Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '07

     
    Kategori
    Kitap
    Okunma Sayısı
    325
     

    Kader yolu (Bölüm1-2-3)

    Kader yolu (Bölüm1-2-3)
     

    “Hayal gücü olan ama bilgisi olmayan insanın kanatları vardır ama ayakları yoktur”

    Batı Atasözü

    2027 Ankara Hilton Otel

    Otelin kongre salonu ağzına kadar gazeteciler ile doluydu. Kameralar ön tarafa kurulmuş, fotoğrafçılar iyi bir poz yakalamak için şimdiden birbirleri ile yarışmaya başlamışlardı. Ukrayna – Türkiye doğalgaz yenileme antlaşması birazdan yapılacaktı bu sırada arka sıralarda oturan ve bu koşuşturmayı eğlenerek seyreden adam pek dikkati çekmiyordu. Nede olsa bu tören klasik bir yenileme antlaşmasıydı ve genel de basın bu tür toplantılara deneyimsiz elemanlarını gönderirdi. Uzaktan bakıldığında sıfıra vurulmuş kafasıyla, otuz – kırk yaşlarında gözüken, iri yarı cüssesi ile eski bir sporcu izlenimi veren bu adam; Türkiye İleri Teknolojiler Vakfı başkanı Çağatay ’dan başkası değildi. 52 yaşında olmasına rağmen hala dinç ve etrafına enerji saçan bir bilim adamıydı.

    “Bugüne görmek için ne kadar bekledim” diye içinden geçirdi.

    Evet, tam dört yıl süren bir çalışma olmuştu. Neredeyse o bile vazgeç içekti ki birden şansları döndü. O günü asla unutamıyordu. Birden salonda hareketlilik oldu. Türkiye Enerji bakanı ile Ukrayna Enerji bakanı beraber salona girdiler. Flaşlar ardı ardına patlamaya başladı. Taraflar yerlerine oturduktan sonra önlerine getirilen kâğıtlara imza atmaya başladılar. Enerji bakanı Umut işi bittikten sonra sıranın arkalarına doğru kaçamak bir bakış fırlattı. Gözleri işlem tamam der gibiydi. Ukrayna enerji bakanı da işini bitirdikten sonra Enerji bakanı Umut’a dönerek elini sıktı. Türkiye İleri Teknolojiler Vakfı başkanı Çağatay yerinden kalktı ve içeri girerken kimsenin dikkati çekmediği gibi çıkarken de sessizce salondan ayrıldı. Dış kapıya yönelirken cep telefonunu açtı ve “vakıf merkezi” dedi. Telefonu, gelen komutla belleğinde belki de en çok kullandığı numarayı otomatik çevirdi. Karşı tarafta telefonun ucunda Vakıf sekreteri Nigar vardı. Nigar, ince uzun boylu fiziğine yaraşır güzel bir sese sahip vakıf sekreteriydi.

    “İyi akşamlar Çağatay Bey. Size nasıl yardımcı olabilirim?“ diyerek telefonu açtı.

    ”Kızım bana acil Abdullah beyi bağla ?” Çağatay genelde emir cümlesi kullanmazdı ama şimdi acelesi vardı.

    Bu sırada Vakıf operasyonlar müdürü her zamanki gibi mesaiye kalmıştı. Ancak bugün çalışmıyor ve yaklaşık bir saattir gözünü telefondan ayırmıyordu. Telefonun çalan zili uzun bekleyişi sonlandırdı.

    ”İyi akşamlar müdür bey diyerek” açtı telefonu. Yirmi yıldan daha fazla bir süre arkadaş olmalarına rağmen konu iş olunca resmiyeti elden bırakmazdı.

    Çağatay, “Operasyonun ilk aşaması tamamlandı. Acil olarak ikinci aşamaya geçelim.” dedi ve telefonu kapattı. Hilton un görkemli kapısından dışarı çıkarken kapıda görevli elemana seslendi. Taksisini beklerken içinden, acaba içerideki gazetecilerden biri yapılan antlaşmanın 61. maddesini öğrenseydi ne olurdu diye geçirdi. Sadece bir elin parmakları kadar kişinin bildiği bu madde ile; Ukrayna, Kuzey kutbunda sahip olduğu Aurora adlı üssünü kırk dokuz yıllığına Türkiye’ye kiralıyordu. Yeni adı ona nekadar da yakışacak diye düşündü, Piri Reis. Arkasından gelen ses ile kendine geldi.

    “Taksiniz hazır efendim.” dedi kapı görevlisi. Çağatay görevlinin eline bahşişini verip çabucak taksiye bindi ve Çankaya’nın karanlık sokaklarında gözden kayboldu.

    İki yıl sonra; Kuzey Kutup bölgesi, Piri Reis üssü

    “Kardeş olun tüm insanlar.” Mozart’ın ünlü eseri çalıyordu. Saat 06.30 olmalı diyerek uyandı üs müdürü Uğur. Her sabah bu saat de kalkardı. Uyanma sinyalini karakterine yarışır bir şekilde seçmişti. Fizik dalında yaptığı çalışmalarla Türkiye’nin ilk Nobel ödülü kazanmış bilim kadını olmasının yanında insancıl çalışmaları ile de ün kazanmıştı. Yaklaşık bir yıldır bu üssün müdürlüğünü yapıyordu. Beş katlı tamamen yerin altında inşa edilmiş bu merkezde toplam otuz iki kişi yaşıyordu. Çoğunluğu bilim adamlarından oluşan bu üssün görünürdeki görevi ‘Ozon tabakasının incelmesi’ üzerine araştırma yapılmasıydı. Kendisinin de ikinci görevi fizik ekibini yönetmesiydi.

    Tabi bunların hepsi asıl amacı perdelemek için yapılıyordu. Genetik ve özellikle mutant virüs araştırmaları. Kimse Fizik alanında Nobel ödülü almış birinin başında bulunduğu bir projeden şüphelenmezdi. Kusursuz bir plan yapılmış kendiside bu plan içinde bir kukla olmuştu. “Ney seki gerçekten fizik araştırmaları yapmamı zada izin veriyorlar” diye içinden geçirdi yoksa burası fazlasıyla çekilmez bir yer olacaktı.

    “Saat 07.00 Toplantı başlamasına on beş dakika kaldı” diyerek uyardı, Ulak. Bu yapay zekânın sesini değiştirmenin vakti geldi diye düşündü. Kişiselleştirmenin son noktası bu olsa gerekti. Üs üzerindeki herkes kendi odasında sistemin ana zekâsı, Ulak’ın sesi ile oynayabiliyordu. Bildiği kadarıyla üs deki erkeklerin birçoğu Ajda Pekkan’ın ses tonunu tercih ediyordu. Bu ayrıntıyı özellikle yazılımın yaratıcısı Hakan eklemişti. İnce ayrıntılarla uğraşmayı severdi ve klasik yazılımcıların aksine gelişmiş bir mizah yeteneği vardı.

    Üs müdürü Uğur, üzerini değiştirdi. Odasında bulunan tanımlama sisteminin yanına yaklaştı. Aygıt dan gelen sinyal ile beklemeye başladı. Sistem Uğur’un bilgilerini kontrol etmeye başladı. Vücut ağırlığı, boyu gibi fiziki değerleri yanında nefes alıp verirken dışarıya verdiği hava içerisindeki organizmalar tespit edilip ana makinedeki değerler ile karşılaştırıldı. Sistemden gelen onay sinyali Uğur yerinden ayrıldı. Yirmi dört saat gözlenen bu üs de artık istediği kapıdan geçebilirdi.

    Toplantı odasında üç kişi onu bekliyordu. Güvenlik sorumlusu Ceyhun, genetik uzmanı Zeynep ve sistem sorumlusu dahi, Hakan. “Evet, bugün gündemimizde ne var?” diyerek yerine oturdu. Toplantı çok fazla sürmedi nede olsa formalite icabı yapılıyordu ve neredeyse geleneksel bir tören havasında geçiyordu. On dakika sonra odada sadece Zeynep ve Ceyhun kaldı.

    “Vaktin olursa öğle yemeğini beraber yiyelim” dedi, Ceyhun

    “Olur” diyerek cevap verdi, Zeynep. Fazla konuşmayı sevmezdi. İnsanlarla diyalog kur maktada başarılı olduğu da söylenemezdi. Onun tabiri ile bu konserve kutusunda bir iki arkadaşı vardı.

    İç asansör beşinci katın girişinde durdu. Ardı ardına üç kapı açılırken son kapının üzerindeki kurukafa işareti bölgenin nekadar tehlikeli olduğunu gösteriyordu.

    “Bugün nasılsınız?” diye sordu, Ayşe

    “İyiyim” diye cevap verdi, Zeynep genç asistanına ve ekledi “son durum hakkında detaylı rapor istiyorum”. Üsse geldikleri ilk günden buyana hızlı ilerlemişler, birçok virüs ün kod yapısını çözüp olası mutant varyasyonlarını oluşturmuşlardı. Örneğin ortaçağda Avrupa nüfusunun üç de birini yok eden veba virüsü tekrar yaratılmış ve dördüncü nesil mutant varyasyonuna karşı ilaç geliştirilmişti. Tabi incelenmesi gereken daha birçok farklı virüs türü vardı. Zeynep masasına oturamadan Ulak

    ‘ın sesi odada yankılandı. “Uyarı. İkinci katta kaza oldu. Hizmetçilerden biri ağır yaralı.” Bu tür uyarıları normalde sadece ilgili kişiler duyardı. Bu durumda sağlık ekibi, güvenlik ve üs müdürünün dinlemesi gereken bu uyarıları Zeynep da duyardı. Nede olsa üssün gizli komutası ondaydı. Üssü birkaç dakikada yok edecek anahtara sahip olmak ona böyle lüksler tanınmasına neden oluyordu.


    “Ulak bana durum hakkında detaylı bilgi ver” dedi Zeynep.

    Prosedürlere uymayan bir aşçı yamağı güvenlik kilidine takılmış. Kafasından ağır yaralanmıştı. Hemen birinci katta bulunan revire yatırılmış ve ameliyat a alınmıştı. Çok kan kaybettiğinden acil olarak hayat destek ünitesine bağlandı. İlk önce ana makineden dna örnekleri çıkarıldı. Daha sonra bu durumlar için hazırda bekletilen yapay maddeler destek ünitesine aktarıldı. Her şey birkaç dakikada gerçekleştikten sonra destek ünitesi hastayı onarmaya başladı. İlk önce zarar gören kısımlar onarıldı bu sırada yapay kan vücuda enjekte edildi. Yaklaşık otuz dakikalık operasyon sonucunda görünürde fiziksel bir zarar kalmadı. Ancak aşçı yamağı uyanmadı. Destek ünitesi ilk raporlarında anormal beyin aktiviteleri saptamıştı. Bu kaza sonrası ortaya çıkmış ve bugüne kadar ki hiçbir veri ile uyuşmamaktaydı. Sonuçta Doktor hastanın bu şekilde bir süre daha kalmasına karar verdi.

    Saat 12.30 olmuştu. Zeynep yemek için ikinci kata çıktı. Ceyhun yemeğini çoktan almış masada onu bekliyordu. Zeynep bir yandan yemeğini alırken bir yandan Ceyhun a baktı. Ceyhun 38 yaşında, üssün güvenliğinden sorumlu bir binbaşıydı Zeynep onun sicilini okumuşdu. Askere Sat komandosu olmak için katılmış ve okulu birincilikle bitirmişti. Diplomasını bizzat Cumhur Başkanının elinden almış, hızlı karar verme yeteneği ve azmi ile iyi bir Sat komandosu olmuştu. Hayatında her şey Ege de gerçekleşen bir operasyona kadar iyi gitmişti Operasyon da yakınında patlayan mayın sonucu sol kolunun neredeyse tamamını kaybetmişti. Doktorlar hayat da kalmasını mucize olarak açıklıyorlardı. Kol ameliyatı beş saatten fazla sürmüş, sonuçta mikro genetiğin ilk örneğini taşıyanlardan biri olmuştu. Hastaneden çıktıktan sonra kolu ile her şeyi yapabiliyordu yalnızca uzman bir göz yakından gerçeği görebilirdi. Her şeye rağmen time geri dönemedi eski başarılarından dolayı orduda kalmasına izin verildi ve karacı olarak görev yaptı.

    “Az yemek almışsın” dedi Ceyhun

    “Biliyorsun yemekle aram yoktur” diye karşılık verdi Zeynep

    “Ne zaman sorularıma yanıt vereceksin? Biliyorsun nerdeyse bir yıldır buradayız ve nezaman bu kutudan çıkabileceğimizde belli değil”

    Evet diye içinden geçirdi Zeynep. Binbaşı haklıydı buradan nezaman çıkacakları belli değildi belki iki sene sonra belki de beş kim bilirdi.

    “Tamam, pes ediyorum” diye karşılık verdi. “Bugün şanslı günün ne bilmek istiyorsun?”

    Binbaşının gözleri birden keskinleşti. Yüzünde gizli bir gülümseme belirdi. Bu anı çok uzun zamandır bekliyordu.

    “O zaman birinci sorum. Neden böyle bir üsse ihtiyacımız var?”

    Zeynep derin bir soluk aldı. Uzun bir cümleye başlayacağı zaman hep böyle yapardı.

    “2012 yılında Çin’in Uygur özerk bölgesinde yaşayan Doğu Türkistan yöneticilerinden yaklaşık 80 tanesi aileleri ile birlikte Türkiye’ye kaçırıldı. Çin hükümeti onları öldürmeyi planlıyordu böylece bölgenin yönetimini kolaylıkla ele geçirebileceklerdi. Kaçtıklarını anladıklarında da iş işten geçmişti. Tabi tepkileri sert oldu. Türkiye’yi kendi iç işlerine karışmakla suçlayıp, elçilerini geri çektiler.”

    Binbaşı olayı çok iyi hatırlıyordu. Zeynep binbaşının bu büyük kaçışı planlayan ekibin içinde olduğunu bilemezdi. Her şey çok hızlı gelişmişti. Çin’deki ajanlarımızın acil kodu ile geçtikleri mesaj alındıktan sonra plan yapılmış ve yaklaşık 200 Doğu Türkistanlı Çin in gözleri önünde bölgeden çıkarılmıştı.

    “ve sanırım sonra olanları hatırlıyorsun” diyerek sözlerine devam etti Zeynep.

    “Evet” diyerek karşılık verdi binbaşı. İstanbul Çengelköy’de hükümete ait gizli bir çiftliğe yerleştirildiler. Emirlerine hizmetliler ve güvenlikleri içinde özel bir tim verildi.

    “Doğru dedi” Zeynep ve yine hatırlayacağın gibi öldürüldükleri güne kadar burada yaşadılar.

    “Öldürüldüler mi? Ben onların bulaşıcı bir hastalıktan öldüklerini biliyorum.”

    “Tam olarak Kanamalı Kongo gribinden öldüler ve maalesef biz neler olduğunu anladığımızda çok geç olmuştu. Devam etmeden önce sana biraz bilgi vereyim. Bilirsin her ırk kendine ait özellikler taşır. Bunlar saç ve ten rengi olabileceği gibi dna yapılarıda kendilerine ait özelliklere sahiptir. Mesela Yahudiler Aids’e karşı bağışıklığa sahiptirler ve bu hastalık onlara zarar vermez sadece taşıyıcı olurlar.”

    “Bunu bilmiyordum” diyerek karşılık verdi binbaşı.

    “Evet, bunun gibi Doğu Türkistan’da yaşayan insanlar da genetik olarak Kanamalı Kongo gribine karşı bağışıklığa sahiptirler.”

    “Bir saniye” diye lafa girdi binbaşı. “Bir şey mi kaçırdım? Az önce hepsinin bu hastalıktan öldüklerini söylemiştin.”

    “Evet, aynı sebepten öldürüldüler diyorum. Tamam, daha fazla seni merakta bırakmayayım. Onları öldüren bu hastalıktı ama aslında sebep değişime uğramış bir virüstü yani üretilmiş bir virüs. Hava yolu ile yayılıyor ve solunum ile insanlara bulaşıyor. İnsan vücuduna girdiğinde önce Kanamalı Kongo gribine karşı bir direnç olup olmadığını kontrol ediyor ve eğer yoksa kendi kendini imha ediyor ve idrar yolu ile vücuttan atılıyordu. Ama eğer bir direnç ile karşılarsa direnci yok ediyor ve içerisinde barındırdığı virüsü etkin hale getiriyordu. Bu sayede sadece Doğu Türkmenistan halkı öldürülmüş oldu. Bölgede görevli ne bir hizmetli nede özel tim elemanı ölmedi. İlk ölümler başlar başlamaz bölge karantinaya alınıp idrar ve kan örnekleri almasaydık bugün bunları öğrenemezdik. Karantina kararından kırk sekiz saat sonra yapılan tüm tahliller temiz çıktı. Ortada hastalıktan iz kalmamıştı. Her şey başladığı gibi aniden bitti.”

    “İnanılmaz diyebildi” binbaşı

    “Tabi hükümetimiz olaydan Çin hükümetini sorumlu tuttu ama elimizde onların yaptığına dair delil olmadığından bir şey yapamadık. Tüm bu olanlardan sonra Meclis özel olarak basına kapalı şekilde toplandı. Alınan kararlardan bir taneside gelecekte böyle bir olayla bir daha karşılaşmamak için bir araştırma merkezi kurulmasıydı. ”

    “Peki” dedi binbaşı “ikinci sorum. “Burada üs kurmamıza neden izin verdiler yani Ukrayna hükümeti için burası çok değerli olmalı.”

    “Benimde sonradan öğrendiğim bilgilere göre bu fikir İleri Teknolojiler Vakfı başkanı Çağatay’dan çıkmıştı ve onun ısrarcı tutumu olmasaydı bugün bu üste çalışıyor olamazdık.”

    “Böyle bir projenin ona verilmesine şaşırdım yani hastalıkla ilgilenen birçok vakıf varken neden ona bu projeyi vermiş olabilirler ki? ” diye ekledi binbaşı

    “Aslında vermediler. Toplantı ya davet edilmişti ve sadece o böyle bir üssün yaşamdan uzakta hatta kutuplarda kurulması gerektiğini savundu. Çünkü herhangi bir kaza olasılığına karşı virüsler serbest kalırsa yüz binlerce hatta milyonlarca insan ölebilirdi. Tabi onu dinlemediler ve nekadar haklı olduğunu kötü bir tecrübe ile öğrendiler. 2014 Konya ovasında kıyamet günü. Gazeteler böyle yazmıştı. 3500 hektarlık alan yok olmuştu. Tabi kimse gerçekte oranın bilerek yakıldığını bilmiyordu. Ovanın ortasına kurulan ilk üste kaza olmuş ve şans eseri sadece bitkisel virüsler dışarı yayılmıştı. Sonuç tam bir yıkım olmuştu. Araştırmalar bölgede en az 1000 yıl boyunca bitki türü yetişmeyeceğini öngörüyor. Tabi bu hikâyenin bir kısmı diğer tarafta Ukrayna hükümetini ikna etmek var. İlk araştırmalar kutuplarda elverişli birkaç üs belirledi. Ancak ilgili devletlerden hiçbiri antlaşmaya yanaşmadı.” dedi ve yemeğine baktı Zeynep. “Artık biraz yesek mi?”

    Binbaşının burada öğrendiği birkaç şey varsa onlardan biride Zeynep ile tartışılmayacağıydı. Yemeğinden bir kaşık aldı ve öğrendiklerini hazmetmeye çalıştı. Onun gibi birçok şey görüp yaşamış biri için bile yenir yutulur şey değillerdi.

    İkiside yemeklerini bitirdikten sonra Zeynep kaldığı yerden konuşmaya devam etti.

    “Vakıf başkanı Çağatay önce sivil yolları sonrada hükümetin arabulurcuğunu kullandı ancak Ukrayna hükümetini ikna edemedi. Tam 3 yıl süren çabalardan sonra artık pes etmek üzereyken şans ona güldü.”

    “Ne oldu” dedi binbaşı.

    “Ukrayna hükümeti bir antlaşma yapmak üzere adamlarını yolladı. O gün Çağatay adamları karşısında görünce çok şaşırmıştı. Sonradan anlattığına göre artık havada Noel babayı görse artık şaşırmazmış. Tabi gerçeklerin ortaya çıkması uzun sürmedi. Sovyetler birliği dağılıp Ukrayna bağımsızlığını ilan edince iki ülke arasında Kırım bölgesi üzerinde antlaşmazlık çıktı. Her iki tarafta bölgenin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Sonuçta taraflar geçici bir antlaşma yaptı. Yapılan antlaşma ile 2007 yılına kadar on yıl boyunca bölge Ukrayna hâkimiyetinde kalacaktı. Antlaşma bitmesine yakın iki ülke arasında gerilim yükseldi ve Rusya alt meclisi Duma antlaşmanın uzatılmaması yönünde karar verdi. İki ülke savaşın eşiğine gelmişken araya Türkiye girdi. Kırım’ın özel bir durumu vardı. Osmanlı devleti gerileme döneminde Küçük Kaynarca antlaşması ile bölgeyi Ruslar a bırakmıştı. Antlaşmanın bir maddesi, Ruslar bir gün bu bölgeden çekilirse hâkimiyetin tekrar Osmanlı devletine geçeceği yönündeydi. Yani Osmanlının mirasçıları olarak bizler bu bölgede hak iddia edebilirdik. Tabi hükümetimiz hiçbir zaman bu yönde bir talepte bulunmadı. Bildiğim kadarıyla taraflar arasında bu sefer yirmi yıl sürecek bir ara antlaşma yapılmasını sağladık. Antlaşmanın 2027 yılında tekrar biteceğini hatırlayan Ukrayna hükümeti onların yanın yer almamız karşılığında bu üssü bize kiralamayı teklif ettiler. Bizde kırk dokuz yıllığına bu teklifi kabul ettik.”

    “Sanırım bugünlük bu kadar yeter” dedi Binbaşı “Sana dondurmalı tatlı ısmarlayayım mı?”

    Tatlısını yedikten sonra Zeynep saatine baktı. Klasik Swatch saati ona kardeşinden hediyeydi ve 14.00 ü gösteriyordu.

    “Ben artık gitmeliyim” dedi. “Yapmam gereken işler var.”

    Üs katta bulunan revire çıktı. Kapıda onu Doktor Sevgi bekliyordu.

    “Hastanın durumu nasıl?” diye sordu.

    “Aynı” diye cevapladı doktor ve ekledi “Derin uyku hali devam ediyor. Hayat destek ünitesinden karışık sinyaller alıyoruz. Bir bakması için Hakan’ı çağırdım sanırım birazdan burada olur.”

    “Tamam” dedi Zeynep.”Gelişmelerden beni haberdar et”

    Zeynep gittikten yaklaşık on beş dakika sonra Hakan geldi.”Hastamızın nesi var diye sordu?”

    Sevgi’de “Uyanmıyor” diyerek cevap verdi.

    “Ben hayat destek ünitesini sormuştum” dedi Hakan gülerek. Gülümseyerek karşılık verdi Sevgi.

    “Ekranda görülen sinyaller her zamankinden farklı belki sen anlayabilirsin” dedi.

    Hakan hemen kolları sıvadı. Yanından hiç ayırmadığı en son teknoloji ürünü 150 gramlık Sony Vaio’sundan çıkan kabloları hayat destek ünitesine bağladı. Görebildiği kadar sistem düzgün çalışıyordu o zaman bu sinyallerin anlamı neydi? Birden sinyaller tanıdık geldi. Üs müdürü Prof. Dr. Uğur kendisinden bir proje için destek istemiş oda özel bir yazılım kodlamıştı. Bu yazılıma giren sinyallerde bu gördüklerine benziyordu. Ama diye düşündü o sinyaller sonuçta 3 boyutlu görüntülere dönüşmüştü. Peki ya bunlar da dönüştürülebilir miydi?

    “Ulak, benim 1093 nolu dosyamı, hayat destek ünitesine aktarır mısın” dedi.

    Ulak’tan “işlem tamam landı” diye yanıt geldi.

    Hakan. Vaio sunun birkaç tuşuna bastı ve yazılımını çalıştırdı. Haklıydı hayat destek ünitesindeki sinyaller, görüntülere dönüşmeye başlamıştı. Ekranda bir yüzey belirdi. Ancak şeklin ne olduğunu tam çıkaramıyordu. Tekrar Ulak a seslendi.

    Ulak “bu görüntüyü al ve hafızandaki nesneler ile karşılaştır.”

    Birkaç saniye sonra yanıt geldi.

    “Görüntüler bulunduğunuz odanın tavanıyla %99.8 uyumlu” dedi Ulak

    Tavan mı? Hakan’ın aklı karışmıştı. Hastanın beyninden sinyaller geliyor ve bu sinyaller incelendiğine yattığı odanın tavanı ortaya çıkıyor. Tüm bu olanların anlamı ne diye düşündü. Kesinlikle daha fazla veriye ihtiyacı vardı.

    “Ulak, Hayat destek ünitesine bağlan ve sinyallerin nereden geldiklerini ve beynin hangi bölümleri arasında dolaştığını bul. Detaylı raporu bana sesli mesaj olarak gönder”

    “Peki, Hakan” dedi Ulak.

    Birkaç ayarlama daha yaptıktan sonra Hakan odadan çıktı. Gelecek olan raporun içeriğini düşünerek kendi odasına doğru yola koyuldu.

    Odasına girdiğinde ekranda bir adet sesli mesajı olduğuna dair bir uyarı vardı. Sistemin ne kadar hızlı çalıştığına artık şaşırmıyordu.

    Mesajı dinlemek üzere konsol da ilgili düğmelere bastı.

    “67 numaralı odada yatan hastaya ait rapor. Alınan sinyaller Beynin alın kısmından başlıyor. Daha sonra Kafatasının arka kısmında bulunan hafıza bölümü üzerinde bir alanda toplanıyor. Bu bölge üzerinde yapılan incelemeler sinyallerin toplanan bölge üzerindeki alanı yok ettiğini gösteriyor. Yapılan inceleme bölge üzerindeki nöronların yok edilebilmesi için sinyallerin %100 uyumlu olarak toplanması gerektiğini gösteriyor. Alan üzerindeki en son incelemeler; sinyallerin gücü ve bölgede kalan nöronlar dikkate alınırsa 5 saat 42 dakika sonra bölgenin tamamen yok olacağı yönünde. Raporun düzenlenme saati 17.21” mesaj bitmişti.

    İşte diye içinden geçirdi Hakan bir bilmece daha.

    “Ulak bana Dr. Sevgi yi bağla”

    “Sana nasıl yardımcı olabilirim? Hakan” dedi Sevgi

    “Hasta ile ilgili tüm gelişmeleri öğrenmek istiyorum. Bu çok önemli”

    “Peki” dedi Sevgi ne olduysa hastası çok ünlü olmuştu.

    Kendi işlerine dönen Hakan saatin nasıl geçtiğini anlamadı taki Sevginin sesini duyana kadar.

    “Hasta öldü” demişti Sevgi. Ne olduğunu anlamamıştı hastası birden ölmüştü hayat destek ünitesi de onu doğruluyordu.

    Hakan’ın aklına sadece bir soru geliyordu sormak içinde fazla beklemedi.

    “Saat kaçta öldü”

    “Tam olarak 23.03 de” dedi Sevgi neden önemli mi diye de ekledi.

    Hakan hemen toplama yaptı. 17.21 de gelen rapor ve 5 saat 42 dakika kalan hafıza bölgesi. Sonuç 23.03 ü veriyordu yani hastanın ölüm zamanını.

    Birden kafasında anneannesinin anlattığı hikâyeler uçmaya başladı. 14 yaşına kadar ona anneannesi bakmış ve ona her gece hikâyeler anlatmıştı. Bunlardan biri de kader ile ilgiliydi. Alın yazısı diye düşündü acaba kafatasının ön tarafından alınan sinyallerin anlamı bu muydu? Peki ya hafıza bölümünde yer alan bu alan a ne demeli milyonlarca olasılık varken sadece %100 uyumlu sinyaller gelirse alan yok oluyordu.

    Bunun olabilmesi için insanın yaşadığı her şeyin bu alanda önceden kayıtlı olması gerekirdi. Yani anneannesinin ona anlattığı gibi her insanın kaderi önceden bellimiydi? Ve asıl en önemlisi o kaderin yolunu mu keşfetmişti?

    Yazan Ceyhun

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 325
    Kayıt tarihi
    : 17.09.07
     
     

    Bilgi Sistemleri Direktörü olarak çalışmaktayım. Macera ve Bilim kurgu romanları okumakdan hoşlanmak..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster