Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Temmuz '06

     
    Kategori
    Mizah
    Okunma Sayısı
    1018
     

    Muzaffer İzgü ve ben 1

    Muzaffer İzgü ve ben 1
     

    Franfurt Kitap fuarı Almanyanın sen önemli Kitap fuarlarından birisi olmasına rağmen, ben bir türlü gidememiştim. İlk gitmeyi denediğimde daha doğrusu babamın bizi götürmeyi ilk denediği, aslında Franfurt Otomobil fuarıydı. Olsun fuar fuardır. Her ikisı de aynı yerde düzenlenmekte. Park yeri bulmadan, Frankfurt içinde dolaşmaktan, İllallah deyip, fuar için yanımızda götürdüğümüz erzakı da Otoban kenarında yiyip, piknik yapıp, Mainza geri dönmüştük. O günden beri bende, Franfurta Fuara gitme fobisi oluştu. Bir gün arkadaşlarla konuşurken, ben daha hiç Franfurt Kitap fuarına gitmediğimi, ama gitmeyi de çok istediğimi, birinin beni elimden tutup götürmesi gerktiğini söyleyince, Adem ‘Ohse[1] ye söylesek, senin Diplomanı geri alır. Franfurtta okuyup Kitap fuarına gitmemek, hacca gidipte Kabeyi ziyaret etmemek gibi bir şey’ dedi.

    Ben de aslında Fuara gidip Hacı olmayı cok istiyorum ama. Gitmememim iki sebebinden birincisi daha önce de yazdığım gibi, Park yeri problemi. İkincisi ise, Kitap fuarına gidiyorsun Kitap satmıyorlar. Oradakiler hep bakılık. Hiçbirisi satılık degil. Eline kitabı alabilir, bakabilir ve hatta mıncıklayıp, karıştırabilirsin ama satın alamazsın. Ee tabi bu da bana ters geliyor. Çünkü ben bu işlerin tersine alışmış bir milletin ferdiyim. Düşünsene Manava veya Kasaba gidiyorsun elliyorsun, mıncıklıyorsun. Sonrada, yok kalsın, almıyacağım diyorsun. Manav adamı dolmalık biber gibi oyar. Kasapsa önce seni kuşbaşı kuşbaşı dograr, sonrada satırla senden kıyma yapar.

    Ve en nihayetinde 13.10.2002 tarihinde Frankfurt Kitap fauarına gittik. Bir sürü Kitabı mıncıkladık, evirdik çevirdik, baktık ama bir türlü satılık bir Kitap bulup, alamadık. Bu kadar gelmişken Türk Kitapçılarının bulunduğu reyonada bakalım, dedik. Üç beş Kitap. Pek fazla bir şey yok. Bir kac tanıdığa rastladık. Hal hatır sorduk. Ne yapılacak bir şey var. Ne her hangi bir tanıtım. Türk kitapçıların bulunduğu reyonlar, diğer reyonlara göre biraz soluk, cansız ve haraketsiz. Diğer bölümler en azından insan kaynıyor kuru da –hortum yoktu yanımda. Yoksa ben onları bir güzel ıslatırdım- olsa bir kalabalık, bir canlılık var.

    Derken bir baktım. Tanıdığım birisi, toplamış etrafına otuz, kırk kişiyi kendinden anlatıyor[2]:

    Bando mızıkazla dünyaya geldim; gerçekten bando mıyıkazla!

    Yıl 1933 aylarda Ekim, günlerden 29; yani ‘Onuncu Yıl’... ‘On yılda on milyon genç yarattık her yaştan’ diye marşların söylendiği cumhuriyetin onuncu yıl dönümü...

    İşte o gece annem tutturmuş da tutturmuş, ‘Fener alayını izleyeceğim’ diye. Babam, ‘Yahu avrat, ayın günün, sancın mancın tutar, hem bu karınla’ demiş. Annem hiç öyle çoşkulu bir günde evde oturnak istermi? Komşu kadınlardan biriyle çıkmışlar evden, bir yaşındaki abim de annemin kucağında. Fener alayını eve en yakın izleme yeri olsa olsa Saathanenin orası. Annemle komşu kadın bezirganların önündeler daracık kaldırıma dizilmişler, insanların arasına sokulmuşlar. Ama nasıl kalabalık, iğne atsan yere düşmez.

    Az sonra bando öteden gözükmüş. Pıstattararaa!... demeye başlayınca, Uy anam, annemdeki sancı... Breh, kaldırımda adım atacak yer yok, yan yön insan, gerisi dükkan. Aman ha, kadının sancısı tuttu ha, yol verin ha! Yol nerde ki? O sıra, bando da ermiş gelmiş annemin önüne... Kadın doğurdu ha, doğuracak ha... Polisler yol vermişler anneme, Yürüyün bandonun ardı sıra, ilk sokaktan sapın içeri diye.

    Gümdattarara!...

    Bando önde, annem, ben, abim, komşu kadın ardında, fener alayı bizim arkamızda, ha doğdum ha doğacağım. Gümdadadadatdat dat dat dat... Annemi eve dar yetiştirmişler. Tastamam eve geldikten on dakika sonra beni doğurmuş. Adana'nın Saathanesinin çanı yirmi ikiyi Dan dan dan diye vururken...

    Yukardaki yazarımız tabiki Muzaffer İzgü. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Sanki yıllardır göremediğim, bir tanıdığa, hiç beklenmedik bir yerde ve şekilde, gurbette, karşılaşmak gibi bir şey. İcim nasıl kıpır kıpır. Heyecanımdan yerimde duramıyorum, bıraksalar -gerçi tutanda yoktu beni- koşup can ciğer iki eski dost gibi kucaklaşıp sarılacağız, şap şap birbirimizin sırtına vurup, iki omuzumuzu ileri geri salladıktan sonra birbirimizi bırakıp, birer adım geri gideceğiz ve tekrar birbirimize sarılıp yeniden şap şap omuzlarımızı ileri geri sallayıp bu sarılmalara doyamayacagız.

    O yukardaki anlatısına devam ederken, aynı andan aklımdan daha başka şeylerde gecmekte. İlk fırsatta hemen kendisine Halo Dayıyı sorup, sual etmek , Donumdaki Parayı kendisine anlatmak istiyorum.

    Ama aklımdan da cok ‘küçük boylumuş yaa’ da demeden de edemiyorum. Biz her ne kadar eski tanıdık da olsak. Karşı karşıya geldiğimizde, ben genelde bir koltukda veya bir kanapede uzanmıs olurdum, onunsa sadece kelleden çekilmis resmini görülürdü. Geri kalanını da hayalimde canlardırdığım için, azıcık boylı poslu düşlemekteydim. Değilmis üzüldüm tabi, benim yazarım da ufak tefekmiş diye. Mümkün olsa küseceğim konuşmayacağım, kendısiyle. Ama o ne yapsın. Onun da elinden gelen bir şey olsa, istemezmi oda azıcık uzun boylu olsun. Hadi ufak tefek olmasını es geçeceğim ama gel gör ki cok sıradan biri. Sanki Bilgi yayınevi yöneticileri gitmişler Anadolunun her hangi bir kasabasına ‘Almanyada Muzaffer İzgüyü kim tanıyacak ki’ deyip, her hangi bir köylü Dayıyı getirmisler. Ama Allahtan ben varım orada. Ne de olsa kelle resimlerinden tanıyorum Muzaffer İzgüyü.

    Ama öyle mi olmalı ki, benim yazarım: boylu poslu, kelle koltuk yerinde omalı. Karşıdan baktığında gören ‘len bu Yazar galiba demeli’. Ne bileyim üç gözü, dört kolu, her kolda onar parmağı olmalı ki onca kitabı yazabilsin. Hayır. Öyle değil işte, sıradan senin benim gibi bir insan. İnsan tanımadığı birisini gözünde büyütür ya hani. İşte aynen öyleymiş. Meğer ben gözümde büyütmüşüm. Aslında o ‘babası gibi bir ellibeş boyunda bir adammış’. Hani boşuna dememiş almanlar; ‘Meyva ağacının dibine düşermiş’ diye. Ben bir Giresunlu olarak bu sözü ta ilk duyduğum günden beri hic anladadım. Gerçi burada işime geldiği için kulandım. Sevgili Babaannemin değimi ile ‘daşı gediğine godum’.

    Ama benim bu lafı anlamam, Lazlığımdan mı kaynaklanıyor, yoksa başka bir şeydenmi öğrenmem üç beş yılımı aldı. Evet evet, gülümsediğinizi hissediyorum; ‘senin lazlığından’ diye. Ama Kazın ayağı hiçte öyle değil. Al sana bir söz daha; ‘Kazın ayağı hicde öyle değil’ diye. Bu lafın kökenini bilen, bir zahmet bana bir mail atsın. Beni bilgilendirsin. Bende bu Bilgiçağında onun kırk yıl kulu kölesi olayım ki; benim için Esaretdönemi başlasın. Ne kadar meraklı bir milletiz, bu kul köle olma konusunda ya.

    Yok arkadaş!. Ben iş güç, çocuk çoluk sahibi adamım. Öyle kul köle olamam. At mailini sana ‘danke schön’ diyeyim. O kadar

    Neyi anlatıyordum ben. Haa tamam; ‘Meyva ağacının dibine düşermiş’ deyimini. Bizim memleketi bilen bilir. Bilmeyende, bir bilenden mutlaka duymuştur. Eee nede olsa Nasrettin Hocayı böğründen çıkarmış, Anadolunun eveltlarıyız. Ege’nin aksine dağlar denize paralel seyreder ve dağların arasında Dereler vardır ki, buda zaten Allahın emri dir. Yoksa dağlara yağan onca yağmur, yağış bayırlardan aşağıya sel olarak akar. Orada bir Dere yoksa bile, hemencecik anında görüntü verir. ...Televizyon değil be kardeşim. Yani anında Dere oluşur demek istiyorum. TV çocuğu ne olacak. Aklı fıkrı TV de. Haburda hikaye okuyorsun da... Boru değil. ...Ne borusu mu? Su borusu. Su. ...Hau derelerden akan yağmur sularını Karadenizdeki Beldiyeler borularla denize bağlarda. Araya bir arıtma tesisi kurup, hamsilerin camurlu deniz suyunda yüzmelerine engel olmazlar. Hamsinin gözünü, tuzlu deniz suyunun yaktığı yetmiyormuş gibi. Birde çamurlu dere suları yakar. Ondan Hamsilerin gözü az bulanık olur. İnanmadınmı? İyi. Bende inanasın diye anlatmıtorum zaten. Seni keleğe getiriyordum. Bu değimide haburda acmayacağım. Yoksa hikayemizi hiç toparlayamacağız.

    İşte bu bizim, her yer dağlarla kaplı yeşilin binlerce tonunun doğaya hakim olduğu, bu canım Karadeniz de...

    - Hee. Yeşili Hakim yapmış Karadenizliler. Kırmızıyıda Sacvı. Simdilik maviyi sorguluyorlarmış. Zevzeklik yapıp asabımı bozma benim.

    Hem zaten bu lafta; ‘yeşilin binlerce tonunun doğaya hakim olduğu, bu canım Karadeniz’. Çetin Altan’ın dediği gibi ‘Türkün türke probogandasından’ başka bir şey degilmiş. Bunuda harbi söylüyorum, İsveçe gidince gördüm. Meger mavi ile yeşilin ne tonları varmıs, bizim tanımadığımız. Melekette bizi kandırmışlar. Canları sağolsun.

    İşte bu canım Karadanizde, ‘Meyva ağacının dibine düşermis’ özdeğişi hiç de geçerli değildir.

    Bizim oralarda yeşilin hakim... Başlarım şimdi senin savcından. Sen okuma artık, bu yazıyı.

    Bizim oralarda yeşilin hakim olduğu Karadeniz bitki örtüsü altına Fındık, Kiraz, Kestane, Ceviz ağaclarınıda bol miktarda bulunmaktadır. O dağlık ve bayırlık ortamda. Ceviz ağacının altında Kestane, Kestane agacının altında Kiraz bulabılırsiniz. Ceviz ağacından düsen ceviz pekala Kestane ağacının altına yuvarlana bilir. Düşünsenize bir: Fındıkocaklarının ...

    ...Hayır evladım. Fındıkocaklarında Karadenizliler Mısırekmeği pişirmezler. ...Hayır. Buğdayekmeği de pişirmezler. Eeh işte Memleketin bütün yazarları Adanadan çıkarsa; Muzaffer İzgü, Yaşar Kemal ve Falan Filan olacağı budur. Milletin yarısı böyle cahil kalır işte. Birkaç fındıkağacından oluşan kümeye, Karadenizde Fındıkocağı derler. O Ocakların altından cıkan taze Fındıkdallarınada filiz demezler, ışkın derler. İkiden fazla fındığı birarada tutan, önceleri yeşil sonra sararan şeyede, çotanak denir. Öğren bunları, öğren.

    Düşünsenize bir: Fındıkocaklarının altında duran kiraz ve cevizlerin, Fındıkağacının meyvası sanan bir insan ne kadar komik olursa, bende, ‘Meyva ağacının dibine düşer’ sözünü aynı komikle algılıyordum. ...Hee yenim hee, anladık da. Her meyve kendi ağacı altına düşerde, başka yerede yuvarlana bilir... Var mı başka ekleyeceğin, ilave edip çıkaracağın?... Vessübhanallah. Ne okurların eline düstük yaa.

    Hadi simdi olayı toparlamaya çalısalım. Ne diyorduk: Yazar, yazar gibi olmalı ve gören ‘aha ben habunu tanıdım. Habu yazar demeli. Hadi bırakın Yazar falan demeyi en azından Köşeyazarıdır demeli. Bıraksalar benim Yazarımı çarşının ortasına, kimse ciddiye bile almaz. Kimse derken burada aslında kendimden bahsediyorum. Yani buradaki kimse benim soyut düşüncemin somut olarak dışa yansıması oluyor.

    Ben bir yandan kafamdan bunları düşünürken bir yandanda tanıdığım şahsın birinci ağızdan hikaye ve özgeçmisini dinliyor, Mazaffer İzgü yü benim aslında Bilgi Yayınevinden tanıdığımı, oysa onun daha başka Yayın evlerinden yayınlanan pek cok Kitap ve Romanın olduğunu, bir çok kitabımın artık piyasada dahi bulunmadığını ve de özellikle de kendi değimiyle çoçukları ‘ağlatan Yazardan’ kurtarmak, eğlendirmek icin yazdığı bir cok çocuk hikayelerınin de olduğunu ögrendikce, az önce sıradan, ufak tefek olan insan, sanki birden büyümüştü. Ya da böylesine büyük bir yazarı benim neredeyse hic tanımadığım ortaya cıkmaktaydı. Ben kendisiyle söyleşirken aslında başlangıçta bayağı havalardaydım. Öyle ya nerden baksan on belkide onbeş kitabını okumuşum. Ciğerini ezberlemisim. Ben bir Mauzaffer izgü uzmanı bile sayılırdın, cünkü kitaplarının arkasındaki bütün kitapları neredeyse okumuştum. Ben kendimi böylesine tepelere bir yerlere konuşlandırmışken, Yazarımı hic tanımamanın verdiği eziklikle de, ben utancımdan da küçülmüş olabilirim.

    Artık o yine yukarlarda bir yerlerdeydi ve ona bakmaktan benim boynum ağrımaya başlamıştı. Kitaplarını imzalamak için Bilgi Yayınevinin standına doğru yürükende, bende kendisinin Yazar olarak nasıl farkına vardığımı kısaca anlattım: Donumdaki Para (Bir daha ki yazımda bunu anlatacağım.)

    Muzaffer İzgü ‘Soyma beni utanırım’ adlı son çıkan Kitabını benim icin imzaladı. O an tarifsiz bir duygu ruhumu kapladı ve çocuklarım için de birer Kitap imzalamasını kendisinde rica ettim. Sanki benim o an hissetiklerimi çocuklarımda hissedecekmiş gibi. Sağolsun kızım Defne icinde bir Kitap imzaladı. Ben yüzsüzlük edip ‘Bir kızım daha var. Eger onada bir şeyler götürmezsem, üzülür’ dedim. ‘Üzmeyelim küçük kızımızı’ dedi ve imzaladı. O yıl iki yaşında olan kızım Dilarada Muzaffer İzgüden imzalı bir Kitap aldı. Muzaffer İzgü Kitapları imzalarken bir yandan da yanımda bulunan kardesime ‘sende bir Kitap seçte. İmzalattır’ dedim. Kardeşim ‘ben tanımıyorum, etmiyorum. İstersen senın için okumadığın bir tanesini alayım’ dedi. Muzaffer İzgü ile benim aramda bir Bodyguard gibi duran Bilgi Yayınevi sorumlusu bana çoktan ters ters bakmaya başlamıstı. Öyleya, her gelen benim gibi 3 kitap alırsa, Yayınevi kime Kitap satacak ki. ‘Ne olacak geriye kalan Kitaplar’ diye sorduğumda. Herhalde bütün Kitapları bedavaya getirip alacağımdan çekindiği için ‘Franfurt Kütüphanesine bağışlayacağız’ dedi. Bir an Franfurt daki benim bildigim Kütüphaneleri düşünüp ‘Hangisine’ diye sordum. ‘Üniversite Kütüphanesine’ diye cevap alınca, aklımdam hangi Fakültenin Kütüphanesine diye sormak gecti. Öyleya her Fakültenin kendi Kitaplığı var. Sayın sorumluyu daha fazla kızdırmamak icin sormaktan vaz geçtim. Bu arada da kardeşim bana Kitapları teker teker gösteriyor bende ‘onu okudum’ manasına iki kaşımı yukarı kaldırıyorum.

    O gün mutlu bir şekilde eve geldim. Ve Muaffer İzgü nün kardeşim için imzaladığı Kitapı okumaya başladım: İt Adası

    [1] Franfurt Üniversitesi Dekanı

    [2] Bakınız; Muyaffer İzgü, Zıkkımın Kökü’ Giriş.

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 8
    Toplam mesaj
    : 4
    Ort. okunma sayısı
    : 1018
    Kayıt tarihi
    : 22.07.06
     
     

    Cemil Aydin / 8.11.1964 Giresun. İlkokul 4. sınıfı Aydin ili Koçarlı ilçesine bağlı Güdüslü köyünde..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster