Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Şubat '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
484
 

Küçük Kız

Küçük Kız
 

Elini çenesine dayamış en az kendi kadar dört kişinin daha rahatça oturacağı pencere pervazında yağan karı izliyordu küçük kız. Ev üstüne ev yapılmış kerpiç evlerin en tepesindeydi evleri. Köye yukardan bakabiliyor, yolu, karşı dağları izleyebiliyordu. Arkasından gelen seslere aldırmadan, kendi dışında on çocuğun daha yaşadığı tek oda yerde, sobanın ısıttığı karanlık dünyasını, bir tek karşı dağın yamacındaki Ermeni kilisesine bakarken kurduğu hayaller aydınlatıyordu. Çevresindeki tüm çocukların aksine hüzünlüydü her zaman. Düşüncelerini anlamayacak kalabalık ailenin içinde kendini iyi hissetmenin yolunu ararken, hayallere sığınmıştı küçücük yüreği. 

Önceleri bilmediği dilde yayınlanan televizyon programına merak sarmıştı. Oradaki renkli hayat içine çekmişti. Dilleri, akustik bir ahenkle geliyordu kulağına. O dilde konuşan kimi görse hiç bıkmadan dinleyebilirdi. Ailesinde, çevresinde tanıdığı yirmi haneli, yüz altmış nüfuslu köyünde, kendi kalabalık dünyasında, kendi içinde daha sert bir dil vardı. Farklılıklar herkesi çektiği gibi onu da çekmişti. Daha annesinin karnındayken duymaya başladığı bu ses kaderiydi! Bir dil bir insanın kaderini çizerdi, öyle söylemişti öğretmeni o çok sevdiği ahenkli dil ile. Okula gitmeyi en çok da o dil sayesinde istemişti. Öğretmeni evlerine gelip, o ve kardeşlerinin ismini yazarken muhtarla konuşmalarında anlayamamıştı onları ama sevmişti, sevinmişti. O sihirli dünyadaki insanların dilinden konuşuyordu öğretmenleri, onlar gibi giyinmişti, onlar gibi bakıyordu kendininkiyle aynı renk zeytin karası gözleriyle gülümsüyordu. Okula giderse en çok da o sihirli dünyada yer alacağını düşünerek heyecanlanmıştı. 

Önce bu dili öğrendi, sonra okumayı. Öğretmeninin ona verdiği kitaplarda tanıdı başka hayatları. Kendininkinden çok uzak olan evleri, aileleri, başka çocukları tanıdı. Dedelerinin dizlerinde oturup masal dinleyen çocukların hayatlarını. Onun dedesi masal anlatmazdı. Ailenin erkekleri bir araya geldiğinde hep bir savaştan konuşurlardı. Çözümlenemeyen her gün birilerinin öldüğü savaştan. Ölüm evlerinin baş konuğuydu. Duvarlarında asılı silahlarla barışık yaşamayı o başarmıştı ama ne köyü ne de ülkesi başarabilmişti bunu. 

Öğretmeni okulda; sevgiden, barıştan, insanlıktan bahsedip, sevginin her şeyi aşacağını anlatırken, evde sevgisizce, nefretle dolu cümlelerin içinde doğruyla yanlışı karıştırır olmuştu. Oysa ki, hiç tanımadığı arkadaşları vardı sevgiyle ona kitaplar yollayan. İsmini televizyon duyduğu, izlediği o kentte kardeş okulları vardı. Oradan tanımadığı arkadaşlarından kitaplar geliyordu, içinde gülümseyen fotoğrafların olduğu, mektuplar yazılmıştı. Sevgiydi bunu yaptıran uzakta ki arkadaşlarına… 

Kiliseye baktı! Oraya ilk gittiğinde küçüktü, köyde oynarlarken oraya kadar çıkmışlardı arkadaşlarıyla. Farklı taşlarla örülmüş, üzerinde değişik işaretlerin olduğu bir yerdi kilise. İlgiyle incelemişti duvarlarını, orada çok uzun yıllar önce yaşamış insanlar vardı. Cami onlar için neyse, Emeniler içinde kilise o demekti yine öğretmeninden öğrenmişti bunu da. Köyün camisine Kur-an öğrenmek için giderlerdi yalnızca, orada dua edildiğinde kabul olacağını söylemişti cami hocası. Sonradan kendi mantığıyla kurduğu fikirle, kilisede de dua edildiğinde kabul edileceğini düşünür olmuştu. Böyle böyle duaları hayallerine, hayalleri gerçeklerine karışmıştı küçük kızın… 

Gözlerini pencere kenarından kiliseye dikip, kendi dünyasını unutup başka bir dünyaya hayalleriyle karıştı küçük kız. Yeni dünyasında mavi gökyüzünün denizin mavisiyle karıştığı bir deniz kenarında, herkesin mutlulukla kahkahalar attığı, sevgi dolu gözlerle bir birine baktığı renkli bir hayattaydı. Gülümsedi, renkli rüyalarının hayalleriyle karıştığı tatlı bir uykunun kapısında kaldı. Uykuya yenik düşmüş gözleri, gülümsemeyle kapandı küçük kızın. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çocukların masumluğu nasıl da yüzüne yansımış. Selamlar...

Mesut KARİP 
 10.02.2011 12:58
Cevap :
Teşekkür ederim, sevgiler...  10.02.2011 13:01
 

dilini bilmediğin topraklarda dilsiz kalırsın.herşey yabancılaşır sana,hava,su,ağaç bile başka gelir.tek yabancılaşmayan çocuktur.sana kendini dünyanın en özel insanı gibi hissettiren gözlerle bakar hep.yazın bıcırıklarımı hatırlattı bana,çok olmadı onlardan ayrılalı,ama özledim galiba.yüreğine sağlık tatlım,hep masum bakışlar olsun üzerinde...

serpilöztürk 
 10.02.2011 0:51
Cevap :
''Tek Yabancılaşmayan Çocuklar''... Çok doğru demişsin canım, onların gözlerinden akanlar, Dünya'yı daha yaşanılır kılıyor, bazen de sözlerle anlatamadıklarını bakışlarıyla anlattıklarında çözümsüzlükle dünyaya lanet ettiriyorlar.... Gel artık, buralar da seni özledi :)  10.02.2011 11:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 127
Toplam yorum
: 448
Toplam mesaj
: 26
Ort. okunma sayısı
: 796
Kayıt tarihi
: 22.09.07
 
 

Sıcağıyla bilinen memleketimde bir kış gününde geldim dünyaya. Bütün tezatlıklar hayatımda farklı r..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster