikoloji, felsefe ve nörobilim alanlarında okumaktan keyif alı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster