Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '16

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
367
 

Nasıl sevmezsiniz siz bu gençleri!

Nasıl sevmezsiniz siz bu gençleri!
 

 

 

“ ‘Kitap okuyuncane değişecek ki?’diye                   düşünüyorsan, elindeki kitaba iyi bak.O da bir  zamanlar odundu.”                                                                                                                                                                                                                                             İlber ORTAYLI

 

 

Anılarımla Hasanoğlan” adlı kitabı keyifle okuyup bitirdikten sonra, yazarı Şehriban Tuğrul’u telefonla aradım. Başarısından dolayı içtenlikle kutlayınca:

                “Hocam, ben edebiyat yapmak için uğraşmadım. İçimden nasıl geliyorsa öyle yazdım. Ne gördüm, ne yaptım, ne düşündümse…” diye sırrını açıklayıverdi hemen.

                İyi ki, öyle yapmış. İyi ki, “Edebiyat yapayım, içimden şöyle geliyor ama ayıp olur; öyle değil de böyle yazayım. Herkes beni beğensin.” gibi bir endişesi olmamış.

                Dolayısıyla falancaya, filancaya özenerek kimseyi taklit etmemiş. İşte bu yüzden, yapmacıklık sırıtmıyor; hiçbir yerinde bu kitabın. Baştan sonra içten mi içten, doğal mı doğal! Bir yazar ve eserin, bir şair ve bir şiirin başarısı da bununla ölçülür zaten. (Eski edebiyat kitaplarında böyle bir kural yoktu. Şimdikilerde var mı, bilmiyorum. İşte bu yüzden, “Bence, bana göre” diyeyim haydi.)

                Yazarın içtenliğine örnek mi istersiniz? Buyurun…

Hasanoğlan’da ilk gecesini şöyle anlatıyor:

                “İlkleri yaşadığım okulumda pembe, üzeri kır çiçekli, annemin boyunu bana uydurduğu pijamayı giyince, kendimi prenses gibi hissettim; Yanımdaki arkadaşıma gülümsedim, sevincime ortak olmasını ister gibi… Ranzaya tırmanıp koskocaman yatağa uzanarak battaniyeyi üzerime çektiğimde, elektrikler kapatılıp gece lambası açıldığında, (…) güzellikleri düşünüp kıyaslama yaptım. Yok, yok, burası güzeldi; okumalıydım. Yavaş yavaş fısıltılar ve birkaç hıçkırık sesi geldi ve kesildi. Daha sonra sessizlik… (…) Rahat yatakta yalnız yatmak da güzeldi ama kardeşlerim aklıma geldi, burnumun direği sızladı, gözlerim yandı. Onlarla güreşmek, sevgi yumağı olmak güzeldi. Yine hıçkırık ve sayıklama sesleri duydum. İyice hüzünlensem de babamın dediği gibi, “Burası medeniyet yuvası”ydı. Buranın parçası olacaktım. Burada mutlu olacaktım, mutluluğum üzüntümü yendi. Merakım ve okuma aşkım bir kere daha şahlandı. Disiplini ve medeniyeti sevdiğimi fark ettim.”

                Hasanoğlan’da yatakhanedeki ilk gecesi böyle yazarın. “İlk kahvaltısını nasıl anlatmıştır?” derseniz, işte şöyle:

                “Sabah uyandığımızda hepimizin de dinlendiği yüzlerimizden okunuyordu. Sabah temizliğimizi yapıp kahvaltıya gitmeliydik. Yemekhaneye gitmek için dışarı çıktığımızda, bizi havası, mis kokulu ağaçları ve rengârenk çiçekleriyle ortası havuzlu bir meydan karşıladı. Orayı neşe içinde geçtik. Bugün, ilk kahvaltımızı yapacaktık. Yemekhaneye girdiğimde, dört gözlü çelik tepsime konan kahvaltılıklar beni şaşırttı. Bir de çarşı ekmeği dediğimiz somun ekmeğinin her öğün verilmesi… Bu yaşıma kadar hepsini bir arada hiç görmemiştim.

                “Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta, doğranmış domates ve salatalık, çelik bardakta çay, harika!.. Hele çay vermeleri daha da harikaydı. Çünkü çocuklara çay verilmez, çocuklar da çay içmezdi ki, bizim oralarda.”

                Çay içilmez de kahvaltı nasıl mı yapılırmış, yazarın memleketi Şefaatli’de?

                Onun da cevabı var:

                “Sabahları, ebemin tarhana (yayla) çorbası, yeşil mercimek çorbası veya sulu düğürcük pilavı yufkayla yenir, üzerine su içilirdi. Kahvaltıya çarşıdan somun ekmeği alınmaz, öğlen vakti bir parça somun ekmeğiyle domates ya da salatalık elimize sıkıştırılır, bu mükemmel bir öğle yemeği yerine geçerdi. Bunu haftada iki üç kere yaparsak keyfimize diyecek olmazdı.”

                “Sabah kahvaltısını böyle anlatan yazar, okuldaki öğle yemeği için ne demiş acaba?” diye merak edebilirsiniz. Onu da paylaşayım sizlerle:

Öğle yemeği için sıraya girdik. Bazıları sırada itiş kakış yapınca nöbetçi büyük öğrenciler bizi uyarıyorlardı. Yemek dağıtılan yere geldiğimizde nöbetçi öğrenciler büyük, derin, dikdörtgen bir kaptan bize yemek verdiler. Bezelyeli tavuk, pirinç pilavı ve elma ömrümün en güzel yemeklerinden biriydi. Hele bezelye, ilk defa gördüğüm bir sebzeydi.”

 Nasıl? Beğendiniz mi?

Gerçekçi ve içten bir anlatım; değil mi?

“Yatakhaneyi, yemekhaneyi öğrendik az buçuk. Ya sınıflar? Sınıflar nasıl acaba?” diye mi sordunuz? Sıra ona geldi işte:

Günlerden pazardır. 1967 – 1968 Eğitim Yılı, ertesi gün başlayacaktır. İkindi sonrası tüm öğrenciler tören alanında toplanır. Okul müdürü bir konuşma yaparak yeni öğretim yılının hayırlı olmasını diler. Gerisini Şehriban Tuğrul’dan dinleyelim:

Biz yeniler heyecandan yerimizde duramıyor, bir an önce sınıfımızı görmek istiyorduk. Erkek arkadaşlarla da sıradayken kısa kısa konuşmalara başladık. Nihayet bizleri öğretmen, büyük ağabey ve ablalar eşliğinde sınıflarımıza dağıttılar.

“Abooovvv!” demiştim sınıfı görünce. Bütün başlar bana döndü; herkes gülmeye başladı. Gülüşmeler arasında sınıfa girdik. Yerler tahta döşemeli, tertemiz… Sıralar U şeklinde dizilmiş. Önümüzdeki masalar ise geniş ve çok büyüktü. Burası resim atölyesiymiş. Sınıf duvarının birinde dört büyük pencere vardı. Bir duvarda da uzunca kara yazı tahtası… Sınıf aydınlık ve çok genişti. Sınıf ağabeyi olduğunu söyleyen son sınıf öğrencilerinden Necati Mumcu ağabey uzun boylu, esmer ve çok güler yüzlü biriydi. Sıralara bizi bir kız, bir erkek yan yana oturttu. Yer değiştirmemize de müsaade etmedi. (…) Gece kafama takılan etüt kelimesinin ne olduğunu öyle bir heyecanla ve bağırarak sormuştum ki, yine herkes bana bakıp gülmüştü. Olsun… Yine de sordum.” (*)

Şehriban’ın etüt ağabeyi Necati Mumcu’yu merak ettim. Mutlaka tanıyorumdur O’nu. Ben, Hasanoğlan’dan ayrılırken, 4. ya da 5. Sınıfta olmalı. İki yıl üst üste aynı ortamı paylaşmış, aynı havayı solumuşuz demek ki.

Merakımın nedeni şu:

Necati Mumcu, okula yeni başlayan öğrencileri sıralarına yerleştirirken, özellikle bir kız, bir erkek olarak oturtuyor. Ve yer değiştirmek isteyenlere de izin vermiyor. Ne güzel, ne güzel!..

 Acaba bu uygulama kendi düşüncesi miydi, böyle bir talimat mı almıştı yoksa?

Müdür Başyardımcısı Osman Erdoğan da böyle bir talimat vermezdi, Beden Eğitimi Öğretmenive Müdür Yardımcısı Dursun Hatipoğlu da

Acaba ikinci yılımda bir yıl birlikte çalıştığım Müdür Ahmet Sertöz mü böyle bir talimat vermişti?        

Neden mi bu ayrıntıya taktım kafamı?

Şundan:

Ben, 1964 Kasım sonlarında gelmiştim; Hasanoğlan’a. Dersine girdiğim sınıflarda 22 kız, 22 erkek olmak üzere 44 öğrenci vardı. Ancak kızlar sınıfın bir yanında, erkekler öte yanda ayrı ayrı oturuyordu. Okul açılalı, dersler başlayalı nerdeyse iki ay olduğu halde, onca öğretmen ve idareci girip çıkmış ama kimse aldırmamıştı bu duruma.

 Ve iki yıl sonra bu okuldan Kars’ın Arpaçay ilçesine sürgün gönderilecek olan Hüseyin Erkan’ın ilk dersi, “Kızlarla erkeklerin böyle ayrı ayrı oturmaları doğru mu?” sorusunu tartışmak olmuştu.

Hayrettir ki, 44 öğrenciden hiçbiri, o tür oturmanın doğru olduğunu savunmamıştı. Teneffüs zili çaldığında, “On dakika sonra, ikinci derse geldiğimde, bakalım sizi nasıl göreceğim?” demiştim; sınıftan çıkmadan önce.

Hayır, hayır!.. Hiçbir zaman olmadığı gibi, o gün de hayal kırıklığına uğratmadı beni öğrencilerim. Gerçekten de, ikinci derse girdiğimde, bir kız, bir erkek vardı her sırada.

Bir hafta içinde dersine girdiğim bütün sınıflarda ilk ders böyle başlayıp böyle bitmişti işte.

                Nasıl sevmezsiniz; siz bu çocukları?

                Nasıl takdir etmezsiniz; siz bu gençleri?

                Ve nasıl saygı duymazsınız onlara? (**)

                                                                                                                             Hüseyin Erkan

                                                                                                              huseyinerkan@dilemyayınevi.com.tr

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 (*) “Anılarımla Hasanoğlan” (Yazan:Şehriban Tuğrul, Hasanoğlan Mezunları Derneği Yayınları, No 2, Nisan 2016, Telefon-Faks: 0312 379 33 33  Çankaya/Ankara)                                                                                       (**) “Keşanlılar’ınyakından tanıdığı, Hasanoğlan mezunuÖğretmen Mustafa Özyılmaz’ın dasöyleyecek pek çok sözü vardır bu konularda diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum acaba?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 278
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster