Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Temmuz '19

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
55
 

O Mağdur, O Mağdur mu?

Mağduroğulları

Mağdur insanlar konusunda bizim insanımız bence pek de hassas sayılmaz. Ciddi bir empati yoksunu bir millet olduğumuz dahi çeşitli verilere bakılarak söylenebilir. Empati yoksunu olmamıza neden olan birçok neden olabilir ama aynı zamanda yaptığımız eylemler sonucunda başkalarının mağdur olmasına rağmen birçok bahane uydurmakta da mahir olduğumuz söylenebilir.

Empati yoksunu olmamıza kanıt sayılabilecek toplumsal belirtiler;

-Türkiye’de trafik kurallarına uymamayı maharet sayma şeklinde ortaya çıkan bir arızalı duruma en bariz toplumsal alışkanlıklarımız trafik kurallarında kendini gösterir.

Sarı ışık yanar yanmaz kornasına asılan sürücüler, birbirini sürekli taciz eden insanlar, karşılıklı küfürleşmeler, taciz, makas atarak diğer sürücüleri tehlikeye atan sürücüler hemen her gün trafikte direksiyon sallıyor, aynı olaylar yakınlarının başına gelince sanki kendileri tamamen masummuşçasına bir role bürünüyorlar. Bu konuda ülke olarak ciddi bir kültürel arızamız olduğu söylenebilir. Empatimiz hele bu konuda neredeyse hiç yok. Özellikle büyükşehirlerde trafik ciddi bir sorun. Diğerinin mağduriyetine neden olan insanlar öbür dünyadan başka ülkelerden gelen turistler değil, öncelikle bu ülkenin insanlarıdır ve empati duygusu taşıyan insanlar başkalarına da en az kendilerine gösterilmesini istedikleri kadar saygı duyarlar. Bu durum ne yazık ki ülkemizde henüz çözüme kavuşmuş bir sorun değil. Mağdur etmekten hoşnut ciddi bir kitle olduğu da söylenebilir.

-Türkiye’de alacak verecek davalarının yoğunluğu hemen herkesin malumudur. Mahkemelerin baktığı davaların içinde ciddi bir yekün tutan alacak-verecek davaları ortada bir sorun olduğuna delildir. Bu durum da ciddi bir empati sorunu yaşadığımıza delildir.

 Esnaf olunca kaldırımı işgal edip, yayalara yürümek için yol bırakmayan ama yaya olunca şikâyet eden, otel sahibi olunca sahilleri kendi malı durumuna çeviren (sahiller yasal olarak tüm insanlarındır) başka ülke vatandaşları değil, bu ülkenin esnafları, işletme sahipleridir.

Bu konu oldukça çetrefilli bir iştir. Köylüsünden şehirlisine kadar hemen her konuda insanlarımız birbirlerinin hakkına sürekli tacizane bir tutum içindedirler.

Aynı apartmanda sorunlar yaşarken, alışveriş yaparken, tarlada sınır komşuluğu yaparken köylüsünden kentlisine hemen her konuda sürekli bir mücadele, söz konusudur. Bu durumlar da sadece mağdur olan da edilen de insan hem de bizim insanımız olması sebebiyle her iki taraf da kendi açısından haklıdır. Yoksa hemen her gün yüzlerce bu konularda davalar açılmaz, kavgalar edilmezdi. Bu durum da toplumda ciddi bir empati yoksunluğu var olduğunu gösterir.

-Haksızlık konusunda, anlaşmazlıkların yaşandığı konulardan biri de miras anlaşmazlıklarıdır. Bu konuda da yaşanan davalar ciddi anlamda hem çözümsüz hem de tarafları sonsuza kadar birbirine düşman edebilmektedir. Davaların tarafları yabancı değil, kan bağı olan; kardeş, abla, hala, dayı amca, anne ve babadır. Özellikle toplumda toplumun önemli bir kesiminde miras kavgaları yüzünden neredeyse akrabalar birbirlerinin cenazelerine gitmeyi dahi reddetmektedirler. Herkes kendince haklıdır, ancak bir olayda iki kişi aynı anda haklı olamayacağına göre empati ve uzlaşma kültürü olmaması bu işlerin sebebi olsa gerektir.

-Torpil ve adam kayırma konusunda da aynı empati yoksunluğumuz vardır. Hemen her konuda olduğu gibi adam kayırma konusunda, torpil yaptırma konusunda hiç kimse diğerinden ne yazık ki az suçlu değildir. Eskiden etkin olan grupların yerine gelen yeni ekiplerin, eskileri kat be kat geçmeleri, aslında insanların neye inanırsa inansın, hangi konuda fikir sahibi olduğunu iddia ederse etsin, kendi adamım, akrabam, yakınım, benim adamım olsun anlayışını ne uluslararası etik kuralları, ne de hiçbir dinin emretmediği kurallar ve ilkeler hayata geçirilmekte, tövbe ile sıyrılmaya çalışanlar ile sehven yaptım diyenler arasında nüans farkları olduğunu ortaya koymaktadır.  

-İnsanlarımız önemli bir kısmı en azından kendileri ve kendi gruplarının hatalarını, suç hatta günah olmasına rağmen kendi zümrelerine ait insanların yaptıkları hataları görmemezlikten gelmekte pek mahir olduğu yetmez, bir de kendi ceplerine giren olmasa dahi dini konularda bile fetvalar vermeye kalkışmalarıdır. Bu durum da toplumun bir kesiminde ciddi rahatsızlık yaratmaktadır. Güç dengeleri değişince haksızlık yapanlar değişmekte, haksızlık fiili öylece ortada durmaktadır. Mücadele haksızlık yapma hakkını ele geçirme mücadelesi olarak anılacağına ideoloji, fikir diye ortaya saçılmakta sonra teori ve pratiğin arasında dağlar kadar fark olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır.

Yukarıda sayılan eylemler benim de içinde olduğum insanlarımızın yaptıkları eylemler, sebep oldukları sonuçlardır. Dolayısıyla, mağdur ettiğimiz insanların acılarından zevk alabilecek kadar gözü kararmışlık durumumuz vardır.  Her gün mağduriyete neden olan bizleriz. Yani bu toplumun cahili, aydını, esnafı, az okumuşu çok okumuşu kısacası bu toplumun üyeleri olarak bizler toplumdaki mağduriyetlerin hem yapanı, hem de mağdur olanıdır.

Öte yandan bu halk mağdur edilen insanların hepsini değil de bazılarını nedense çok sever.

Adnan Menderes bunlardan biridir. Asılması dolayısıyla 1960 yılından bu zamana kadar popülaritesini artırarak devam ettirmiştir. Başka bir mağdur da Turgut Özal’dı. 1980 Darbesi sonrasında askerlerin istemediği Turgut Özal da aynı şekilde mağdur edilmiş ve seçimi kazanmış bir siyasetçiydi. Bazı yazarlara göre ise; askeri darbeye neden olan Süleyman Demirel’in kabul etmediği 24 Ocak Kararlarını Turgut Özal onaylatmış, Anavatan Partisi ile uzun yıllar siyasette mihenk taşlarından biri olmuş, görevini layıkıyla yaptığı solun bir grup yazarlarınca telakki edilir.

Bu ve buna benzer mağdur insanlarımızdan bazıları önemli mevkilere gelirken, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, gibi cinayete kurban edilenler hakkında asla methiyeler düzülmezken, mağdur edilenlerden sadece birkaç kişinin önde tutulması ilginçtir.  Misal Muhsin Yazıcıoğlu da halk nezdinde mağdur ve maktul olmasına rağmen partisi bu durumdan kazanan değil, kaybeden olmuştur.  O halde halkımızın mağdur olanlarla ilgili tutumu dengeli değildir. Duruma göre değişkenlik gösterir. Aynı şekilde 1960 darbesine dönersek, Adnan Menderes haricinde asılanların hiçbirisinin bir ehemmiyeti yoktur…

Aslında yukarıda sayılan maddelerde de sayıldığı gibi, insanımız birçok konuda mağdur ettiği durumlarla sabittir. Aslında kimse kimsenin mağdur olmasını da umursamaz. Öyle ya öz kardeşinin malını gasp etmeyi kendinde hak gören insan, trafikte başkasının hakkını ihlal eden insan, kendi akrabası işe gireceği zaman hak, hukuk gibi kavramları yok sayan insan mağdur ederken mutludur. Ülkemizde sayıları pek de fazla olmayan bir grubun haricinde kendisine aydın denen zümre ile din, din diyen zümre arasında fark sadece nüans farkıdır.

Peki, bu durumda sadece bazıları için “Mağduriyet” nasıl oluyor da kazanca, koltuğa kavuşmak için bir araca dönüşebiliyor? Yoksa bu durum sadece özel bir zümreye mi mahsus? Bu durumda özel bir “Mağduroğulları” olduğu gerçeği ile mi karşı karşıyayız?

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1130
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 205
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster