Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '10

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
657
 

Korkularımız mı büyük biz mi küçüğüz?...

Korkularımız mı büyük biz mi küçüğüz?...
 

Bir yanda yaşam denen günün batımı ve gün doğumuna endekslenmiş hayatlar, bir yanda onurlu kalabilmek mücadelesi...

Eğer derseniz ki, ben kendi kişiliğimle, ben olarak bu hayatta yer almak ve kimsenin onuru ile oynamamak, kimsenin beni incitmesine fırsat vermemek adına yaşarım, eni sonu o inciten ve korkularınızla baş başa kalıyorsunuz. Bu durumda Yaradana sığınmak en kolay ya da intikam ateşi içinde yanmamak için bir kaçış...

İntikam ne kadar insani bir duygu diye sorup durduğum zaman, cevabım hemen "hiç de insani olmayan, insana yakışmayan bir duygu" oluyor. Adalete sığındığımı düşündüğümde ise, o da ayrı bir çile yolu...

Bazı anlar vardır ki sizin susmanız etrafınızdaki sevdiklerinizin de hayat yolunu, kişiliğini etkiliyor. Bunu fark ettiğiniz anda ise yıkım daha da kötü oluyor sizin için.

Diyorum ki, kötüler ve kötülük olduğu sürece, iyiler hep insaniyetlik açısından olaya bakıp, boşverecekler ve ilahi adalete mi sığınacaklar? Bu bir aptallık mı koca bir kaçış yolu mu? Değilse veya yanlışsa bu davranış o zaman hangi kötü ile nereye kadar savaşmak lazım?

Yazarken kendi beynimin de içindeki çelişkileri ortaya koymak da güzel bir durum aslında benim için belki pek çoğumuz için olduğu gibi...

Bazen kaçış sevdiklerimizin hayatını etkilediği noktada pek de insaniyet boyutunda kalmaması gereken bir yanlış oluyor ne yazık ki...

Kötü o kadar kötü ve uğraştığınıza değmeyecek bir boyutta iken, sevdiğiniz bir canın kendini güvende hissetmesi, kişiliğini kazanabilmesi için gerekli oluyor. Küçücük bir çocuğun gözlerindeki bitişi ve korkuyu görmek...Hayatının bundan sonraki safhasının içine kapanmasına neden olacğını bilmek ise bir an önce savaşa girişmeniz gerektiğini haykırıyor size.

Bu haykırış ise dönüp kendi çaresizliğimi, hep mi kötülerin beni bulduğunu düşündürüyor...

Savaş da kaçış da yoruyor yüreğimi, benliğimi. Oysa kendi halinde yaşayan, gerekmedikçe kimseden selam almayan, kimseye selam vermeyen ben, ne oluyor da bu kadar keşmekeşin içinde kalıveriyorum? Ördüğüm duvarlar sevdiklerimin iyiliği adına aralanırken neden o aralıklardan girenler hep yanlış kişiler oluyor? Hiç mi düzgün bir insan kalmadı ki benim duvarlarımınn dışında? Bu nedenle mi küçücük bir aralanışta her ışığı gören sapkın boyutunda kötü oluyor?

Bu yazımı okurken belki çoğunuz "aldırma geçer" ya da "herkesin yaşadığı hayat şakaları" diyebilirsiniz. Ancak, söz konusu küçücük bir canın hayat akışı olunca, kendinizin hayatının ne tarafa seyredeceği pek önemli olmuyor ne yazık ki...

Sonra dönüp, kitaplara veya çeşitli yazılara sığınıyorum. Hani belki birileri de aynılarını yaşamış ve bir çözüm bulabilmişlerdir. Belki ben de bir yol bulabilirim diyorum. Ancak, buralarda da yalnızım her zamanki gibi. Evet, toplumsallığım, insani değerlerim ve diğerlerine önem verme yönüm var. Hepsi sadece bana dokunmamak kaydı ile. Herkesse elimden gelen ne türlü yardım varsa karşılıksız yapan bir insanım. Hoş herkes birşeyler beklerken benden, ben herhangibir beklenti içinde olmamam. Çünkü hayatta şunu farkettim, bir beklentisi olanın arkasında maddi ve manevi bir güç var. Yalnız ve sessiz insanların kimseden bir beklentisi olamıyor ne yazık ki... Selam vermeye korkan bir insanın selamdan başka bir beklentisi yokken bile hep alıp götürenler çıkıyorsa karşısına, almaya alışmamıştır ki... İstemek nedir bilemez ki...

Özenirim bazen birilerinden birşeyler isteyen, bekleyen insanlara. Ve şaşırırım istekleri olduğunda. Hayat bana karşılıksız herhangibir yardım ve selam vermeyen insanlar çıkardı. Acaba o insanların da aldıkları karşılığında verdikleri birşeyler var mıdır? Ya da ne veriyorlardır ki de karşılığında doyum noktasına ulaşıyorlardır? Ya da öyle gözüküyorlardır? Neden birilerinin yüzü gülebiliyorken diğerleri hep o diğer insan olanlardan dolayı gülemiyorlardır?

Biliyorum isteklerin sonu gelmez. Hep bir çemberi tamamladım derken bakarsınız ki çember yeniden oluşmuş gibi... Ama, sadece kimsenin rahatsız etmediği bir yaşamsa istenen bu neden çok zordur anlayamadım...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bilimin öngördüğü doğruların ve teknoloji ile akılcılığın belirleyici olduğu varsayılan "modernizm" den sonra geldiği iddia edilen bir dönemdeyiz deniliyor sevgideğer "yprkck"! Bu post-modern çağın temel özellikleri de gelip geçicilik, kargaşa ve süreksizlik üçlüsünün egemenliği... Bu durum da korkuyu ortaya çıkarmakta ve egemen kılmakta! Michel Faucault'a göre insanlar doğuşta biribirlerinden farksızdırlar fakat "ötekileştirme süreci" içerisinde giderek farklılaşırlar. Burada da korku-iktidar ilişkisi devreye girer. İktidar olgusu "ötekileştirme süreci"nde korku-şiddet ikilisini kullanır. İktidar kensisiyle aynı fikirde olanlar arasında bile sivrilmemiş, boyun eğmiş olanları seçer, onları sever. Küçük ya da büyük iktidar odakları bu şekilde biribirleriyle hep dayanışırlar. Olan hümanist ve doğrucu olanlara olur! Ama "Modern" ya da "Post-modern" hayat da hep devam eder. Bazı yaprakcıkları kırsa da! Bu samimi, değerli paylaşımın için içten teşekkürler, dostça selamlar ve sevgilerle...

Ersin Kabaoglu 
 25.04.2010 16:53
Cevap :
Teşekkürler destek gibi algıladığım selamınıza:) Aslında ÖTEKİLEŞTİRİLMEK bu saatten sonra hiç de umurumda değil inanın. Bu saatin özelliği ise, onların ötekiler olduğunu kavramam oldu:) Bu durumda ben mi onları ötekileştirmiş oldum onlar mı beni bilemem:) Çok değerli selam ve sevginize içten teşekkür ederim. Sevgilerimle...  25.04.2010 20:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 118
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 750
Kayıt tarihi
: 23.08.07
 
 

Üniversiteyi bitirdiğimden ve işe başladığımdan bu zamanabir hayli yıl geçmiş:). Bir de baktım ki em..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster