Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mayıs '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
615
 

Ninnilerle değil, darbelerle büyüdük biz

Ninnilerle değil, darbelerle büyüdük biz
 

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda doğanlar ve okul çağlarında bulunanlar, yeri geldiğinde “ben cumhuriyet çocuğuyum” diye övünürler. O günlerin çok farklı bir heyecanı olduğu muhakkak. Hele Ankara’da olanlar veya bir vesileyle okulları Atatürk tarafından ziyaret edilenler, onu görme bahtiyarlığına eriştiklerini de gururla ifade ederler.

Çocukluğumuz, içimizde geleceğe yönelik umutlarımızın filizlendiği bir dönemdir. O dönemde her şey bizi daha çok etkiler ve bu etkiler de hayatımız boyunca bizi belli bir çizgiye çeker. Kişiliğimiz o dönemlerde şekillenir; sabit fikirlerimiz, ön yargılarımız hep o günlerden şuuraltımıza yerleşmiş korkuların, endişelerin, ikilemlerin etkisiyle o dönemlerde oluşur.

*****

Cumhuriyet kuşağı Mustafa Kemal’i yakından gördüğü için şanslıydı belki. Ama onlar yeni kurulan yoksul bir ülkede, dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik krizin ve sonra da yürekleri dağlayan bir “savaş” tehdidinin soğuk baskısı altında büyüdüler.

Ardından 10 yıllık bir Demokrat Parti dönemi geldi. Sadece belli bir kesimin değil, “halk”ın da biraz nefes aldığı o günler çok kısa sürdü.

Padişahlığı yıkarak kurmakla övündüğümüz cumhuriyeti, halkın hâkimiyetine dayalı demokratik bir yönteme dönüştürmek yerine, bir nevi sınıf hakimiyetine dayalı mutlakıyetçi bir rejim olarak devam ettirmeyi düşünenler ve halkı sadece sahip olunan devletin yönetilmeye muhtaç bir birimi olarak görenler, gerçek demokrasiyi hiçbir zaman içlerine sindiremediler.

Ve siyasi tarihimizde 3 kere üst üste seçim kazanarak işbaşına gelmiş tek parti olan Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960’ta yani bundan tam 50 yıl önce demokrasi kurallarından çok uzak biçimde askeri bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı ve genel başkanı -aynı zamanda ülkenin başbakanı- iki bakanıyla birlikte asılarak idam edildi.

Kağıt üzerinde cumhuriyetle idare ediliyorduk, yönetim biçimimiz demokrasiydi ama, işimize gelmediği zaman vezirlerin kellelerini alabiliyor, işleri bildik metotlarla “halledebiliyorduk.”

*****

27 Mayıs’ta ben ilkokul dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçmiştim. Bir buçuk yıl her akşam Yassıada davalarını dinleyerek büyüdüm. Atatürk’ün “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” teminatına rağmen, halkın iktidara getirdiklerini “canı isterse” apar topar götürebilen güçlerin olduğunu bizzat görmüştüm.

Ben işte bu ihtilâl günlerinin çocuğuyum.

Her şey 1960 darbesiyle bitmiş olsaydı, belki sonraki zamanlarda bu yaşadıklarımı unutur, kendime yepyeni bir hayat çizerdim. Ancak 50 yılda 5 kere darbe ortamı yaşayınca, insan demokrasinin tadından da zevkinden de mahrum kalıyor.

Oysa Demokrat Parti günlerinde doğmuş çocuklar, o günlerden bu güne gelişen bir demokratik ortamda büyüyebilselerdi, hem kendileri özgürlükçü bir anlayışta yetişecekler, hem de çocuklarını ve torunlarını bu minval üzere büyüteceklerdi.

Ne var ki biz kendi öz yurdumuzda garip bir parya gibi büyüdük.

Her 10 yılda bir budanan demokrasi, bir türlü gelişip serpilemedi, köklü bir ağaç olamadı. Tam kendine geleceği sırada cılız fidanların üzerinden paletler geçti.

*****

27 Mayıs’ın ardından, Demokrat Parti, Menderes, Bayar gibi kelimelerin kullanılması bile yasaktı. Çünkü bu şekilde yeni kurulan partilerin onlarla bağı olduğu anlaşılır da halk oyunu gider oraya verir diye korkuluyordu. Mitinglerde konuşmacılar ancak, “gözlerimin içine bakın, ne dediğimi anlarsınız” diyerek kendilerini ifade edebildiler.

Demokrat Parti’yle birlikte diğer bütün partileri kapatan ordu yönetimi, CHP’yi kapatmayarak onunla işbirliği içinde olduğunu hiç çekinmeden dosta düşmana duyurmuş oldu. Menderes’in asılmasından bir ay sonra da seçimler yapıldı. CHP en güçlü dönemini, yani “astığı astık” kestiği kestik dönemini yaşıyordu. Ama buna rağmen oyların sadece % 36,74’ünü alabilmişti.

Koalisyon denen ucubeyle ilk o zaman tanıştım. İnönü başkanlığında kurulan hükümet, birkaç kere bozulmuş, yeniden kurulmuş ve nihayet 1965 seçimlerine gelinmişti.

1961 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisi % 13,73, Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi % 13,96, Adalet Partisi ise % 34,79 oranında oy almış, oylar bölünmüştü. Ama 1965’te halk düşüncesini bangır bangır ilân etti ve Adalet Partisi % 52,87 oyla, yani mutlak çoğunluğu sağlayarak iktidara geldi.

İhtilalciler şaşkındı. Bu halk bir türlü akıllanmıyordu. Başbakanı, Maliye Bakanı, Dışişleri Bakanı asılarak iktidardan koparılan demokrat anlayış, halk tarafından tekrar başa getiriliyordu.

Mühendislik çalışmaları daha o günlerde başladı, Ergenekon’un tohumları da o günlerde atıldı. 27 Mayıs’ı topluma kabul ettiremeyenler, ne yapıp edip her fırsatta aynı senaryoyu daha kolay oynayabilmek için demek ki düzenli bir kurum oluşturmayı amaçladılar.

27 Mayıs’ta tasfiye edilen orduyu devralan “devrimci” genç teğmenlerin, 28 Şubat’la, Balyoz operasyonuyla, Ergenekon’la bağlantıları bu kurumsallığın en açık delili…

1965 seçimlerinden sonra millet dört yıl kadar rahat bir nefes aldı denebilir.

Elbette bu dönemde hiç yanlış yapılmadı, her şey yüzde yüz iyi ve güzeldi diyemeyiz.

Şunu hepimizin bilmesi lazım ki, hiçbir dönemde, hiçbir hükümet, % 100 memnuniyet sağlayamaz. Böyle bir sonuç işin tabiatına aykırı. Ancak bu dönemi, çoğunluğu hesaba katarak iyilerin ve iyiliklerin kefesinin ağır bastığı bir dönem olarak nitelendirebiliriz.

Yeri gelmişken bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum. İktidarın değişmesiyle, ülkenin her yerinde bütün kadroların tamamının değiştiğini söyleyemeyiz. Böyle bir şey gerekmez de… Özellikle devlet kademesinde çalışanların görevi, iktidarda hangi parti olursa olsun, vatandaşa hizmet sunmaktır. Ne yazık ki “partizanlık” ruhumuza öyle işlemiş ki, kendi partilerinin iktidarda olmadığı dönemlerde, işini yarım yapan, hatta yapmayan “hainler” bu yaptıklarıyla övünür hale geldiler.

Vatandaşa, millete, ülkeye kötülük etmeyi, “iktidara takoz koymak” olarak algılayabilen bu ahlâksızlar yüzünden “kadroyla gelmek” “kadro kurmak” gibi terimler türedi.

Bugünkü hükümetin durumu da, bunun güzel bir örneğidir.

Tek başına çoğunluğu sağlayarak iktidara gelen hükümet, nereye elini atsa bir engelle karşılaşmaktadır. Seçimlerin üzerinden üç yıl geçti. Bir yıl sonra yenisi yapılacak. Biz gazetelerde, televizyonlarda, tartışmalardan öteye bir şey göremedik. İktidar yaptıkça, muhalefet sürekli bozdu, Anayasa Mahkemesi bozdu, Yargıtay bozdu, Danıştay bozdu… Yap boz tahtasıyla oyalanan bir ülke olduk…

*****

1965’ten bugünlere bu kadar kolay ve çabuk gelmedik tabii…12 Mart 1971 muhtırasını 12 Eylül 1980 darbesi izledi. Her on yılda bir başımıza bir balyoz darbesi yemeden duramıyorduk.

Öyle olaylar yaşadık, öyle günler gördük ki, sağ sol çatışmaları, terör, dehşet, kıtlık, yokluk, kuyruklar, sıralar, bir damla yağ, bir tüp, bir sigara bulamayan “70 sente muhtaç” bir Türkiye yarattık…

Okullar okunamaz, şehirler yaşanamaz hale geldi. Sokağa çıkmak cesaret işiydi. Kimdi düşmanımız? CHP’nin desteklediği “solcu” gençlerle, MHP’nin desteklediği “sağcı” gençler.

Buradaki sağcı ve solcu terimlerine dikkat çekmek istiyorum. Yaptıkları eylem bakımından birbirinden hiç farkı olmayan, bir suç isnat etmeden karşısındakini sadece kendisi gibi düşünmüyor diye acımasızca öldüren, üstelik bunu bir kavga sırasında kızgınlıkla değil, bilerek isteyerek, taammüden kahveleri, sınıfları kalaşnikoflarla tarayarak yapan katiller, sanal olarak kendilerini “sağcı” ya da “solcu” diye tanımlıyorlardı.

Neden “sanal” diyorum?

İşte o CHP ile MHP bugün elele kolkola bir uyum içinde 82 Anayasasının kılına zarar gelmesin diye inatla direniyorlar. Yandaşları da BDP ve Apo.

Hepimiz biliriz ki, sağ ve sol bir siyasi görüş tandansı, farklı bir felsefi görüşün adıdır. Silahlı eylem, adam öldürmek, yakıp yıkmak, kırıp dökmek, bir felsefeyle, bir inançla, bir fikirle bağdaşır şeyler değildir ki...

Nasıl olup da bu gençlerin böyle birbirine düştüğünü, düşürüldüğünü bir türlü anlayamadık. Tıpkı 12 Eylül sabahı her şeyin bıçakla kesilir gibi nasıl dindiğini anlayamadığımız gibi…

Meğersem darbe yapabilmek için böyle bir zemin hazırlanıyor, iki tarafın gençlerine de silahlar tek elden veriliyormuş… Olaylardan bunaldığımız o günlerde bu ayrıntıyı bilemediğimiz, hatta düşünemediğimiz için, 12 Eylük darbesine milletçe sevindik bile...

Çok geçmeden foyalar meydana çıkmaya başladı.

Milli Güvenlik Konseyi kendini garantiye alan yasalar çıkartıp bir Anayasa hazırladı ve partisini de kurup milletin önüne dayadı. Anayasa kabul edildi ama, resmi parti yine halk tarafından kabul görmedi. Bütün gayretlere ve uğraşlara rağmen, Turgut Özal’ın Anavatan Partisi % 45.14 oyla iktidara geldi.

Demokrasiden yine caydıramamışlar, kandıramamışlardı bu halkı. Her türlü baskıya, alavereye dalavereye rağmen o her fırsatta demokrasiden yana tavrını koydu ve kendisini güdülecek koyun gibi görenlere karşı, kimi seçip iktidara getireceğini hep bildi.

Özal’la daha değişik bir nefes aldık. Demokrasinin kapısı sanki biraz daha aralandı ve onun nimetlerini biraz daha tatmaya başladık. Fakat halkın mutluluk ve refahı nedense sürekli birilerini rahatsız ediyordu.

Herkesin “bu işin içinden çıkılmaz, bu yaralar sarılmaz” zannettiği bir dönemi geride bırakıp sağ-sol çatışmasıyla bile, ülkeyi ve toplumu bölüp parçalayamayacaklarını görenler, bu kez başımıza yeni bir belâ sardılar: PKK terörü.

Yeniden koalisyonlarla siyasi ve ekonomik krizlere giren ülke 2002’de yeni bir hamleyle aradan tekrar sıyrıldı. “İstikrara evet” diyen halk, meclisteki bütün partileri parlamento dışında bırakarak yine bir partiyi tek başına iktidara getirdi.

Ancak belli çevreler iyice kudurdular. Hele terörü bitirmek üzere adımlar atılınca, kötü niyetlilerin bütün foyası ortaya çıktı.

Şimdi bir dönüm noktasındayız ve müthiş bir mücadelenin ortasındayız.

Biliyorsunuz tarih boyunca hep güçlüler kazanmış ve tarihi de onlar yazmıştır. Elbette yine güçlü olan kazanacaktır. Ama bu kez haklıların güçlü olmasını diliyorum.

*****

Birini unutamadan yenisiyle karşılaştığımız ihtilâllerle 50 yıldır demokrasiye hasret bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Ben de bu kuşağın demokrasi özürlü vatandaşlarından biriyim. Toplumsal mutluluğa hasret kaldığımı söyleyebilirim.

Türkiye gibi her imkânı olan, her güzelliğe sahip şanslı bir ülkede, sırf birilerinin kişisel çıkarları ve hesapları yüzünden mutsuz ve umutsuz yaşamaktan dolayı doğrusu çok üzgünüm.

İşin tuhafı, 27 Mayıs’ı “demokratik bir devrim” olarak kabul eden benimle tam zıt görüşteki insanlar da, hemen hemen aynı gerekçelerle mutsuz ve umutsuz bir hayat sürdüler.

Sizce o zaman ortada garip bir durum yok mu?

Hep beraber elele verip sahip olduğumuz nimetlerden hepimiz faydalanıp mutlu müreffeh bir hayat yaşama imkânımız varken, bu hayatı birbirimize zehir etmenin anlamı ne?

Ben 27 Mayıs darbesiyle kaybettiğimiz her şeye üzülüyorum. Başta Menderes, Zorlu, Polatkan ve Özal olmak üzere, demokrasi mücadelesine emeği geçen herkese teşekkür ediyorum ve onlara rahmet diliyorum.

27 Mayıs’ın kazanç hanemize yazdırdığı değer nedir?

Onu takip eden her on yılda bir yapılan darbeler olmasaydı, demokrasimiz bugün çok daha fazla gelişmiş bir noktada olmaz mıydı?

Bu terör belası başımıza sarılmasaydı, 30 yıldır harcanan milyarlarca dolar, bu ülkenin kalkınmasında önemli bir rol oynamaz mıydı?

Ölen bunca insanımız hayatta kalacağı için, birbirimize karşı düşmanlığımız çok daha alt seviyelere inmez miydi?

Bu hayati meselelerde aklımızı kullanıp hem kendimize hem milletimize mutluluk yollarını açamayacaksak, akıllı bir varlık olmamızın ne faydası var?

Elli yıldır yaşadıklarımla mutsuz büyümüş, eğitim yılları heba edilmiş bir kişi olarak, şanssız bir kuşağa mensup olduğumu düşünüyorum.

*****

Darbelerle ülkeyi şekillendirmeye, halkı sindirmeye çalışanlar, 27 Mayıs’ın 50. yılında, yarım yüzyılı nasıl heba ettiğimizi görerek, lütfen gelecek günlerin değerini bilsinler ve yeni yetişen nesilleri bu hengâmelerden uzak tutsunlar ve onların da mutsuz olmasına fırsat vermesinler.

Yeni yetişen gençler de, henüz canlı şahitlerinin aramızda olduğu o kara günlere özlem duymak için bir sebep olmadığını, yaldızlı sözlerle, sloganlarla, demokrasinin yaşanamayacağını anlasınlar ve öğrensinler.

İhtilallerle ömrünü geçirerek, demokrasiden uzak yaşamaya alışmış, ikide bir darbelerin etkisiyle korkudan sesini çıkaramasa da, sandığa gittiğinde yine bildiğini okumuş, oyunu demokrasiden yana kullanmış vatandaşlarımız da, yaşadıkları acı gerçekleri içlerinde hapsetmek yerine gençlere, yeni kuşaklara, bilen bilmeyen herkese anlatsınlar.

Demokrasi düşmanları kadar demokrasiyi sevenler ve benimseyenler de cesaretle ortaya çıkıp meşru zeminlerde hakkını aramalı, korumalı ve bu mücadelede yerini almalıdır.

Her darbede 10 yıl 20 yıl geriye gittiğimiz unutulmamalıdır.

Öyle görünüyor ki, demokrasi düşmanları bir kere daha gücü ele geçirirlerse, 27 Mayıs’ların, 12 Mart’ların, 12 Eylül’lerin, 28 Şubat’ların ve 27 Nisan’ların yapamadığını yapacak bir oluşum için 101 yıl geriye gitmeyi bile göze almaktan çekinmeyeceklerdir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

-diktaya,toprak ağlarına duygusal menşeili bir yazı...saygılar.

Cem kocabaş 
 30.05.2010 3:08
Cevap :
Katkınız için teşekkür ederim. Selam ve saygılarımla...  30.05.2010 23:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 945
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster