Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

14 Eylül '14

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
539
 

Liberalizmin ötesinde? Ortadoğu’dan yansımalar

Liberalizmin ötesinde? Ortadoğu’dan yansımalar
 

Ayşegül Akbay


Ortadoğu, bu yazıda incelenen bazı soruları sınamak için zorlu bir arena olsa da, özellikle ilginç bir yer. Öncelikle bunun bir nedeni; birkaç istisna ile birlikte, bu bölgenin liberalizm ile ilgili görece sınırlı bir tecrübe geçirmiş gibi görünmesidir. İkinci nedeni de; liberalizmin dışarıdan getirilmesine karşı direnmiş olmasıdır ve üçüncüsü de, diğer birkaç gelişen dünya bölgeleri gibi, evrensel bir proje olarak liberalizm üzerine belirli varsayımlara meydan okuyor gibi görünmesidir.

Bu varsayılan tecrübe eksikliği göz önüne alınırsa; “Arap Baharı” pek çok Batılı analiste sürpriz oldu. Onun başlangıcından önce, Arap otoriterizmi sıkıca yerleşikti, liberalizmi ve demokratikleşmeyi geliştirme ihtimalleri sınırlıydı. 2002’de bu konuda yazan Laurence Whitehand; liberal demokrasi ve meşrutiyetin “Avrupa ve Amerika kıtasında yüzyıllık tarihi süreçlere daha tanıdık gelenekler iken, Asya ve Afrika’ya yakın zamanda geldiğini, oysa Ortadoğu’nun birçok yerinde demokratikleşmeyi hayal etmenin daha zor olabileceğini” ifade eder. Irak Savaşı’nın başlangıcından birkaç yıl sonra yazan John Grey de, bunu katı bir şekilde şöyle yorumladı: “Liberal demokrasi modern Ortadoğu’nun çoğu ülkesinde kurulamaz […] seküler despotizm ve İslamcı yönetim arasında bir tercih var.” Batılı güçlerin politikaları ister sorunun isterse çözümün parçası olarak görülmüş olsun – ki burada ele alınacak bir soru bu, bölge büyük ölçüde liberalizmin ya öncesinde ya da dışında olarak kabul edildi.

2010’un sonunda başlayan popüler reform hareketleri, bu varsayımların bazılarını yerle bir etmeye hizmet etti. Bu bölümü yazarken; üç tane eski ve liberal olmayan Arap rejimi (Tunus, Mısır ve Libya) devrilmişti, biri (Yemen) barışçıl şekilde iktidardan vazgeçmişti, birkaçı daha kayda değer reformları taahhüt etmek zorunda kalmıştı ve Suriye bir iç savaş durumunda kaldı. Bölgenin çoğuna yayılan protestoların doğası ve gidişatı gösterdi ki, geniş manada liberal düşünce çok diri ve bu, Batılı faaliyete bağlı değil, en azından doğrudan değil. Doğrusunu söylemek gerekirse; Arapların kendileri tarafından “Arap Uyanışı” teriminin kullanımı, yüzyılı aşkın bir süre önce başlatılan popüler reform hareketlerini anımsatan daha liberal bir geçmiş ile devamlılığı anlatıyordu. Fakat aynı zamanda, olaylar geliştikçe, reformcuların çeşitli taleplerinin ve yeni rejimlerin bunlara cevaplarının, küresel bir bağlama yerleştirildiğinde problematik ve tartışmalı doğasını açığa çıkararak, herhangi bir evrensel ya da ortak liberalizm mantığına muhtemelen karşı çıkacağı açık hale geldi. Bazılarına göre bölge, liberalizmin fark edilen başarısızlığından sonra yeni bir dünya düzeninin, en azından Batılı bir proje olarak, önceden aldığı bir tadı bildiriyor. Diğerlerine göre ise, yeniden markalaşmasına ya da en azından güç ve ideolojilerin küresel bir denge değişikliği ışığında kendi doğasının ve içeriğinin daha esnek bir yorumuna duyduğu ihtiyacı ifade ediyor. 

Bu bölümde incelenen daha geniş tartışmalara katkı yapmak amacıyla, bu bölüm Ortadoğu’nun liberalizm tecrübesinin daha iyi bir okuması için tarihsel kaydı irdeleyecektir. Bölgenin “liberal olmayan” geçmişi hakkında belli tarih dışı ve basitleştirici varsayımları sorgulayacaktır ve ciddi liberal ya da liberalleşme olayları etrafında temellenen alternatif bir anlatım kurmaya çalışacaktır. Osmanlı döneminin sonunda başlayan, Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden sözde hükümranlık dönemi, ardından bağımsızlık, Soğuk Savaş ve sonrası gibi dönemler geleceğin gelişmesi için önemli izler bıraktı ve yollar açtı. Bu süreç, hiçbir şekilde devamlı değildi. Birçok yanlış başlangıçlar ve geri dönüşler oldu. Örneğin, bu bölümü yazarken, Mısır’da Arap Baharı’nın vaat ettiği daha geniş siyasal çoğulculuğa giden yol yine zorluk altındaydı. Liberalizm, ilişkili olduğu demokrasi gibi, Ortadoğu’da ya da herhangi bir yerde, kusursuz ya da doğrusal bir yolla ilerlemez; onun yerine, liberalizmin gelişimi krizlerle, kemer sıkmalarla, reform ve yeniliklerle kesintiye uğrar. Demokrasi için daha geniş beklentiler hakkında yazan Nazih Ayubi şunu öne sürüyor: “ Eğer biri demokrasiye bir nihai sonuç ya da son ürün olarak bakmaz ve bunun yerine demokratikleşmeyi, ya da daha iyisi liberalleşmeyi, çoğulculuk ya da poliyarşi yönünü gösteren devam eden bir süreç olarak düşünürse, analiz daha faydalı olur.” Böyle bir analiz, Arap Baharı olaylarını daha anlaşılır kılacaktır.

Gelişmesi engellenen ya da müdahale edilen liberalizmden biri olan bu arka plana karşın; bu bölüm daha sonra liberalizmin baskın olan “evrensel” iddialarının birkaçının bağlantı ve uygunluklarını bölgesel tecrübenin ışığında inceleyecektir; bunlar geniş ölçüde Batılı liberal demokrasiler tarafından savunulmuş ve uygulanmıştır. Bölüm burada şunu anlatıyor; hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayan Arap (ve İranlı ve Türk) liberalleri liberalizmin ve çoğulculuğun dilini hiç şüphesiz benimsemiş iken (Albert Hourani ve Hamid Enayat’ın Arap ve İslam düşüncesi hakkındaki ufuk açıcı çalışmaları gibi); sorun şu ki, liberalizmin herhangi bir Ortadoğulu okuması birkaç önemli açıdan farklı görünecektir. Burada tartışılan bu farklar; zamanlama (bölgenin liberalizmi ilk benimsemesi diğerlerine nazaran geç olmuştur), kültür (liberalizmin belli evrensel mantıkları ile yerel kültürler ve uygulamalar arasında bir gerilim vardı ve hala var) ve son olarak çelişkili itme-çekme – yani liberalleşmeyi aniden yükselten ve engelleyen, etkilere sahip olan dışsal etkenlerle ilgisi vardır. Bu bakımdan;  Ortadoğu asla tek değildir –başka devletler ve bölgeler liberalizmi farklı zamanlarda ve farklı şekillerde benimsediler; fakat otoriterizmin uzun ömrü ve liberal olmayan uygulamaların sürekliliği belki de olağandışı olmuştur. Sürecin doğasını anlamak amacıyla; liberalizmi “tutturmak” değil, Chantal Mouffe tarafından savunulan daha dinamik duruşu benimsemek önemlidir. John Rawls’ın “akılcı bir çoğulculuk” talebine Mouffe’un eleştirisi; onun eninde sonunda aşırı özel ve Mouffe’un daha kapsayıcı bir “gerçek çoğulculuk” dediği şeye yer açmakta başarısız olduğu fikri üzerine temellenir. Çağdaş Ortadoğu’da liberalizm tartışmasında, bu bölümde bir yandan liberalizm, liberalleşme ve demokrasi arasında bir bağlantı kurulur, bir yandan da her birinin farklı nitelik ve karakterlere sahip olduğu kabul edilir. Liberalizm, devlet üzerine sınırlar koyan bireysel haklar ve özgürlüklerle ilgili bir tartışmada uygun şekilde yer alabilirken; “haklara dayanan bir devleti niteleyen ve gücün kötüye kullanımına karşı bireyi koruma amaçlı olan bu mekanizmaları” kapsayarak, aynı zamanda demokratik ve anayasal yönetim biçimleri içinde yer alır. Bir Uluslararası İlişkiler perspektifinden yazan John Owen; liberal devleti, tartışma özgürlüğüne ve rekabete dayanan düzenli seçimlere sahip olan bir devlet olarak niteler. Bölgesel rejimlerin ve hatta bölgenin kendisinin liberal olmayan doğasını hesaba katan tartışmanın çoğu, büyük ölçüde gözlenen demokratik eksiklikle bağlantılı olmuştur. Bununla birlikte; liberalizmin bölgesel köklerini takip etmede amaç, gelişmekte olan herhangi bir liberal ya da demokratik ütopyayı ortaya çıkarmak değil, liberal geleneklerin gelişimi – liberalleşme – ve liberal ve demokratik dönüşümün göstergeleri ve daha ileri olasılıkları arasında bir bağlantı kurmaktır. Liberalizm gibi, demokrasi de bir ölçekteki sabit bir konumu simgeleyen son bir durum değil, uzun süren bir süreçtir. Nancy Bermeo’nun bunu şık bir şekilde ifade ettiği gibi: “Yeni bir demokrasi, bir tablodan çok, bir kolaj resme benzer. Aynı türden özelliklere sahip olandan doğmayacak; onun yerine, farklı zamanlarda farklı eller tarafından şekillendirilmiş, her bir parça ile bölük pörçük olarak doğacak.” Bölgenin pek çok devleti henüz “yeni demokrasiler” olarak tarif edilemese bile, liberal ve demokratik değişimin unsurları gerçekten yavaş bir biçimde meydana çıkıyor olabilir. Ancak büyük ihtimalle şu mümkündür ki – ve göstergeler bunu zaten göstermiştir ki- bu yeni demokrasiler önemli ölçüde eskisinden farklı olacaktır.  

Değişim sürecinin izini sürmek ve çözümlemek için, bu bölüm üç bölümde düzenlenmiştir. İlk bölüm, “uzun yirminci yüzyıl” üzerinden liberal yolları ve dönemleri ayrıştırarak bölgenin geçmişini inceliyor. İkinci bölüm; özellikle 11 Eylül 2001 olaylarından beri, dışsal aktörlerin bölgede demokratikleşme ve liberalleşme süreçlerini nasıl ve ne gibi sonuçlarla etkilemeye çalıştığına bakıyor. Son bölüm de, geçmiş olaylar ve şu anki deneyimlerden yararlanarak, birkaç liberal geleceğin durumunu değerlendiriyor. 

Liberal bir geçmişin unsurları

Yukarıda ifade edildiği gibi, bölgenin tarihinde bir dizi bağlantılı, liberalleşen dönem var. En sonuncusu olan Soğuk Savaş sonrası demokratikleşme dönemi, göreceli bir “Üçüncü Dalga” perspektifinden çıkmış sınırlı bir dönem olarak görüldü; fakat artık, bu da Arap dünyasında popüler reform hareketlerinin yükselişi etrafındaki dramatik olayların arasına karışıp kayboldu ki; bu da radikal değişim için büyük karışıklığın ortasında rejimlerin tepetaklak olmasına eşlik etti. Bu karışıklık, bazılarının iddia ettiği gibi, bölge siyasetini zayıflatmak ve dolayısıyla kontrol etmek amacıyla Batılı devletlerin değişim için talepleri organize edeceği entelektüel çabaların sonucu değildir. Arap ayaklanması Batı’yı şaşırttı, Batı devletlerin başlangıçtaki tepkileri kararsız ve beceriksizceydi. Bundan ziyade, bu ayaklanmalar; birikmiş deneyime dayanan ve kısmen Irak Savaşı ve onun sonuçları gibi uluslararası olaylarla, kısmen de Ortadoğu toplumlarını dönüştürmede önemli bir rol oynayan haberleşme ve teknolojideki devrim de dahil olmak üzere, küreselleşmenin etkileriyle beslenen halkın bunalımını büyüten aşağıdan yukarıya doğru süreçlerin sonucudur.

Bir başlangıç noktası belirlemek için herhangi bir girişim kısmen yapay kalsa da, bölgede yaşanan liberal dönemlerin yeniden inşa edilmesi, on dokuzuncu yüzyılın yarısında başlar. Eğer liberalizmin merkezinde “iyi kavramına ilişkin farklı anlayışlara sahip halklar arasında barışçıl bir arada varoluş” meselesi yatıyorsa, o zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı tebaalardan halkları arasında birlikte yaşam için eskiden beri süregelen düzenlemelerde liberal olan çok şey zaten vardı; buna dini özgürlük ve vilayet özerkliği hakkında dikkate değer bir kanun da dahildir. Bununla birlikte; 1839 ve 1856 tarihli iki büyük reform fermanına ön ayak olan adım, Osmanlı reform hareketinin Tanzimat (ya da nizamname) aşamasıydı ve ilk Osmanlı anayasasına yol açmıştı ki. Bu, tüm imparatorluk halkına eşit haklar ve özgürlükler vermeyi amaçlıyordu ve temsili hükümetin ilk tohumlarını attı. Avrupa’dan etkilenen bu adım, imparatorluk içerisinde ve çevresinde anayasal hükümet fikrinin, uygulaması olmasa da, birtakım tecrübelerinden biriydi. Tunus – Arap Baharı’nı ateşleyen kıvılcım – 1860’da bir anayasaya sahip olan ilk Arap vilayetiydi ve bu Ahmed Bey yönetimi boyunca Osmanlı Sultanı’nın gücünü sınırlamaya çabalayan bir grup Batılı gencin eseriydi. Benzer bir biçimde; Mısır’da liberal reformcular, genel vali Hidiv İsmail’den 1866’da bir anayasa çıkarmasını istediler. Bu, aynı zamanda 1869’da Irak’ta başarısız bir şekilde takip edilen bir örnekti. Birkaç yıl sonra, Arabi Paşa tarafından yönlendirilen bir grup Mısırlı subay, bir Heyet-i Mebusan (Temcilsiler Meclisi) ve daha fazla anayasal reform için seçim yapılması çağrısında bulundu. İran, kendi anayasal devrimine ya da “meşrutiyet”ine 1905 ve 1909 yılları arasında tanık oldu, bu geniş çapta halk katılımını içeren, basın ve diğer konularda önemli özgürlükler veren bir anayasa planının hazırlanmasıyla sonuçlanan bir hareketti.

Bu erken liberal dönem kısa ömürlüydü. İlk Osmanlı anayasası askıya alındı, onun 1908’de yapılan yenilemesi kısa süreliydi, çünkü Birinci Dünya Savaşı’na katılım (ve mağlubiyet) imparatorluğun çöküşünü ilan etti. Tunus ve Mısır’ınkiler de yakın zamanda devrildiler ve İran’ınki, Pehlevi tarafından kurulan yeni hanedan yönetimini çoğu kez kabul etmedi. Bununla birlikte; liberalizm tamamen yok olmadı, basit bir ön cephe de değildi; Elie Kedourie’nin sözleriyle, sadece “Avrupa’da olan bitenin bir parodisiydi”. Reform yanlısı yükselen hareketliliğin, sivil toplumun gelişiminin, meşrutiyetin (anayasacılığın) yükselişinin, basın ve diğer özgürlüklerin verilmesi ile nitelenen Osmanlı döneminin sonunun kalıcı izler bırakması ve gelecek gelişmeleri canlandırması bekleniyordu. İmparatorluk içinde, Osmanlı reformları halk, saray ve Bab-ı Âli arasında yeni bir güç dengesini ortaya çıkarmıştı. Yeni seçilmiş meclis tarafından seçilen ilk milletvekilleri “şaşırtıcı derecede bağımsız fikir ve hükümete yönelik yapıcı eleştiri” gösterdiler. Bu nedenle; demokratik yönetim için başlangıç “önkoşullarından” bazılarının yirminci yüzyılın başlangıcında zaten var olduğundan söz edilmiştir.

İkinci liberal dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesi ve savaş sonrası anlaşmanın parçası olarak ayrı mirasçı devletlerin yaratılmasını yakından takip etti. Bu devletlerin birçoğu – özellikle de Irak, Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan mandaları olarak anılanlar- sömürge himayesinin yeni biçimleri kapsamına girdiler. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’un halkların kendi kaderini tayin etme hakkına ilişkin fikirleri; bu gibi düzenlemelerde daha az rol oynamış olabilir; Araplar, Kürtler ve diğer milletlerin hayal kırıklığını şekillendirmiş olabilir; fakat, bu biçimler tam olarak da ve bütünüyle liberal olmayan şeyler değildi. Milletler Cemiyeti Anlaşması ile düzenlenen ve sonuç olarak sınırlanan bu devletler; Elizabeth Monroe’nun dediği gibi, “liberalizm ve savaş amaçlarına bağlılık arasında bir geçişti”. Birçoğu, Batı Avrupa pratiğinin ayırt edici özelliklerini kendine çekti ve İngiltere ve Fransa’nın yönetimleri ve idari düzenlemelerini örnek aldı. Ancak, bu ikinci kuşak liberaller için bir sorun idi. Bununla birlikte; Arap seçkinleri ve kurumları, birkaç demokratik itimatnameye rağmen, kendi sömürge yöneticileri ve dış müdahalelere sıkı sıkıya bağlandılar. Eski Osmanlı vilayetlerinin üçünden oluşan yeni Irak devleti, verasete dayalı anayasal bir monarşinin kurulmasını yaşadı. Halk egemenliğini kapsayan, Osmanlı modelindeki anayasası; en azından kağıt üzerinde öyleydi, “Arap dünyasında o güne kadar var olmuş herhangi bir tanesi kadar güçlü” olan bir parlamento ortaya koydu. Ancak mandanın kısıtlamalarına tabii idi ve hal böyle olunca da halka ait değildi. Fransa’nın Suriye’de idari yapılarını dayatmak için yaptığı girişimler de öyleydi, fakat Lübnan’da dine dayalı sistem, ülkenin farklı dini toplulukları arasında ayrılan siyasi güçle birlikte, başlangıçta umut vaat ediyordu. Mısır’ın 1923’ten sonra güdümlü anayasal yönetim konusundaki iddialı deneyi, oldukça istikrarsız oldu. İngiltere’nin denetim konusunda başarısız olduğu, büyüyen milliyetçilik temeline karşı; ülke 15 yıllık boşlukta yedi genel seçim yaşadı ve tek bir parlamento bile kendi dönemini tamamlayamadı.

Birçok yeni devlet için İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında biten, bu kısmi egemenlik dönemi liberalizmin gelişimi için dayanıklı temeller sağlamadı. Bağımsız Türkiye; modern devletin temelleri atılmasına rağmen, ortak bir ulusal kimlik arayışında kültürel çoğulculuğu ezmeye çalışan – en görünür şekilde olanı da Kürtler olayındadır-  Kemal Atatürk ve ardından gelenlerin yönetiminde belirsiz bir anayasal yörüngeye sahipti. Suudi Arabistan’da İbn i Suud liderliğinin yönetimindeki bağımsızlık dönemi, geleneksel yönetimde devamlılığı ve bir yönetim araçlarının sadece en temel kurallarını yaşadı. Manda ve sömürgeler için zaman çerçevesi çok kısaydı, iç ve dış koşullar çoğunlukla elverişsizdi. Milliyetçilik, imparatorluk yönetiminden kurtulup özgür olmak için bir çözüm sağladı, fakat diğer yanda liberal bir yol izlemedi. Birçok devlet, anayasal yönetim ile bağımsızlık ilan etti ama halkçı darbeler, dış güçler tarafından sunulan liberal denemeleri kısa kesen radikal rejimleri gündeme getirdi. İşte size, tüm yapıyı ortaya çıkarmak için yeterli olan birkaç örnek. Mısır monarşisi, 1952’de Nasır ile bir askeri darbe tarafından devrildi, bir dizi darbe de Irak’ta ve Suriye’de yaşandı; yine de ikincisinde 1954 seçimlerinde baskın çıkan “istisnai özgürlük” koşulları vardı. Monarşilerin yaşamayı sürdürdüğü yerlerde, geleneksel yönetim biçimleri devam etti. 1952’den 1957’ye kadar anayasal bir yönetim dönemi geçiren Ürdün, kısmen buna dahil değildir. Genel olarak, oluşturulan yeni toplumsal sözleşmeler, liberal siyasetin ertelenmesi veya marjinalleşmesini yaşadı. Sonuç aynı olsa da, oldukça farklı bir olaylar süreci de İran’da gerçekleşti. Muhammed Rıza Şah’ın Batı yanlısı rejimine; halkçı reformist Muhammed Musaddık’ın eylemleri ile 1950’lerin başında kısa süreliğine meydan okunmuştu. Muhammed Musaddık, petrolün millileştirilmesini isteyen milli bir cephe koalisyonuna liderlik ediyordu fakat aynı zamanda anayasal yönetimin geri dönmesiydi. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere tarafından düzenlenen bir darbe ile Musaddık’ın devrilmesi, Şah’ın fiili diktatör olarak konumunu garantiledi ve anayasal yönetimin yeniden yürürlüğe konmasının herhangi bir olasılığına engel oldu, en azından orta vadede.

Liberal siyasetin bu marjinalleşmesi – Ortadoğu’ya bu konuda tek örnek olmamasına rağmen- Soğuk Savaş döneminin çoğunda etkili oldu. Bunun nedenleri sayısızdı ve karmaşıktı. Bağımsızlık dönemindeki liberal denemenin askıya alınması; onun özü ve derine inmeyen kökleri - yani Batı sömürgeciliği ile olan birleşimi, 1948’de İsrail’e karşı Arap yenilgisini aşağılama ve halkçı-milliyetçi politikaların çekiciliği- ile anlaşılabilmesine rağmen; bu dönemin uzaması Soğuk Savaş dönemi güç dengesinin etkilerine ve de yabancı güçler tarafından yerleşik rejimlere sağlanan güvenlik ile artan petrol bedellerine çok şey borçluydu. Yine de birkaç liberal dönüş vardı, özellikle de Kuzey Afrika’da çok partililiğin gelişimiyle ilgili olarak. Mısır’da örneğin, Nasır’ın ölümünün ardından rejim değişikliği, Enver Sedat yönetiminde sınırlı bir liberalleşme dönemini müjdeledi ki; yeni bir ekonomik siyaseti (infitah) ve çok partili siyasete dönüşü kapsıyordu. 1971 Anayasası bireysel özgürlüğü, ifade özgürlüğünü ve hukukun üstünlüğünü layıkıyla vurguladı. Fakat reformcu ruh baskı altında tutuldu. Monarşiler ve cumhuriyetlerde olduğu gibi, otokratlar konumlarını birleştirirken sınırlı ayrıcalıklar sağlamada etkili oldular. Yerleşik rejimlere karşı ortaya çıkan siyasal muhalefet, seküler milliyetçiliği ve benzer şekilde Batılı liberalizmi reddederek çoğu kez İslamcı biçim aldı.

1979 İran Devrimi, bunun uç bir göstergesi olduğunu kanıtladı. Başlangıçtaki çoğulculuk belirtisine rağmen – ki devrim birçok liberal yol arkadaşına sahipti-  oldukça hassas bir bölgesel ve uluslararası ortam içerisinde devrimin rotası kısa sürede daha liberal bir İslamcı cumhuriyet beklentilerini azalttı. Bazı toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin üzerine gidilirken, bireysel özgürlükler – özellikle de kadın ve azınlık haklarından endişe edildiği yerde- geriye gitti ve siyasal çoğulculuk sınırlı kaldı. Dahası, diğer İslamcı grup ve hareketlere esin kaynağı sağlama konusunda; İran’da bir İslam Cumhuriyeti yaratmak, Batılı (ve de bölgesel) yayılmacı İslam korkularını büyüttü ve yerleşik otoriter yönetimlere devam eden desteği haklı kıldı. Bu, Batılı amaçlara karşı şiddetin peşinden giden aşırı İslamcı grupların taktikleri ile daha da çok teşvik edilecek olan bir görüştü.

Bu dönemde liberal siyasetin gelişmesini dizginleyen bir başka önemli etken de savaştı. Savaş, liberal değişimin motoru olarak tanımlansa da; Arap-İsrail çatışmasının iltihaplı ve çözülmemiş doğası ile savaşların devam eden döngüsü – içte ve dışta – sadece otoriterizmi, militarizmi ve dış müdahaleyi haklı çıkarmaya hizmet etti, bir yandan da herhangi bir demokratik yeniliği yavaşlattı.

Kesintili liberalizmin ve otoriter direncin bu dur-kalk özellikleri – ikincisi daha etkili olmakla beraber- Soğuk Savaş’ın sonuna ve sonrasına kadar devam etti. Yine de pek çok yorumcunun belirttiği gibi; daha geniş gelişmekte olan bir ülke perspektifinden bakılınca, 1980’lerin sonuna kadar Ortadoğu hakkında siyasal terimlerde özel olan az şey vardı. Roger Owen Ortadoğu’yu “çoğulculuk ve parlamentarizme karşı duyguları değişken olan bağlılığın aynı zamanda askeri ya da tek parti yönetimine yol vermeye eğilimli olduğu” diğer bölgelerle karşılaştırır.

Ne var ki; Soğuk Savaş’ın sonu, yeni bir liberal umut ve vaat dönemine öncülük edecek gibi göründü. Ortadoğu demokrasinin bulaşma etkisinden muaf değildi. 1980’lerin sonundan itibaren, yaygın olan ekonomik ve bürokratik yönetim zafiyeti, siyasal durağanlık ve yozlaşma zeminine karşı; bölgenin parçaları değişim taleplerini gördü. Seçime ait artan rekabet ve çok partili etkinlik de dahil olmak üzere, sınırlı demokratikleşme birçok devlette gerçekleşti.

Kuzey Afrika’nın her yanında, otoriter aşınmanın ve anayasal güçlendirmenin işaretleri vardı. Mısır’ın Anayasa Mahkemesi yeni bir eylemlilik ve bağımsızlık gösterdi. Tunus’ta Başkan Burgiba 1987’de bir darbe ile devrildi ve onun halefi Bin Ali, siyasal canlandırma, meşrutiyet ve insan haklarına saygı çağrısı yaptı. Lübnan’da reforma uğramış bir koalisyonel demokrasi; yaklaşık 20 yıldan beri ilk kez parlamento seçimi düzenleyen bir ülke olmakla beraber, 1989 Taif Mutabakatı’ndan sonra yenilendi. 1990’da Yemen’in yeniden birleşmesi; çok partili bir sistemi, tüm yurttaşlara oy hakkını ve hukuktan önce eşitliği garantileyen yeni bir anayasayı beraberinde getirdi. Ürdün, çok partili bir sistemin uyanışını ve basın ve diğer alanlardaki kısıtlamaların yok olmasını gördü.

1990-1991 Körfez Savaşı’ndaki dış müdahale de, değişimleri ve demokrasi taleplerini harekete geçirdi, özellikle de Körfez bölgesinin bizzat kendisinde… Irak işgaline direniş, Kuveyt’te sivil toplum gruplarının çoğalmasına eşlik etti; onun akıbeti sadece orada değil Katar ve Bahreyn’de de bir uyanış ve parlamento eyleminin güçlenmesine eşlik etti. Suudi Arabistan’da hanedan ailesi, 1992’de bir Danışma Konseyi’nin kurulmasını kabul etti. İran’da 1997’de, reform yanlısı Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin seçilmesi; yurtdışında Hatemi’nin “medeniyetler diyaloğu” taraftarı olmasının yanı sıra, yurtiçinde de daha geniş bir liberalizm ile nitelenen, “anayasal siyasetin yeniden açılması” olarak ilan edildi. Bunların hepsi, daha fazla değişimi müjdeleyen önemli siyasal açılımlardı. Bölgesel işbirliğinin yeni bir dönemini vaat eden 1993 Oslo anlaşmaları ile birlikte, Arap-İsrail ilişkilerindeki paralel ilerlemeler de bundan daha az önemli değildi. İsrail Dışişleri Bakanı, Shimon Peres, “İsrail ve Arap komşuları arasındaki barışın Ortadoğu kurumlarının basit bir yeniden düzenlemesi için nasıl ortam hazırlayacağını” yazdı.

Yurtiçinde ve bölgesel cephelerde başlangıçta ümit verici olan birkaç gelişmeye karşın, Peres’in sözünü ettiği “yeni” Ortadoğu hemen gelecek değildi. O on yılın sonuna kadar, Oslo Barış Süreci ve onun başlıca mimarlarından biri olan İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin öldü. Daha geniş bir bölgede yaşanan olaylar, Körfez Savaşı sırasında Başkan George Bush tarafından ana hatları çizilen “Yeni Dünya Düzeni”nin herhangi bir beklentisine karşı koymaya devam etti. Daha sonraki olayların ışığında kulağa umutsuzca gerçekdışı gelen konuşmasında, Bush “terör tehdidinden kurtulmuş, adalet peşinde daha da güçlü ve barış arayışı içinde daha güvende olan bir dönem”den söz etti. Liberalleşme ve demokratikleşmenin tüm sonuçları; sadece küçük ilerlemelerle değil, aynı zamanda geriye dönmeler ile nitelenerek oldukça sınırlı kalıyordu. Cezayir’de 1991’in sonunda İslamcı Kurtuluş Cephesi’nin seçim zaferinin sonrasında, seçim süreci ordu tarafından iptal edildi ve bu da,  İslamcı muhalefeti ezmek için otoriter devletin seferberliğini ve bir şiddet çemberini başlattı. Tunus’ta da Bin Ali, İslamcı Nahda Hareketi Partisi’nin ve insan hakları gruplarının eylemlerini bastırmak için liberalleşmenin etkilerini azaltmaya çalıştı. Birkaç devlet, demokratikleşme dalgasının ısrarla dışında kaldı: “Irak’ta demokratikleşme hakkında konuşmak… neredeyse komik olma eğiliminde olmak gibi görünüyor.”

Yukarıda tarif edilen liberalleşmenin sınırları göz önünde tutulduğunda, özellikle karşılaştırmalı bir perspektiften gözlendiğinde, birkaç istisna ile beraber, Ortadoğu’nun 21. yüzyıl başlangıcındaki kuralsızlık gibi göründüğü sonucuna varıldı. Otoriterizme karşı zorlukların büyük ölçüde üstesinden gelinmişti. Yüzyılın devri sıralarında, Arap liderlerinin eski bir kuşağının ölümü – Suriye’de, Ürdün’de, Bahreyn ve Fas’ta – görece rahat bir babadan-oğula geçişlere eşlik etti. Küreselleşme güçlerinden etkilenmeyen kimseler olmalarına rağmen, kapsamlı hamilik ağlarıyla birlikte merkezileştirilmiş ve kişileştirilmiş liderliğin kurulu yapılarına dayanan bu yeni liderler, devamlılığı değişimin üstünde tuttular. Yukarıda anlatılan Soğuk Savaş sonrası hassas dönemin uyanışları; herhangi bir küresel liberalleşme eğiliminin parçası olarak tanımlanmak yerine, otoriter bir denizde sadece adalar olarak görüldü. Böyle istisnacılık algısını pekiştirme, sahneyi kapan İslamcı aşırıcı grupların sözleri ve eylemleriydi.

Eylemler aracılığıyla yaşanan ama 2001-2007 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’ne, İngiltere’ye ve İspanya’ya karşı saldırılarla hiçbir şekilde sınırlı kalmayan birçok gösterge; tehdit edici ve özünde liberal olmayan İslam hakkındaki eski önyargıları güçlendirdi. İslamcı terörizm ve El Kaide gibi gruplar küçük bir azınlık tarafından desteklendi; onların eylemleri Batı nefretini ve İslam duyarlılığını ateşleyerek Müslüman dünyasını renklendirdi. Batılı liberaller her ne kadar sert bir biçimde İslam’ı parçalarına ayırırlarsa ayırsınlar; aşırıcılığın genel etkisi, onun liberal potansiyelini gayri meşru kılacaktı. Ve Müslüman toplumlar,  İslam’ı canavarlaştıran ve onu terörle bir araya getiren kuvvetli ve davetsiz gelen Batı liberalizminden yüz çevirdiler. Yerleşik rejimler; göründüğü kadarıyla, otoriter düzenin İslamcı alternatife tercih edilebilir olduğu düşüncesine önem veren “terörist tehdit”e dayanarak liberal olmayan uygulamaları haklı gösterebildi (Arap Baharı’nda kullanılan bir sav). Bu da, ılımlıların gelişmesi için sağlıklı bir ortam değildi.

Yüzyılın bitiminde bölgeyle yüzleşen sorunların doğası ve bu sorunların büyüklüğü; Arap İnsani Kalkınma Raporları dizisinin açılışından sonra gittikçe artan derecede titiz bir incelemeye bağlıydı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı himayesi altındaki bağımsız Arap uzmanlar tarafından üretilen ve 2002’de yayınlanan ilk rapor; daha fazla özgürlük ve demokrasi için halka ait taleplerin ne kadarının tamamlanmamış olarak kaldığına dikkat çekti. Birkaç başarıyı tarihlendirmeyi kabul ederken, kurumsal zayıflığın ve değişime bir engel olarak güçlü yöneticilerin kararlılığının altını çizdi. İnsani kalkınmada üç temel açık tanımlandı – özgürlük, kadınların durumu ve bilgiye erişim- ve bunların hepsine acil özen talep edildi.

“Hakiki temsili demokrasinin eksikliği ve özgürlüklerde sınırlamaların açıkça gösterdiği gibi, Arap ülkelerinde siyasal katılım zayıf kalıyor. Aynı zamanda; halkın daha çok özgürlük, karar verme sürecine daha fazla katılım için duyduğu özlem ve artan gelirler, eğitim ve bilgi akışı ile kamçılanan arzu büyüdü. Duyulan arzu ile onların tamamlanması arasındaki uyumsuzluk bazı durumlarda yabancılaşmaya ve onun sonuçlarına – kayıtsızlık ve memnuniyetsizlik – yol açtı. Bu gidişatın çaresi ulusal liderlik için bir öncelik olmalı.” (UNDP, 2002:9)

Tepeden inme liberalizm mi? 11 Eylül ve sonrası

Yabancılaşma, halkın kayıtsızlığı ve memnuniyetsizlik ifadeleri birçok biçim aldı ve bölgesel rejimler ile benzer şekilde Batılı güçleri hedef aldı. Çoğunlukla Batılı hedeflere ve sonradan başkaldırıya karşı çoklu terörist saldırılar, iki dramatik örnektir. Ama İslamcı aşırıcılığa hedef yapılmış olmaya karşı duyulan ve radikal gruplar ile yerleşik rejimler arasında olası ilişkiler hakkındaki korkularla eşleştirilen şey Batı’nın şoku ve öfkesiydi. Bu, liberal proje üzerinde en dolaysız ve en derin etkiye sahipti. Bir dizi farklı politikalar savunulsa da, bunlar siyasal reform ya da rejim değişikliği arzusunda birleşti. Hem Birleşik Devletler hem de onun Avrupa Birliği’ndeki Avrupalı müttefikleri; daha geniş bölgede destekledikleri program ve projeler ile sergilendiği gibi reform fikrine inanır gibi yaptı ki, 1995’te başlatılan Avrupa-Akdeniz Ortaklığı (Barcelona Süreci) bunlara bir örnektir. Şimdiye kadar çok az sayıda önemli sonuca sahip olmuş böylesi programlar; artık desteklenecekti: 2003’te Amerika Birleşik Devletleri kendi Ortadoğu Ortaklık Girişimi’ni ortaya çıkardı ve 2004’te Avrupa Birliği kendi Avrupa Komşuluk Politikası’nı hazırladı. Her iki durumda da niyet, demokratik ve insan hakları açıklarının taahhüt yoluyla üzerine gitmekti, Başkan George W. Bush’un sözleriyle “ileri bir özgürlük stratejisi”.

Bu projelerin retorik tutkusuna rağmen, siyasal reforma Batı desteği, güvenliğe nazaran neticede ikinci sırayı aldı. Her şeyden çok; 2003 Irak müdahalesi başta olmak üzere, siyaseti yönlendiren şey sadece liberalizm değil, Batı menfaatleri için uygun güç dengesi ve bölgesel güvenlik için duyulan arzuydu. Aynı mantığın, İran’a herhangi bir müdahaleyi, böyle bir şey olursa, yönlendirmesi muhtemel olacaktı. Bu gerçek tek başına, liberalizm tasvirinin ithal edilmesinde yanlış tasarlanmış girişimlerle nasıl lekelenebildiğini anlatır.

Irak vakası, tepeden inme reformun bariz bir örneğiydi. Irak rejimini yok etme ve yeniden yapmada, onun gerçek ya da hayali nükleer potansiyelini ve terörizmle bağlantılarını etkisizleştirmedeki amaç, yeni bir demokrasi inşa etmekti ve bunu yaparken rejimi liberalizmin ve iyi yönetimin bir modeli olarak, bölge için demokratik bir yol gösterici olarak geliştirmekti. Aynı zamanda tabii ki, Ortadoğu- Batı ilişkilerini iyileştirmek ve Irak aracılığıyla bölgeyi liberal barış bölgesi haline getirmek için tasarlandı. Geriye dönüp bakıldığında, bu hedeflerin hiçbirinin nasıl başarılı olmadığı çarpıcıdır. Kısacasını söylemek gerekirse, müdahale bölgeye daha fazla çatışma ve istikrarsızlık getirdi. Irak’taki rejim değişikliğinin etkisi; düşünceyi önemli ölçüde liberalleştirmek değil, Batı’ya ve Batı taraftarı rejimlere karşı muhalefeti radikalleştirmekti. Bu, mezhepçilik ve cihatçılığın artışı ile kanıtlandı. Bunlar da dolayısıyla; kendi güvenlikleri ve bekaları için korku duyan, yerleşik liderlikler tarafından liberalleşmemek için bir gerekçe oldu.  Bölge; bu radikalizmle ve Irak’ın düşüşünden kaynaklanan yeni güç dengesiyle - ki bir tanesi Suriye ve İran gibi bölgesel aktörleri geçici olarak güçlendirdi- içeriden istikrarsızlaştı. Bölge; müdahalenin kendi etkileri ile olan ilişkilerini ve Batı’nın Arap dünyası ile ilişkilerini yeniden ayarlamak amacıyla sonraki çabaları ile dıştan istikrarsızlaştı. Bu çabalar, Arap Baharı çevresindeki olaylarla daha da kısa sürede yarıda kesildi.

Geçmişe bakıldığında, liberal müdahalecilik ve aşırı germenin – Ortadoğu ve Kuzey Afrika için derin ve hala gelişen sonuçlarıyla birlikte - doruk noktası olarak dikkat çeken Irak savaşı; yine de etkileyici bir ders sunuyor. Ülke yıkıcı bir iç savaşın içine düşerken, – bölgesel bir öykünme kaynağı olarak – bir model sunan yeni bir Irak olasılığı; liberal demokrasi ve Ortadoğu arasındaki doğal uyuşmazlık hakkında bu bölümün başında John Grey tarafından ifade edilen görüşe yüzeysel bir prim vererek gittikçe daha da uzak gibi görünüyordu. Böyle bir görüş, Elie Kedourie gibi daha eski bir kuşaktan olan akademisyeninkini yankılıyor; ona göre “İslam’ın siyasal gelenekleri olan Arap dünyasının siyasal geleneklerinde, anayasacılığı ve temsili yönetimi düzenleyici fikirleri yakınlaştırabilecek ya da gerçekten anlaşılabilir kılabilecek hiçbir şey yok.”

Bu kesin konumlar yanlış yerleştirildi. Burada geliştirildiği gibi, geçmişe yönelik bir bakış onları ya da onların temelini oluşturan varsayımları desteklemez. İlk olarak, Irak’ta demokrasi taraftarı herhangi bir müdahale; liberal bir barışı geliştirmekten çok savaş risklerini arttırması kısa vadede daha büyük bir olasılık olan demokratikleşme ile beraber tehlikeli bir sorun olmaya mahkûmdu. Kuşkusuz bir yenilgi olmasına karşın, onun başarısızlığı liberalizmin bölgesel bir başarısızlığını işaret etmez, onun yerine Batı’nın hem liberalizmi “tutturmak” hem de onu ithal etmek için gösterdiği çabaların başarısızlığını gösterir. İkinci olarak, daha aşağıda tartışıldığı gibi, Arap ya da İslamcı liberalizm karşıtlığında devam eden ısrar; liberalizm ve İslam’ın belli gerçekleri ve yorumları üzerine bir odağa ayrıcalık tanıyan, tarih dışı ve yapmacık bir genelleştirmenin sonucudur ve başkalarının bilgisizliğini ortaya koyar. Batılı korkular ve “İslamcı Tehdit” algılarıyla beslenir ve rejim retoriğini destekler. Bölgenin liberalizm ile karşılaşmalarını, bölgesel deneyim ve uygulamanın çeşitliliğini görmezden gelir. Türkiye, Fas ve Bahreyn’deki parlamento seçimlerine başarılı bir şekilde katılan o İslamcı partiler tarafından gösterilen ılımlılığı da görmezden geliyor örneğin. Mısır’da Müslüman Kardeşler’de görülen reformcu potansiyeli görmezden geliyor. Hareketin kurucu ağabeyi olarak, Hasan el Banna’nın kendisi İslamcı hareketlerin ve partilerin, eninde sonunda Batı Avrupa’da mevcut olan Hristiyan Demokratik partilerin bir türüne dönüşebileceğini ifade etmişti.

Türkiye örneği özellikle ilginçtir. 21. yüzyılın devrinden beri, İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin güç için ilerleyişi kolaylaştıran, demokratik ve kurumsal bir güçlendirme süreci var. 2002-2003 ve sonraki seçimlerde (parti 2011’de kendisinin peş peşe gelen üçüncü zaferini garantiledi) pragmatist davrandı ve demokratik yönetimin kurallarına saygı gösterdi. Doğrusunu söylemek gerekirse; tam da AKP tarafından sergilenen pragmatizm bazılarının Türkiye’nin siyasal ana akım içinde İslam’la bütünleşmesini tarif etmek amacıyla “İslamcı-sonrası” terimini kullanmalarına yol açtı ki; bu terim, hem İran’da hem de Mısır’da siyasal eğilimleri tarif etmek için kullanıldı. İran örneği daha az derecede anında ikna edici iken – 2005’te muhafazakar Başkan Mahmut Ahmedinejat’ın donanımı, ondan önce gelen Hatemi’nin liberal duruşuna katı bir zıtlık sunar gibi göründü – daha fazla çoğulculuk için İran’ın içinde devam eden talepler, benzer bir reformcu yörüngeyi şiddetle talep eden yaygın toplumsal hareketlerin göstergesidir. İran’ın kendi baharını, “Yeşil Hareketi”, 2009’daki tartışmalı seçimlerden sonra yaşadığı ve bunun da Ahmedinejat’ın ikinci bir başkanlık dönemini sağlama aldığı anımsanmalıdır.

Sonuç olarak; yine edinilmiş bilgi ve tecrübenin verdiği avantajla, belli yönlerden Irak Savaşı; eskiden muhalefet ve sivil toplumu kendi saflarına kazanma ve baskılamanın bir birleşimi ile sesi kısılan otoriteye karşı, niyetlenen şekilde olmasa da, bir sorgulama ve direnci teşvik etti. Baskıcı bir diktatörün aşağılanması, dışarıdan yürütülen şekilde olsa bile, özlem duyulan bir şeydi. Otoriterizmin dokunulmaz olduğu fikrini yerle bir ederek, Araplar ve otorite hakkındaki varsayımları sarstı. Bu nedenle; akademisyenler otoriterizmin geri geleceği hakkında tahminlerde bulunmaya devam ederken, ileri memnuniyetsizliğin tohumları çoktan bölgenin bir ucundan diğer ucuna ekiliyordu. Gerçekten Arap Baharı’ndan önceki yıllar yaygın, buna rağmen birbiriyle bağlantısız toplumsal ve siyasal huzursuzluklar ile niteleniyordu: yeni medya ve küreselleşmenin daha geniş etkileri ile beslenen Mısır’daki grevler, Lübnan’daki etnik mücadeleler ve İran’daki demokrasi yanlısı hareketler. Bu memnuniyetsizliğin ve onun olası sonuçlarının tüm büyüklüğü; Arap Baharı’nın başlangıcıyla derinlemesine sorunlu olan bir on yılın sonunda tamamıyla ortaya çıkarıldı.

Daha liberal bir geleceğe doğru mu?

Arap Baharı olaylarının anlaşılması gerektiği, bu zemine ve bu tartışmalara karşı bir şeydir. 2010’ın sonunda Tunuslu bir işportacının umutsuz eylemi ile tetiklenerek, İran’ın demokrasi yanlısı Yeşil Hareketinin ezilmesinden bir yıl sonra Arap dünyasına yayılan halka ait reform hareketleri; liberal projeyi birçoğunun eskiden mümkün olarak görülmemiş olduğu yönlerden olası hale getirirken, otoriterizmin geri tepmesi hakkında yaygın bir şekilde savunulan varsayımlara bir zorluk çıkardı. Arap Baharı; çoğulculuk ve demokratikleşme için apaçık olan talepler ile hemen Doğu Avrupa’da 1989’un çok önemli olaylarına benzetildi.

İlk önce, Batılı liberaller arasında demokrasinin yeni devri hakkında bir başlangıç coşkusu vardı. İlk başkaldırıların çoğunlukla İslamcı olmayan içeriği ve Batı karşıtı retoriğin yokluğu sessiz kutlamanın gerekçesi oldu. Ancak, İslamcı partiler halka ait reform hareketlerinin yararlanıcıları olmaya kararlı göründüklerinde,  ruh hali değişti. Arap dünyasındaki olaylar, bölgenin siyasal karakteri hakkında uzun süredir savunulan varsayımları gerçekten sorgularken, nihai sonuç belirsiz kalıyor. Akademisyenler, Ortadoğu’da demokratikleşmenin daha önemli zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtirken, doğu Avrupa’da baskın gelen farklı siyasal koşullara dikkat çekmede erken davrandılar. Arap Baharı, 1989 olaylarından farklı olarak, yabancı işgali ve denetiminin bitişini takip etmedi; koruyucu bir Batı şemsiyesi altında da gerçekleşmedi.

Bununla birlikte; bu farklı koşulların aksine, Arap ayaklanmalarının köklerine ve öncüllerine dönmek, daha geniş ve daha uzun vadeli resmi gözden kaçırmamak önemlidir. Seçim sisteminin açılışı ile birlikte, İslamcı partiler uzun hizmetleri ve kurumsal yapılar içindeki mevcudiyetleri nedeniyle seçimi kazanmak için potansiyel olarak iyi bir şekilde yerleştirildiler. Bu partilerin liberalizmi benimsemede ne kadar yenilikçi olacakları belirsizliğini koruyor; elbette insani onur ve özgürlük için ortak çağrıları yatıştırmak zor olacaktır. Bununla birlikte, liberal olmamanın geri dönüşünü bildirmek yerine; İslamcı partilerin başarısı, daha geniş liberalizme ve demokratik usullere karşı saygıya doğru giden, kapsamlı ve ilerleyen, fakat kesintili olan bir eğilimin parçası olarak anlaşılabilir.

Tunus’ta, 2011 seçimleri El Nahda Partisi’nin zaferini gördü ki, bu parti ülkenin seküler doğasını muhafaza edeceğine söz verdi. 2012’nin yarısında yapılan Mısır seçimlerinin sonuçları; benzer uyumluluk sözleriyle birlikte Muhammed Mursi tarafından yönetilen Müslüman Kardeşler’in zaferini yaşadı. Bu gibi gelişmeler, liberal projenin farklı ayarlardaki doğası ve gidişatı hakkında sorular ortaya atan bazıları için tedirgin edicidir. Ne var ki; tıpkı 1989 sonrası liberal mirasın Rusya gibi devletlerde sorunlu bir örnek olması gibi, onun Ortadoğu’daki yeni yörüngesinin de inişli çıkışlı olacağı büyük ihtimaldir. Liberalizme ve demokrasiye çıkan birçok yol olduğunu ve hepsinin aynı yerde başlayıp bitmediğini varsayalım. Bu nedenle; herhangi hızlı bir demokratik kapanış beklememeliyiz.

Kuşkusuz ki; Batılı bir perspektiften görünen en büyük zorluklardan biri, liberalizmin “Batılı olmayan” yorumlarını benimsemek olacaktır ki; bu şimdiye kadar zorluk çıkaran bir şey oldu, özellikle de İslamcı grupların ve partilerin düşünüldüğü yerlerde. “Dinin siyasetten uzaklaştırıldığı” seküler bir liberalizm tercihi göz önüne alındığında; Batı’nın İslam’ı okuması, onun liberal projesi ile uygun düşmemeye devam edecektir. İslam’ı liberalizmin tek temel boyutuyla (insan hakları) barıştırma girişiminde bulunan Katerina Dalacoura, üç temel itiraza dikkat çekiyor. Bunlar; vicdan özgürlüğü, kadınların durumu ve Müslüman toplumdaki gayri Müslimlerin durumudur. Dalacoura bu üç alanın her birinde; “geleneksel olarak düşünülen İslam hukuku ile eşitlik ve vicdan özgürlüğü ilkeleri arasındaki çelişkilerin çözülmek yerine hayli parlatıldığını” örneklerle açıklıyor. Devrim sonrası İran bunun bir örneğini veriyor. Sav açık bir şekilde ortaya koyuluyor; fakat Rawls’ın yukarıdaki eleştirisinde olduğu gibi, “liberalizmi tutturma” tehlikesi olduğu gibi, “İslam’ı tutturma” tehlikesi de var. Tek bir İslam yok; onun yerine, “geleneksel İslam”ın tek olduğunu söyleyen sesler ve düşünceler çoğunluğu var. Tarık Ramazan buna İslam ve Arap Uyanışı’nda üstü kapalı bir şekilde değiniyor. İslam’ı tutturma, bugün Arap dünyasının eski oryantalist okumalarını anımsatıyor ve Batılı liberaller İslami dini uyanış ışığında, Ortadoğu algılarının yeniden Doğululaştırılmasına karşı önlem almaya ihtiyaç duyuyor. Ancak daha ılımlı İslam eğilimlerine maruz kalma ve onun ömrü uzayan bir örneği böyle algıları değiştirecektir. 

Bu gibi özcü kategorileri çürütmek gerekirse, Ortadoğu’daki liberalizmin sadece Batılı modelleri değil, aynı zamanda onların uyarlamasını da paylaştığı ve ödünç aldığı anlamına geldiğini kabul etmek için geçmiş derin bilgi ve analizden yararlanmak faydalıdır. Çoktan dikkat çekildiği gibi, birçok Arap ve Arap olmayan akademisyene göre; liberal düşünce ve bölgenin İslamcı kültürü arasında kaçınılmaz bir çelişki yoktur. Bir arada var olma olasılıkları Albert Hourani’nin Arap düşüncesi ve liberalizm üzerine olan çalışmasında ortaya konulmuştur. Ernest Gellner gibi başka yazarlar, “İslam’ın kapasitesinin ne kadar modern koşullar altında, eşit inananlardan oluşan anonim bir topluluğun kendi hakkını tekrar savunabilmesine başkanlık eden daha soyut bir inanç” olduğunu ifade ederek İslam’ın esnekliğine işaret etmiştir. Batılı entelektüeller, şeriat hukukunun çoğunlukla radikal yorumlarına odaklanırken, diğerleri İslamcı kaynakların “görevler, sınırlar ve yönetme usulleri”ni açığa çıkarmaya ve “İslam’ın demokratik mizacını” göstermeye çalışmıştır. Bu husus; yeni Arap dünyasında İslamcı ve liberal fikirler arasında daha kalıcı bir evlilik olasılığını ya da İslam’da yeniliğin daha geniş olasılıkları düşünürken, bilhassa uygun gibi görünüyor. Daha modern bir anlayışla; Asef Bayat gibi yazarlar İslamcı sonrası bir eğilime gönderme yapmışlardır ki; “mütedeyyin hassasiyetlerin demokratik bir dünya görüşünü kapsayabildiği” yerde yeni bir siyasal alan açılmıştır.

Türkiye pek çok analistin; İslam, liberalizm ve demokratik yönetim arasındaki bir arada varoluş imkânlarını örneklerle açıklamaya odaklandığı bir devlet. Türkiye hem tarihsel olarak hem de coğrafik olarak İslam ve Batı arasında bir köprü sunuyor. Çağdaş İran hakkında ortak algıların aksine; hem devrim öncesinde hem sonrasında, Şii İslam içinde güçlü bir inkılapçılık geleneği vardır ki; yeni ve daha liberal bir dönüşü yine de ortaya çıkarabilir. Son olayların sonuçlarını kontrol etmek için hala çok erken olmasına rağmen, 2011’deki Tunus seçimleri ve başka yerlerdeki siyasal gelişmeler radikal İslamcılar yerine ılımlılara zafer getirmiştir. 11 Eylül bombalamalarının ardından dikkatlerin üzerine toplandığı bir grup olan El Kaide, artık o kadar popüler değil – lideri artık bir ölü. İslamcı partiler siyasal arenada sağduyu ve çekinme gösterdiler. Cumhurbaşkanı Mursi’nin yargının rolünü kontrol altına alarak kendine fazladan güç vermeye girişiminde bulunduğu Mısır’da 2012’nin sonundaki gelişmeler gösteriyor ki, bölgenin uzun vadeli siyasal geleceği hakkında tahminde bulunmak için çok erken. Bununla birlikte; halk direnişinin düzeyi göz önüne alındığında, Mısır örneği de gösteriyor ki; otoriter bir geçmişe geri dönmek ya da İslamcı despotizmin bir dalını büyütmek mümkün değil. Son olaylar konusunda açık ve kaçınılmaz olan şey, Ortadoğu’da “yeni bir siyaset dili” olduğudur ki; bu, hepsinin üzerinde farklı fikirlerin birleşimini temsil eder. Bölgenin geçmiş ve bugünkü deneyimlerinin ışığında; Batılı liberal değerleri Ortadoğu’ya ham olarak ithal etmeye kuşkuyla bakarken, liberalizmi herhangi bir benimseme, kendi doğasında ve onun Batı Avrupa ile dostça ilişki kurduğu zamanlamaya göre farklı olacaktır.

Sonuç

Bu bölüm; Ortadoğu’nun siyasal tarihinin, demokrasiye ve liberalizme doğası gereği düşman olarak görülmesi gerektiği ya da bölgenin merceğinden bakarak liberalizmin başarısız olduğunun görülmesi gerektiği iddiasını değerlendirmeye çalıştı. Kesintili bir liberalizm öyküsünde kritik dönemlere odaklanarak, liberal bir geçmişin göstergesini ortaya koydu. Liberal bir “kolaj”ın parçası olarak, kesintiye uğramış olsa da birbiriyle bağlantılı olan bu dönemler;  bölgenin geçmiş ve bugünkü siyasal yörüngesini anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Bu çerçeve; liberalizmin yavaş gelişimini ve epeydir devam eden demokratik eksiklikleri yurtiçinde ve yurtdışındaki düşmanca koşullara bağlıyor, bunlar da içeyerleşik otoriterizm ve kişileştirilmiş yönetim, dış etki ve demokrasiyi geliştirme konusunda eninde sonunda isteksizliktir. Yine de; demokrasi ve liberalizm, bölgeye yabancı kavramlar olmaktan çok uzak ve bölgenin liberal geleceği hakkındaki karamsarlık büyük ölçüde temelsiz. Bu karamsarlık birbiriyle bağlantılı ama sonuçta zayıf olan iki varsayıma dayanıyor. İlk olarak; liberalizmin daha önceki yüzeysel ve tartışmaya açık olan kökleri ve otoriterizmin eski durumuna gelebilmesi göz önüne alınırsa, daha geniş temsiliyet ve siyasal reform için edilen talepler, geçmişteki gibi, narin ve hatta tersine çevrilebilir olduğunu kanıtlayacaktır. İkincisi; bölgenin liberalizm ile geçmiş ve bugünkü sınırlı deneyimi; en iyimser görüşle bir zorluğu, en kötü ihtimalle de baskın “evrensel” yorumlar ile temel bir uyuşmazlığı yansıtıyor gibi görünüyor. Bu da, bölgenin gerçekten liberalizmin dışında olduğunu ifade eder.

Her iki varsayım da burada sorgulandı. Arap dünyasında liberalizmin bir tarihi besbelli var ve bu, Batı liberalizminin tanıdık öyküsünden çok da ayrı olmasa bile, kendi ayırt edici özelliklerine sahip. Arap Baharı sürprizi tarihsel bir perspektiften düşünüldüğünde daha az şaşırtıcı olur. Bölgenin geçmişindeki rotaları, yörüngeleri ve liberal imkanları yeniden keşfetmek bu bölümün bir amacı oldu. Bununla birlikte; bölgenin hâlihazırda yaşıyor olduğu daha liberal dönem, bilinen hiçbir deneyime kaba bir şekilde işaret etmeyecek. Bu, onun “liberalizmin dışında” olduğu anlamına gelmez; daha çok liberalizme giden birçok yol olduğunu ifade eder. Bu yüzden; bu bölümün diğer bir amacı da, Ortadoğulu bir perspektiften, tam da liberalizm kavramının kendisinin arkasında gizlenen varsayımları kontrol etmektir. Çünkü Arap Baharı istisnacılığı çürütse bile, Ortadoğu’nun siyasal geleceğinin, İslam’ın temel bir parçası olduğu bölge tarihi ve kültürünü barındırmaya ve yansıtmaya ihtiyacı olacağını da göstermiştir. Önemli biçimde; Mouffe’un öne sürdüğü gibi, “İslam’ın moderleşmesi” “Batılılaşma aracılığıyla” değil, kendi koşullarında gerçekleşecektir.

Şüphe yok ki; Ortadoğu’daki liberalleşme süreçleri yavaş ve etrafı geriye dönüşlerle sarılı olmuştur, fakat bölgenin tarihinde ya da kültüründe onun liberalizmin dışında olduğunu ya da demokrasiye sürüncemeli geçişler yaşamış diğer bölgelerden özünde farklı olduğunu gösteren hiçbir şey yok. Bu gibi varsayımlar; Ortadoğu siyaseti ve toplumu hakkında, Edward Said’in oryantalist eleştirisi ile tamamen sorgulanmış daha eski formüllere kulak veren, özcü ve basitleştirici bakış açısına dayanır. Ortadoğu’nun bugünkü deneyimi, derli toplu liberal bir formül ya da tek bir liberal tablo olmadığı ana fikrini pekiştirir. Bu bağlamda; bölge gösteriyor ki, liberalizmin tek bir baskın anlatımının ve onu ithal etmedeki kaba girişimlerinin ötesine geçmemiş olabiliriz; diğer yandan liberalizmin kendisinin de ötesine geçmedik.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Biri kuzey kutbuysa, diğeri de güney kutudur dünyanın; ama biliyoruz ki insan yaşamına en uygun yerler kutuplardan ziyade ekvatora yakın yerlerdir. Bırakınız yapsınlar yaklaşımıyla, devleti tekeline alan elit bürokrasi yönetimi, rejimlerin orijinal isimlerinin ne olduğunun önemi yoktur, arasında herhangi bir farkın olmadığı insanlığın bugün içinde bulunduğu kritik eşikten bellidir. Kanaatimce Yakınçağ tüm değer sistemleriyle birlikte çözülmeye itilmiştir, bu da Yakınçağı üretenlerin arzularıyla harekete geçirilmiştir. Belki bu tespitimi çok iddialı bulabilirsiniz; ama bu tespite götüren o kadar çok veri var ki, bunların bir kısmı alenidir, bir kısmı da postmodern yaklaşımın bulutları arasında gizlenmeye çalışılmaktadır. 10 Eylül 2014 tarihli “Yakınçağ sonrası üzerine…” başlıklı yazımı okursanız sevinirim. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar.

Rıza Üsküdar 
 15.09.2014 3:39
 

Değerli Hocam, yazınız oldukça uzun; ama yine de okumaya çalıştım. İster Liberalizm, isterse insanlığın siyasal düşünce tarihinde yer etmiş herhangi bir düşüncenin siyasal, ya da gündelik hayata aktarımı hep sorunlu olmuştur. Bu düşüncenin kendisinden ziyade, beşeri yaşamda üretilen yapısal bir sorundur. Bu anlamda bırakın Ortadoğu coğrafyasını, Liberal demokrasinin üretildiği toplumlarda bile, gerek ulusal ölçekte ve gerekse uluslararası ilişkilerde ikircikli yaklaşımlara yönelmeden hayata geçirilebilmiş değildir Liberalizm. Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler yaklaşımıyla; her şeyi devlet yapar anlayışı, temelde birbirinin zıddı gibi gözükse de, gerçekte toplumsal yaşamı zora sokan ve bu anlamda birbirine benzeyen iki kutuptur.

Rıza Üsküdar 
 15.09.2014 3:36
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 348
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster