Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Aralık '13

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
48
 

Link seferi

‘Samsun’ yolcu gemisi Akdeniz'de link seferine çıkıyor. 1954, Şubat ayının ilk haftasıydı, Karaköy limanında puslu bir gün, hava soğuk. Geminin yüksek güvertesinde göğüs hizasına gelen parmaklığın üzerinden yolcular aşağıda kendilerini uğurlamaya gelen az sayıda yakınlarıyla karşılıklı, bazen yüksek ses, bazen de işaretlerle konuşmaya çalışıyorlar. Rıhtımda annem ile babam birbirlerine sokulmuşlar, umut ve sevgi dolu bakışlarını benden ayıramiyorlar. Bir kaç metre solumda duran orta yaşlı, bıyıklı ve fötr şapkalı bir adam var, onu geçirmeye gelenler kalabalık, dikkatimi çekiyor. Bunlar resmi kişilere mahsus koyu renk elbise ve paltolu, siyah ayakkabılı, fötr şapkalı kişiler. Gözüm bir onlara, bir de annemle babama takılıyor. Gemi yavaş yavaş dönerek rıhtımdan ayrıldı, Topkapı hızasına gelindiğinde güvertede kimse kalmamıştı, ben soğuğa aldırmadan paltomun yakasını kaldırıp arka tarafa gittim. Gemi Marmara’ya açılırken puslu havada gittikçe silinerek küçülen Kız Kulesi, Topkapı, Aya Sofya ve Sultan Ahmet’in bir arada görünüşü heycan verici, sanki İstanbul’un simgesi... Gitgide küçülüp kayboluncaya kadar baktım, sonra da üç gecemi geçireceğim altkattaki kamarama çekildim.

‘Samsun’ gemisinin salonu iki yanı camekân, dipte bir minibar, karşısında güverteye açılan kapı var. Yolcular üçer-beşer kümeleşmiş, sağ tarafta yaşlıca bir zat etrafındakilere birşeyler anlatıyor, belli ki siyasetci, belki de bir öğretmen. Kalabalık bir zevatla uğurlanan kişiye gelince, o tek başına oturmuş önündeki sehpaya yaydığı kâğıtlara bakarak birşeyler yazıyor...

Yemekte, iki kişilik masada karşıma o oturtuldu, hemen kendisini tanıttı: Boris Pavlov, Darfilm Fotograf Ürünlerin müdürü. Beni sordu, öğrenciyim İsviçre’ye okumaya gidiyorum. Hukuk olduğunu öğrenince, igilenerek  ‘Son söylenecek sözü ilk söylemeliyim, bakın diplomanızı tek dayanağınız olarak görmeyin, hayat beklenmedik durumlarla dolu. Her zaman ve her yerde geçerliliği olan bir meslek,  hiç değilse bir ‘hobbi’niz olmalı. Benim ‘hobbim’ fotoğraftı, şimdi onun sayesinde yaşıyabiliyorum’. Bu şaşırtıcı çıkış karşısında duraladım.

Ertesi gün ‘Samsun’ gemisi Pire limanına yanaştığında, yolcular çıkabilir, 4 saatlik mola var anonsu verildi. Borıs Pavlov  ‘Atina’yı iyi tanırım diplomat olarak bulunmuştum, isterseniz benimle gelin, kısaca da olsa, şehri gezelim’. Teklifi kabul edince ‘Yalnız sizden bir ricam, Yunanlılara Bulgar olduğumu sakın söylemeyin, Türk deyin’ (O tarihte, Yunanlılar Türkleri değil Bulagarları düşman görüyordu). Pire’yi Atına’ya bağlayan metro var. Çok geçmeden şehrin ana caddesindeyiz, zemin düzgün taş döşeli, sağlı sollu ışıklı mağazalar, sinemalar, kafeteryalar, tramvaylar İstanbuldakilerin aynı, ancak renkleri mavi. Kendinizi neredeyse Beyoğlu’nda, Harbiye’de, Nışantaşı'nda sanırsınız.

Napoli’ye doğru Pire’den ayrılan gemi, Mora yarım adasını dolaşmadan Korent boğazından geçebiliyor - az daha geniş olsa geçemezdi. Mora yarım adasını anakaradan koparan Korent kanalı, iki tarafı yüksek duvar ve tepesinden köprüler geçiyor. Remorkörün çektiği gemi kanalda ağır ağır ilerliyordu. Adriatik’e yaklaşırken küçük adacıklarla bezenmiş deniz, beraklığı ve renkleriyle anlatımaz  güzelikte.

Siyasetci ya da öğretmen sandığım yaşlıca zat bana yaklaşıp, satranç turnuvasına davet ettiğinde ‘Mazur görün, ben satrançı pek iyi bilmiyorum’ dememe rağmen ısrar etti. Karşılıklı oturduk, daha satranç taşlarını yerleştirirken sorular sormaya başlamaz mı. Onun, satranç oyunundan çok, insanların kimlikleriyle, düşünceleriyle ilgilendiğini anladım. Salonda bulunanların hepsini bir bir tanımış, demek ki en son ben kalmışım. Kendisi İstanbul Üniversitesinde hukuk profesörü,  Fransa’daki bir toplantıya katılacak. Bana soruyor ‘Türkiye dururken neden İsviçre’de okumayı seçtiniz, ya başaramazsanız, peki peki, diyelim ki mezun oldunuz, İsviçre’de hayat şartları, geçim seviyesi yüksek, ya orada kalırsanız?’  Düşüncemi didik didik eden bu son derece can sıkıcı, umut kırıcı soruları kısaca cevapliyorum. Oyun sürerken, bir ara profesör duraklıyor ve başını satranç taşlarından kaldırarak, yüzünde beliren dostca ama acımsamalı bir ifadeyle ‘Kesinlikle İsviçre’de kalmam, tahsilimi bitirince ülkeme döneceğim, özlemim kendime de, etrafıma da  faydalı bir yaşam tarzını sürdürmek, diyorsunuz’. Güzel de, siz okuldan okula giderek insanların gerçek yüzüyle hiç karşılaşmamışsınız. Hele Türkiye’deki siyasete, entelektüelere, memurlara hâkim kafayapısıyla. Korkarım, ya onlar gibi olacak, ya da badirelerden geçecek, çok sıkıntı çekeceksiniz’. Aklı başka birşeylerle dolu profesör hata üstüne hata yapınca, son hamleyi kullanıp ‘Şah ve mat’diyerek, oyunu bitirdim.   

Son durağımız Napoli’ye bir gün kala, yemekte Boris Pavlov’la  karşı karşıyayız. Bana ‘Siz İtalya’dan İsviçre’ye geçiyorsunuz, benim ise yolum epey uzun. Önce Fransa’nın liman kenti Le Havre’a, oradan da transatlantikle ta Breziliya’ya. Sonra, ceketinin cebinden, kılıf içinde sakladığı bir fotoğraf resmini itinayla çıkararak bana uzattı. Resimde Boris sağ koluyla genç bir kadını omzundan tutuyor, kadının ise kucağında bir bebek, bebeği göğsüne dayamış, gülümsiyor. ‘Eşim ve oğlum, bu birlikte olduğumuz son resmimiz. Bir daha onları hiç göremedim. Çok aradım, neredeler, ne  oldular bilmiyorum’.

 Ve anlatıyor:

‘Ben de sizin gibi dışarıda okudum, Paris’teki ‘Siyasal Bilgiler’den (Sciences politique) mezun oldum. Diplomasiyi seçmiştim: önce merkezde Sofya’da, sonra savaş sırasında Paris’teki Bulgaristan Büyük Elçiliğinde, bir ara da Atina’da görev yaparken, Bulgaristan işgale uğramıştı. Yeni hükümet Nazi Almanyasının emrinde.  Zorlu bir dönemden geçiyorduk, merkeze alındım. Bana pek bir iş verilmiyor ve siyasi polis tarafından takip ediliyordum.       

Diplomasinin yanında en büyük tutkum  fotoğraf sanatıydı, onun sayesinde şimdi iş bulabiliyor, ayakta durabiliyorum. Genç yaşımdan itibaren ilginç bulduğum sanat eserlerini, objektifime takılan  önemli  olayları, bazen de insan karakterlerini resme yansıtmaya meraklıydım.

Eşimle birbirimizi seviyorduk, evlendik, buna aşk da diyorlar. Aradan yıllar geçti, onu hep düşünüyor,  yanımda arıyorum, ama yok.

Bir sonbahar günüydü, ikinci işgal. Bu defa Sofya hükümeti hiç direnmeden Kızıl Orduya kapılarını açtı. Bir kaç gün içinde Rus menşeli Kizil Hükümet  eskisinin yerini alıverdi, tutuklamalar başladı. Henüz altı aylık oğlumuzla eşimin bir dağ köyündeki  aile evine sığınmayı kararlaştırdık. Önden çekişli siyah Citroen arabamı eşyalarla doldurup hava kararırken yola çıktık. Ana yoldan ayrılıp da köy yolunda ilerlerken karşımıza bir Rus subayı, askerler ve siyasi polis çıktı. Bizi durdurdular, kısa bir sorgulamadan sonra eşyalarımızı boşaltıp ‘Yol yakın, köye yaya da gidebilirsiniz’ diyerek otomobilime el koydular ve karşılığında bir kâgıt parçası üzerine iki ekmek parası tutarında bir rakam yazıp elime tutuşturdular,  ‘Bu kâğıdı göstererek paranızı alırsınız’ diyerek uzaklaşırken ‘Ha, bir de köyden sakın uzaklaşmayın’  ihtarında bulundular.  Eşyalar ağır, bir de kucağımızda bebek var, yürüyerek gece köye ulaştık. Bir kaç gün sonra da gelip beni tutukladılar, mahkeme olarak bir Rus subayının karşısında vatan hainliğiyle suçlandım ve çalışma kampına gönderildim.

Burası iki yanı yüksek ve dik kayalarla çevrili derin bir oyuk, oldukca geniş bir alan. Yer taş kırıklarıyla kaplı, toprak görünmiyor. Karşımız, çakıl taşlarını geçince deniz. Elbiselerimi çıkarttırdılar, herkes gibi kalın ayakkabı, beyaz kumaştan bir tulum, başıma bere, gözlük  ve elime  ucu sivri demir çubuk ve baliyoz verdiler. Sonra da ellerine tozlu bir örtüyle ceketimi alıp yer seçtiler  ‘Burası senin yerin, burada uyuyacaksın, geceler soğuk ceketini üstüne örtersin’ dediler. Biz yüz kişiye yakın forsa mahkûmuyuz, işimiz kayalardan kopardığımız koca taş parçalarını kırıp ufalamak. Gündüz durmak, düşünmek, iki kelimeden fazla konuşmak yasak. Su içmek serbest, her gün getirilen bir kazan dolusu suyu maşrabayla içebiliyoruz. Kahvaltıda çorba var, eğer çok açsan içilir, yemek olarak da tahıl kabukları karışık öğütülmüş bir somun  sert ekmek ve gene çorba. 

Gardiyanların silahları var, onlar gece bir nöbetci bırakıp, üstü ve iki yanı kapalı barakada uyuyorlar. Yanımda yatan mahkûm eskilerden, üç ayını doldurmuş. ‘Yaz çok zor geçti, yakıcı güneş altında’ diyor ve ekliyor ‘Buradan sağ çıkılmaz’. Bana dönerek ‘Sen gelmeden bir hafta önce, geceden istifade ederek kaçmak isteyen birini gardiyanlar vurdular, sonra da sedyeye konulup götürüldü. Öldü mü, kaldı mı bilmiyorum, ama herhalde ölmüştür. Zaten taş kırmakla ölümü beklemektense, böylesi kurtulmak demek’.

Günler geçtikce ellerim, yüzüm sıçrayan taş parçalarıyla yara bere içinde. Çok halsizim. Gece düşünüyor çare arıyorum. Geçenlerde, açıkta balıkcı kayıkları görmüştüm, bulunduğumuz yer Burgaz’a yakın olmalı ve balıkcı köyü de herhalde pek uzak değil. Ay ışığında, ceketimin cebindeki resmi çıkarıp da baktıkca, sanki eşim bana  ‘Haydi bir şeyler yap, kendini kurtar’ der gibiydi, kuvvet veriyordu.

Açıktaki balıkcı teknelerini tekrar tekrar görünce her şeyi göze alarak kendimce bir kaçma planı düşündüm. Denize açılabilirsem, varkuvvetimle güneye doğru kürek çekerek Türkiye’ye ulaşır, kurtulabilirdim. Ay her gece biraz daha küçülüp kaybolurken, bekledim ki  gökyüzünü tamamen terketsin, geceler zifiri karanlık olsun diye. O gece, ceketimin cebimden eşimin resmini alarak, sessizce çıplakayak çakıllı alana doğru yürüdüm. Herkes uyuyor. Deniz hizasında alçalan kayaların ötesine geçerek, tahmin ettiğim balıkcı köyüne doğru yöneldim. Ayaklarıma batan sivri çakıl taşlarına, deniz kabuklarına aldırmadan yürüyorum. Hafif esintiyle kıyıda beliren beyaz köpükcükleri takib ediyorum. Tahminen bir saat sonra kumsala çekili kayıkları farkettim. Hemen ellerimle en yakında olanın içini yokladım, kürekleri vardı. Korku ve heyecan içinde onu bütün kuvvetimle iterek denize çıkardım ve içine girip saklandım. Kayık hafif sallantılarla yüzüyordu, kıyıya vurmamıştı. Başımı kaldırıp, sessizliği dinledikten sonra, kollarımı kürek gibi kulanmaya başladım. Kayık yavaş yavaş ilerliyordu ama yorulmuştum. Biraz bekledikten sonra, cesaret edip kürekleri  yerlerine geçirdim ve  mümkün olduğu kadar açığa, sonra da güneye doğru varkuvvetimle kürek çektim. Gün doğarken sahil görünüyor, ama çok uzakta. O gün kürek çekerken açığa, güneye, Türkiye’ye diyerek mırıldanıyordum, neredeyse gün boyunca. .. avuçlarım paramparça, kayıkta bulduğum iki bez parçasını avucumla kürek arasına yerleştirdim, pek faydası olmuyor, en çok da açlık ve susuzluk... güneş batarken o derece halsiz düşmüşüm ki kendimi bırakmışım artık, uykuyla baygınlık arası bir şey.

Yanıbaşımdaki kuvvetli motor sesi ve bağırışları duyuyor ama kendime gelemiyordum. Konuşmak isteyenlere cevabım  ‘Biraz su, ne olur biraz su’ oldu. Beni sandala yanaşan motora taşıdılar, yudum yudum su içirdiler, sahile yanaşınca kollarıma girerek bürolarına götürüp bir koltuğa oturtup çay ikram ettiler, sigara verdiler. Türkiye’deydim, kurtulmuştum artık ! Sahil Güvenlik görevlisinin anlattığına göre, o gün şafak sökerken uzakta bir cismin akıntıyla Boğazın girişine doğru sürüklendiğini farketmişler. Bunun boş bir sandal olduğunu görünce de, bu da neyin nesi diyerek sandalı yakalayıp, içinde beni bulmuşlar’.

Boris’i dinlerken yemek çoktan bitmiş, sofra toplanmıştı. Kahvemizi içerken Boris dalgın, gözlerini  dışarıya bakar gibi salonun penceresine çevirmiş, geçmişini mi düşünüyor, geleceğinden mi korkuyordu... Birden bana dönerek  ‘Belki farkettiniz rıhtımda beni uğurlamaya gelen kalabalığı, DAR Fotoğraf Ürünleri sahipleri, meslektaşlarım ve siyasi polisten arkadaşlarım. Onlar bana çok yardım etti, beni kurtardılar.

Boris kurtulmuştu, kurtulmak buysa eğer, ardında aklından silemeyeceği  yurdundan, yuvasından oluşu, önünde meçhul bir gelecek...  Peki, ya ötekiler! Dünyaya gelirken onlara sorulmuş muydu hangi üstün ırkı, hangi ulvi dini seçtikleri. Kabahatları, ister istemez, farklı bir ırk ve dinden oluşları, bundan öte bir suçları yok. Ama Nazi canavarının pençesinden kurtulamadılar,  beş milyondan fazla Yahudi ve farklı ırklardan...

Bir başka yerde, Varşova’da katledildiler, önce Yahudiler sonra Polonyalılar. Kızıl Ordu Varşova’nın kapısına dayanmıştı, şehire girdi girecek. Polonyalı vatanseverler sandılar ki Ruslar onların kurtarıcıları ve ayaklandılar, Ruslarla birlikte Nazileri Varşova’dan kovmak için. Fakat ne o! Günler, haftalar  hatta aylar geçiyor, Naziler sivil halkı katlederken Kızıl Ordu kıpırdamıyor. Peki neyi bekliyordu? Polonyalı vatanseverlerin Naziler tarafından katlinin tamamlanmasını beklıyordu. Ve Kızıl Ordu Varşova’ya girdiğinde şehir harabeye dönmüş, 180 bin insan öldürülmüştü. Bunlar, öz varlıklarıyla birlikte hâtıraları da yokolan isimsiz insanlar, mezarları bile yok .

Yetmedi, Stalininin komünizm anlayışında yurtseverlere, düşünme yetisi  kazananlara, kısaca insanlığa yer yoktu. Onun için 40 bin Polonyalı yazar, entelektüel , üniversiteli ve yurtsever subay kamyonlara doldurulup çoğunluğu Katyn ormanlarında, diğerleri de farklı mevkilerde, elleri arkalarına bağlı enselerine kurşun sıkılarak katledildiler. Arta kalanlar ‘gulag’larda ya a Sibirya’nın ıssız yörelerinde ölüme terkedildiler. Kırım Türkleri ve Tatarlar, Kafkasyadaki halklardan Avşarlar, Ağızka Türkleri topluca Sibirya’ya sürgün gittiler.

İnsanlık zaman zaman ‘Jamais plus, jamais plus’ (Bir daha hiç olmasın) diyerek haykırsa da, gidenler geri dönmüyor. İnsanlığa karşı suçların bir daha tekrarlanmayacağının da garantisi yok.          

‘Samsun’ gemisi Mesina boğazından geçerken, yolcular hazırlanıyor. Boris Pavlov’la vedalaştık, sonra da  bana Türkiye’deki yaşam şartlarına uyabilmem konusunda öğüt veren profesöre veda ettim. Gemi  rıhtıma yanaşırken, gözüme çarpan denizin dibi, çöplüğe çevirmişler, insanlar ellerine ne geçerse  denize atmış. Şubat ayının ortasındayız, Napolide, sokaklarda evlerin pencerelerine asılı  çamaşırlar, renkler ve müzik çeşitliği bir arada yaşanıyor.

Yolculuğum İsviçre’ye. İtalya’yı güneyden kuzeye bağlayan trenin penceresinden görünen manzara  başlangıçta rengârenk evler, sarısı, pembesi, turuncusu, kimisi de taş duvar, rengi yok. Benim kafamı kurcalayan, geçtiğimiz her istasyon duvarında ve bazı evlerın yan cephelerine resmedilen orak-çekiç amblemleri, komünist partisinin simgesi. Türkiye’de değil simgesi, komünizm sözcüğünün telafuzu  bile suç oluştururken, İtalya’da komünizm serbest ve partinin kurucusu Palmiro Togliatti bir ara  hükümette Adalet bakanlığı yaptı. Fransa’da da serbest, teorisyen Maurice Thores komünist partisinin başında. Şaşmamak gerek, çünkü savaş sırasında, İtalya’da faşizme ve nazi Almanyasına  karşı direnenler komünistlerdi. Fransa’da da mareşal Petain’nin işbirlikci Vichy hükümetine ve nazisme direnenler gene komünistlerdi.

Kuzeye doğru ilerledikce toprak çoraklaşıyor, havanın soğudu da besbelli. Tek tük görülen taş yapımı evlerin çatıları, kırmızı kiremit yerine, arduaz taşıyla kaplanmış. Tünelin girişinde 10 dakikalık mola, gümrük kontrolu var, sonra uzun bir tünel ve çıkışında İsviçre. Tren yolu ince bir hat, İsviçre’nin başkenti Bern’e doğru gidiyor. Sol taraf, uzayıp giden kayalıklar, sağ tarafında güneşin ince sis tabakasından süzülerek ulaştığı suda bıraktığı pembe renkler, Brienz ve Thun gölleri. Belki de vagonun tek yolcusu ben kalmışım, işte yalnızlık hissi burada başlıyor. Zaten ileri tarihlerde kalabalığın içinde olsanız dahi bu yalnızlık hissini zaman zaman tadarsınız.

Bern istasyonu iki katlı bir binadan ibaret. Eşyalarımı indirirken bir görevli yanıma yaklaşıp sordu ‘Yardım edebilirmiyim’. Baktım üniformalı, kasketinin önünde ‘Porteur 13’ yazılı (yani 13 numaralı hammal). Soruyor  ‘Bir yere mi gidideceksiniz?’  ‘Evet Neuchâtel’e’ (Nöşatel) cevabını alınca, kalın bir rehberin sayfalarını karıştırarak ’45 dakikanız var, siz bir yerde kahve için dinlenin, eşyalarınıza ben bakarım’ diyerek, bavularımı binaya götürürken akşam üstüydü. İstasyonun arkası düzgün parke taşı döşeli çok büyük bir meydan ve kimseler yok. Biraz oyalanıp geri döndüğümde, kasketinde ‘13 numaralı hammal’ yazılı, hammal ama tren tarifelerini su gibi bilen, temiz kıyafetli zat eşyalarımla birlikte trenin bir penceresinin altında bekliyor. Pencereden bana uzatılan eşyalarımı yerleştirirken borcumu sordum, 2 franktı!

Vagon dolmaya başladı, tuhaf giyimli bir takım genç kadın erkek, ayaklarında bükülmeyen kaskatı ayakkabılar ellerindeki kayakları oraya buraya yerleştirmeye çalışıyorlar. Bu bir kar istasyonu dönüşü, her tarafı ıslattılar. İki kadın karşıma, biri de yanıma yerleşti. Nâzım Hikmet’i hatırladım. Ne diyordu şair  ‘İsviçre’den geçerken’ şiirinde, trende karşılaştığı genç  kızlara bakarken  ‘Güneş, pembe derisini hafif soymuş... Vilhelm Tel elmayı yanaklarına koymuş...’ diyordu. Bunlar da aynısı ancak yanakları elmaya benzese de, asıl burunları kırmızı! Bir de konuştukları dil berbat, İsviçre’nin kaba almancası. Sabret diyorum kendime, iki durak sonra fransızca konuşulan bölge.

Neuchâtel garının yanındaki otele yerleştim. Akşam vakti, penceremden aşağıdaki göl, gölün karşı kıyısı, uzaktan da Alplerin karlı zirveleri görünüyor. Öğrenciliğin son bölümünü yaşayacağım Neuchâtel (Nöşatel) ve kentin adını verdiği Neuchâtel gölü......

   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 458
Kayıt tarihi
: 02.04.09
 
 

10 Şubat 1931'de Ankara'da dogdum. Ilk, orta ve liseyi "Galatasaray" Lisesinde tamamladim. Isviçre, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster