Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Aralık '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
442
 

Merbaha, şanslı doğanlar

Merbaha, şanslı doğanlar.

Ömrümüz boyunca sahip olduğumuz birşeylerin karşılığında bir bedel ödemişizdir. Bu gerek ahlaki nedenler gerekse inançlarımız gereği olmuştur.

Bir fincan kahve için kırk yıl hatır var deriz ya, ya da bir harf öğretenin kırk yıl kölesi oluruz. Sahibi olduğumuz mal varlığımız için de zekat ödemez miyiz? Bir bardak su getirene "sağolasın" diyerek teşekkür borcu da öderiz ve kul hakkı ile ölüp gitmek bu diyardan en büyük borç değil midir?

Tekrar merhaba şanslı doğanlar.

Eşit şartlarda bile gelemedik dünya. Tek ortak noktamız bizi karnında taşıyan bir anneden çıkıyor olmamızdı. Merhaba derken dünyaya çırılçıplak ve ağlatılarak dahi eşit şartlarda değildik. Bizim göbeğimizi doktorumuz veya ebemiz kesmişti en özenli şekilde. İşin sonunda mahkemelik olmak vardı; neden uzun kestin neden kısa kestin diye. Göbeği dışarı fırlak şekilde bikini veya mayo giymesine nasıl katlanabilirdik ki bebemizin. O hayin kişi buna sebep olmuş ve cezasını da çekmeliydi. Üstelik daha doğmadan önce bile bilmem kaç kez ultraona girip bir o kadar da testler yapılmamışmıydı eli ayağı düzgün mü diye. İşte daha o günlerde başlamamış mıydı eşitsizlik.

Şanslı doğanlar merhaba.

Çok sevmişti onu, delicesine. Görmez oldu gözleri başka birşeyi. Kaçtı evinden onun için. Aramıştı bir süre anne- baba ve akrabaları sonra ümidi kestiler ama içlerinde közlenmiş bir yara ile. Gitti sevdiği ile onun da kendini sevdiğini sanarak. Büyük şehrin bir varoşunda sobası olmayan, iki gözlü, tuvaleti ve banyosu aynı yer olan saraylarına yerleştiler. Olsun, zaman içinde herşey düzelecek nasıl olsa. Beklemeye başladı sarayında. Belki de kader böyle. Komşu kadın misafirliğe geldiğinde çok ağrına gitmişti bir bardak çay dahi sunamamış olmak. Dank etmişti sanki birşeyler. Midesi bulanıp başı dönmeye başladığı günlerden bir gün gidince komşu kadına "sen hamilesin kızım" demişti. Akşam geldiğinde eve uğruna herşeyi terk edip gitti canının parçası müjdeledi ona da. Lafının bitmesiyle tokatın yüzünde şaklaması bir olmuştu. Sabah uyandığında yoktu yatakta yanı başında. "başının çaresine bak" yazılı notu gördüğünde cehennemin tüm kızgın katranları başından aşağıya dökülüvermişti. Bir şey daha dank etti gittiğinde komşu kadına.

Geri dönmek mümkün değildi ama zaman çok çabuk geçiyordu tüm yokluk içerisinde komşularının yardımı ile hayatını devam ettirebildi. İçindeki canın hareketlerini hissettiğinde ise artık yanmış gemileri geri dönüş için aramanın hiçbir anlamı kalmadı. Sancılar başladı, geçer diye bekledi ama içindeki beklemiyordu. Sancı çoğalıp dayanılmaz olduğunda son bir kez daha avazı çıktı kadar bağırabildi komşu kadına, kendini güçlükle attığı pencere kenarındaki sedire atıp açarak penceresini. Yetişti komşu kadın, alel acale yırttı elbisesini komşu kadın. Sancılar, bağırışlar ve isyanlar içinde içinin boşaldığını hissettiğinde komşu kadının elindeydi bebesi. Sarıverildi buldukları bir parça beze. Bir hafta geçip kendini toplayabildiğinde artık ne evde yiyecek ne de göğüslerinde süt vardı bebesini emzirecek. Çatlamak üzereydi ağlarken bebe. Geçmek bilmedi o gece. Artık dayanamadı ne yoksulluğa ne de bebesini doyuramamış anne olmaya. Sardı sarmaladı bebesini, bir de çıkın hazırladı kendine evinde ne varsa onun için en değerli olan ve yanında taşıyabileceği. Gecenin karanlığında yola koyuldu göğsüne bastırdığı bebesi, kolunda çıkını ve sürekli olarak mırıldandığı "Allah'tan hava çok sıcak" cümlesi ile. Ulaştığında caminin avlusuna kimsecikler yoktu, kapının girişine bırakıp arkasına bakmaksızın avlu duvarının arkasına kaçtı. Sindi duvarın dibine. Göğsünde biriken son damlaya kadar emdirmişti bebesini. Sabaha kadar ağlamayacağını umut etmişti. Gözlerinden akan yaş süt olsaydı da verebilseydi bebesine doyurabilseydi onu kana kana. Yok olmuyor olmuyor işte herşeyden öte canından bir can.

Havanın karanlığı içinde azalmaya başlayan yıldızlar sabahın habercisiydi birazdan hoca efendi gelir diyerek duvar dibinden kalktı ve görünmeyeceği bir yere sindi. Hoca efendi görüdüğünde "hadi şimdi ağla bebeğim" diye tekrarlamaya başladı kendi kendine. Adını tekrarla deseler hızlı hızlı, onu dahi böylesine hızlı tekrarlamayazdı belki. Hoca efendi ince ince gelen ağlama sesini duyduğunda kapıya doğru adımlarını hızlandırdı. Görüdüğünde kapı eşiğindeki bezler içine sarılı bebeyi yine, "Allah kahretsin bunları" dedi. Ezanı okuduktan sonra namazı kıldırıp bebeği yanına alıp karakolun yolunu tuttu. İşte artık onu son görüşü oldu. Yüreğinde asla küllenmeyecek bir yara ile uzaklaştı. Ondan sonrasını kimse bilmiyor. Karakoldakiler UMUT olsun dediler bebenin adını öyle de oldu. UMUT bebe haberlere konu olduğunda herkes bir küfür salladı oturdukları yerden bu hayin anneye. Haber bittiğinde, herkes için de konu kapanmış oldu. Ettikleri küfürler havada asılı kaldı. Bir kaçının gözlerinden biraz yaş süzüldü, sildi elinin tersiyle. Sonra sarıldı yanındaki çocuğuna. Ama UMUT'a kim sarılacak?

Şanslı insanlar merhaba.

Ödemişsinizdir mutlaka ahlaki veya dini inancınız gereği borçlarınızı. Zira bir ceza var işin ucunda; Cehennem veya dışlanmak, ayıplanmak. Ama UMUT size ceza veremez ki ona olan borcunuzu ödeyesiniz. Ne zaman ki bir tinercinin hışmına uğrarsınız işte o zaman belki aklınıza gelir borcunuzu zamanında ödemediğiniz UMUT tur o.

Merhaba şanslı insanlar, merhaba.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 590
Kayıt tarihi
: 18.12.08
 
 

1967 Yakacık doğumluyum. H.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde 2 yıl öğrenimden sonra İ.Ü. Arkeoloji ve San..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster