Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Kasım '08

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
5775
 

ıssız adam

ıssız adam
 


Sene 2008. Türkiye'nin altı üstüne gelmiş, tüm yaşanan siyasi, ekonomik, sosyolojik çatılar ve zemin alt-üst olmuş, tüm sinemalar, alışveriş merkezlerinin içine çekilmişken; yinede ankara'da kızılayda bir Çağan Irmak filmi seyretmek fırsatı yarattık kendimize. Şehirde artık ne sonbahar sonbahar nede şehir eski şehir diye düşünmeye başlarken, ıssız adam filmi tıpkı babam ve oğlum filmi gibi iç duyargalarımı harekete geçirmişken sevgime dedimki gidelim şu filme. gittik.

İçimde Yusuf Atılgan'nın "aylak adam"ı vardı sanki. Kimbilir.

Öncelikle şehirden bahsetmemin nedeni şu? film istanbul manzarasının altında alt istanbul denilen sanki hakiki istanbul atmosferinde çekilmiş. İstanbul adresinde yaşayan ama hayatın toplamının iş- beyoğlu ve yatak arasında gidip gelen belkide binlerce istanbullunun olağan yaşamı beyazperdeye aktarılmış. Bu durum istanbullulara pek ilginç gelmesede koskoca ankara'da yaşayan biz (istanbullulara göre) taşralı Türkiye'liler için her ne kadar anlaşılır gelsede, şahsım adına gerçekçilikle, gerçeklik arasında sıkışıp kalabileceğim bir fluluk barındırıyor içinde.

Bu filmi, yitip giden hayatlar üzerine çekilmiş onca film arasına sokmakta zorlanıyorum açıkçası. Ancak kameranın, küçük burjuva yada esrik ruhlar açısından delirmiş bir coğrafyanın renkli dünyalarında gezinmekte hayli tereddütlü davranmış olması "aşk" kavramına tedirgin kaldığınında bir işareti sanki. Diyeceğim O'ki "aşk" acısının istanbulla harmanlanması galiba gözden kaçmış.

Sıradan bir aşk hikayesinin sinemaya uyarlanması, baştada değindiğim gibi taşların sürekli yer değiştirdiği bir pc oyunu gibi ruhlarımızı saran bu karmaşık belirsizliği biraz olsun rahatlatmış olması sinemaya olan sevgimizden. sayısız acıyı, mutluluğu, umudu ve umutsuzluğu yaşadığımız reel hayatımızda bir sinema karesi, heleki modern sinema salonlarında onca insanı kendi iç dünyasına olanca derinliğiyle yuvarlıyor. Filmin bitişindeki "izleyicisine adanmıştır" notu sanırım bu konuda çok anlamlı bir mesaj.

Yönetmen galiba kendiyle ve hayatıyla yine sinemayla hesaplaşıyor. Bu çok güzel.

Seçilen mekanlar, yaşam biçimi elbette bir çok insanın yaşamını süslesede, gerçek sinema izleyicisinin gözünden kaçmayacak bir ayrıcalık barındırmıyor.

Oyuncular; filmin seyrini değiştirebilecek yetenekte. Başrol oyuncularının kişisel performansları filmin fragmanını yırtmaya çok yaklaşmış belki başka sefere.

Geleyim "aylak Adam"a;

Umarım yanılıyorumdur. Aynı duyguyu "masumiyet" "gönül yarası" filmlerindeki benzerliklerdede düşünmüştüm. Kimseyi tanımam bilmem kırılmasınlar ama popüler kültür üretimin durduğu yerde başladığından, bir çok duygunun ortak noktalarında bu derece "tesadüfi"benzerlikler yaratıyor. "aylak adam"ı okuduğumda ruhumda kalan "lezzet" edebiyatın gücüydü. Belki herşeyi yazabilirsin ama anlatamassın? Ancak anlatmaya kalktığında bunu anlatamamak anlayamayacak olanların azlığından başka bir yola sapmaksa popülersiniz.

hiç mi güzel bir şey yoktu? Elbette İstanbul, elbette sinema, elbette aşk...

Ve bunların değeri?

Not. Aylak adam istanbulluydu, yalnızdı, sevgi doluydu ama serseriydi. Anlamsız ve yakındı. Yakınlaşacağı insanı seçmezdi, düşünmezdi, ıssızdı. Bir ada arıyordu ama bu onun için çokda önemli değildi. Sanki kimbilir.


Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 42
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 1405
Kayıt tarihi
: 18.09.06
 
 

Şu kainat beni içine aldığından beri Rodin'in heykeli gibi olmak yani düşünen adam olarak kalmak ist..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster