Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '10

 
Kategori
Kent Yaşamı
Okunma Sayısı
790
 

İstanbul'dan Taşraya...

İstanbul'dan Taşraya...
 

Sizelere bu satırları bir yandan kahvemi yudumlayıp, bir yanda da müzik dinlerken yazıyorum. Eylül, Ekim derken neredeyse sonbahar mevsimini bitirmemize az kaldı. Gerçi bu sene aşırı sıcaklardan sonra, birden soğuyan hava bize bu güzel mevsimin hüznünü pek yaşatmadı. Aslında farklı kültürler, muhteşem doğa manzaları görebileceğimiz bir zamandayız. Bu zamanlarda heryer ayrı bir renge bürünür. Turuncular, sarılar, kırmızılar... Ağaçlar yapraklarını dökmeye başladılar epey zaman önce. Doğa kışa hazırlık yapmakta. Yaşam kendini kapatmaya hazır.

Peki biz? Biz hazırmıyız kışa? Dışarıda yürürken hiç dikkatinizi çekti mi? İnsanlar mutsuz, yüzler hep asık, kaygılı, endişeli. Tahminimce dikkat etmemişsinizdir. Çünkü o kadar hayatın telaşına kaptırıyoruz ki kendimizi çoğu kez fark etmiyoruz, yanımızda yürüyüp geçen insanları. Şehirlerde yaşayanlar daha çok yabancıdır birbirine. Aslında biraz dikkat etseler her sabah aynı insanlarla aynı yolda yürüdüklerini, aynı durakta otobüs beklediklerini görürler. Her sabah simitçinin aynı köşede satış yaptığını. O kız ve erkek aslında hep aynı cafede her sabah kahvaltı ettiğini yada akşam eve dönerken önünden geçip gittiği, dilenci aslında hep orada oludğunu. Biraz dikkat etse, hayatı görecektir oysa. Bende yaptım, tam onbiryıl iş ve ev arasında mekik dokudum. Her sabah servise yetişme telaşı, akşam da eve dönüp bir an önce çocuk ve ev işleriyle ilgilenme telaşı. Arada gidilen sinema, tiyatro, gece gezmeleri, arkadaş toplantıları. Ve geçen yıllar....

İki yıldır taşrada yaşıyoruz. Hiç bilmediğimiz, daha önce hiç gelmediğimiz, hiçbir tanıdığımızın olmadığı bu yere eşimin işi nedeniyle geldik. Onbir yıl çalıştığım firmadan ayrıldım bilmediğim bir hayata adım atmak için. İstanbul gibi bir şehri bırakıp, üstelik genç bir yaşta imkanları sınırlı bir ilçede yaşamak, asla planını kurduğum yada bir şekilde istediğim bir olay değildi. Burada iş imkanları sınırlı, sosyal hayat yok denecek şekilde az. Küçük bir sinema ve tiyatro sahnesi var. Buraya geldiğimizde başta çok zorlandık. Her fırsatta, yakın illere gidip geldik, alışveriş yada eğlenmek için. Buradaki sakinlik bizi çok şaşırttı. Sonra durup, düşündük. Neden buranında güzelliklerini yaşama fırsatı vermiyoruz kendimize? Bu kadar mı bağımlıyız büyükşehrin koşuşturmacasına. Taşrada yaşamak görmenizi, duymanızı sağlıyor. Nasıl mı? Birkere heryere yürüyerek gidiyoruz. Yürürken etrafa bakıyoruz. Ama üstün körü değil, bilerek, tanıyarak. Her gün aynı insanları görüyoruz ama bu sefer birbirimize selam vererek, yüzlerimize bakarak geçiyoruz yanyana. Kapalı alışveriş yerlerinde vakit geçiremediğimiz için, açık havada deniz kenarında oturuyoruz. Dalgaları, karabatakları, suyun üzerinde kıpır kıpır oynayan balıkları seyrediyoruz. Kuşların cıvıltısını, çocukların bağrışlarını dinliyoruz. Ve burada bir aile olarak birbirimizi daha çok dinliyoruz. Bu iki yıl boyunca dinlendiğimi hissettim. Hem ruhen, hem bedenen. Alışveriş merkezlerindeki çocuk oyun alanlarında büyüyen oğlum, burada sokakta oynamayı öğrendi. İstanbul'da deniz yok mu, park yok mu? Var tabii ki. Ama amasını sizde biliyorsunuz.... İşe geç kalma sorunu yok. Çünkü trafik yok. Tatile gidemedim sorunu yok. Çünkü heryerinden denize girebiliyorsunuz. Size yaşadığınız şehir hayatını bırakın demiyorum. Ama hayatınızın belli bir kısmında ama bu kesinlikle emeklilik öncesi olmalı taşrada yaşayın diyorum. Gerçekten yaşadığınızı hissetmek istiyorsanız, on-onbeş günlük yıllık tatil planlarına sığdırmaya çalıştığınız sakin ve doğal yaşam arayışınızı birkaç yıl gerçekten yaşayın diyorum.

Her gidip- gelişimde daha çok bağlandım İstanbul'a. Şimdi tekrar geri dönme arzusundayız. Neden mi? Çünkü öğrendik. Neyi mi? Görmeyi, duymayı, dinlemeyi...

Çünkü hayatın sadece koşuşturmaca olmadığını, hergün yanından geçtiğim insanların aslında yabancı olmadıklarını, eğlenmenin, alışveriş merkezlerine, sinemaya, tiyatroya gitmek olmadığını, herşeyin marka olmadığını, yaşadığın çevreye ayak uydurduğu takdirde heryerde kaliteli yaşanılabileceğini, parasızda gezilebileceğini, doğanın en büyük eğlenceyi sunduğunu ve bizim sadece bunu görmeyi ve yaşamayı bilmemiz gerektiğini....

Şimdi güne gitmem lazım. Onu da burada öğrendim. Kendimi hiç bir zaman düşünemezdim günlere giderken. Çünkü vaktim olmazdı şehir yaşamında. Ama gerçekten keyifliymiş. İnsan bir kuş misali nereye uçarsa uçsun hep bir şekilde evine dönüyor. Ve biz eve dönmeyi bekliyoruz.

Birgün mutlaka farklı bir şehirde, yeni bir yaşama kucak açmanız dileğiyle,

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nükhet Hanım ne güzel anlatmışsınız. Kutlarım sizi. Bir kadın uyanıyor, başlıklı o güzel yorumunuzdan sonra okuya okuya bu değerlendirmenizde bir soluklanayım dedim. Taşrada yaşamanın güçlükleri kadar büyük kentlerde oturup da onun nimetlerinden yeterince yararlanamayanlarımız da vardır. Koşuşturmaca sorunu, anlattığınız gibi. Bence taşranın doğal güzellikleri ile yurttaşlarımızın o çok meraklı bakışları, soruları ve konukseverliği hiç de yabana atılamaz değil mi? Çok okuduğunuz, uyumluluğunuz ve gözlemlerinizdeki olgunluk bütün yazılarınıza sinmiş. Erkeklerin de iyi birer arkadaş olabileceği günlere doğru gidiyoruz umarım.Her şey gönlünüzce olsun.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 07.03.2013 14:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 751
Kayıt tarihi
: 14.10.10
 
 

Kitap okumak en büyük zevkim. Fotograf çekmeyi, resim yapmayı ve kültür gezilerini çok severim. S..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster