Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1446
 

Ölmek ve sevmek zamanı

Ölmek ve sevmek zamanı
 

Yan tarafta görmüş olduğunuz fotoğraf 1957 yılında Gülhane Parkı'nda bulunan çay bahçelerinden birinde çekilmiş. Babam henüz otuz altı yaşında, annem ise otuz üç. Sanıyorum şimdiki "şip-şak" fotoğrafçılar o zaman da varmış. Filimleri nerede banyo yapıp hemen getiriyorlardı anlamadım. Fakat fotoğraf çok güzel bir anı olarak hep albümümde kaldı.

Fotoğraf çok güzel bir şey. Elbette fotoğraf bulunmadan önce insanlar ressamlara portre resimlerini çizdiriyorlardı. İster resminizi çizdirin, ister fotoğrafınızı çektirin, nedir amacınız? Geleceğe kalmak mı? Gelecekte de anımsanmak mı?

Fotoğraf anlık bir çekimdir. Yaşanan o ânı saklı tutabilmek ve gelecekte de o ânı yaşayabilmek için kâğıda düşülen görüntüdür.

Annem ve babam o tarihlerde İstanbul'un Kadıköy ilçesinde oturuyorlarmış. Evde beş çocukları varmış. Her halde canları sıkıldığı bir akşam olacak ki, Kadıköy'den vapura binip karşıya geçmişler. Belki de el ele tutuşup sahilden yürüyerek Gülhane Parkı'na çıkmışlardır. Belli ki yaz akşamı. Gülhane Parkı'nda şöyle bir tur atıp set üstündeki çay bahçelerine gelmişlerdir. Aynı çay bahçelerine şimdi çaydanlık takımıyla çay getiriliyor. Demek ki o zamanlar semaverle getiriyorlarmış çayı. Belki de el ele tutuşarak ve Boğaziçi'nin pırıltılı ışıklarını seyrederek yudumlamışlardır çaylarını.

Kimbilir gecenin kaçında eve dönmüşlerdi? Nasılsa evin ablaları küçük kardeşlerine bakmışlardır.

Orta halli insanlar ufak şeylerden mutlu oluyorlar. Belki bu küçücük Gülhane Parkı molası bile, annem için büyük bir jestti, kimbilir? Evde bütün gün oturup çocuklarla uğraşan, ev işlerini yapan, çamaşır makinesi henüz olmadığı için elle çamaşırları yıkayan anneler hiç yorulmaz mı? Ya babalar? Bir devlet memuru maaşı ile yedi nüfuslu bir aileyi geçindirmek kimbilir ne kadar zordu. Babalar kimbilir ne güçlüklerle geçindirmeye çalışıyorlardı evlerini. Şimdi düşünüyorum da, o kadar çocuğun okul, giyim, yeme, içme giderleri nasıl karşılanırdı küçücük memur maaşıyla? Bir de ev kirası vererek!

Bilmiyorum ki 1957 yılındaki aşklar nasıl yaşanırdı. Mutluluğu nasıl yakalardı insanlar. İşte böyle bir fotoğraf karesinde mi donar kalırdı mutluluk, yoksa hiç bitmez miydi?

Bu fotoğrafın çekilmesinden on beş sene sonra babam vefat edecektir. Annem ise bu fotoğraftan otuz altı sene sonra ayrılacaktır aramızdan. Ölüm böyle acımasız işte. Sevenleri ayırıyor birbirlerinden, çocukları bırakıyor annesiz ve babasız. Geriye bu "hain" fotoğraflar kalıyor. Bakıyorsunuz içiniz sızlıyor. Bir zamanlar bu insanların da var olduğunu, yiyip içtiklerini, el ele tutuştuklarını, bir vapurun güvertesinde çay içtiklerini düşünüyorsunuz. Bir zamanlar "Baba" diyebildiğiniz, "Anne" diye sarılabildiğiniz bir varlığın olduğunu düşünüyorsunuz. Ve o anlarda ölümü hiç düşünmüyorsunuz. "Babam bizi bırakmaz" diyorsunuz. "Annem çocuklarından nasıl ayrılabilir" diye düşünüyorsunuz ve ölüm ayrılığını hep başkalarına konduruyorsunuz.

Ve bir gün ölüm hepimize uğruyor. Bir gün önce evde olan babamız ertesi gün yok oluyor. Bir başka zaman annemizden de ayrılıyoruz. Sonra bir fotoğraf kalıyor elimizde. Bizleri dünyaya getiren insanlara bakıyoruz. Şimdi yoklar. Ve şimdi bu fotoğrafta sanki ben de varım. İçilen çayın tadı damağımda. Boğaziçi'nden esen ılık rüzgâr benim de tenimi okşayıp gidiyor.

İşte bu yüzden insanları ağaçlara benzetiyorum. Ağaçlar nasıl her sonbaharda yapraklarını döker, ilkbaharda yeniden yapraklanır ama gövde hep aynı kalırsa. İnsanlar da böyle. Bir gövdeden geliyoruz ve bizler yaprağız. Dökülsek de yeni yapraklar yetişiyor. Ama, asıl gövdenin özelliklerini taşıyarak. Onların gözleriyle bakıyoruz dünyaya, onların sevgisiyle seviyoruz insanları. Onlar bizimle yaşıyor bugünü, biz geleceği yaşayacağız çocuklarımızın bedeninde.

"Genetik" ya da "kalıtım" mühendisliği de bunu bilimsel olarak kabul etmiyor mu?

Ne olursa olsun, sevdiklerinizi kaybetmeden önce doyasıya sevin. Çünkü bir daha kavuşmak olası değil.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Üzüldüm ama sonra düşündüm.Bu fotğraf olmayadabilirdi.Anneniz ve babanız hiç o kafede otuamamış bir yudum sıcak çayından içmemiş de olabilirdi.Sizin elinizde bunları hissedebileceğiniz bir hatıra da kalmayabilirdi değilmi..Ölüm çok zor ve soğuk bilirim ...Çok duygusal ve içten bir yazıydı.yüreğinize sağlık.Anne ve babnızın mekanı cennet olsun.sevgiler

 
 16.07.2007 12:37
Cevap :
İlginize ve dualarınıza binlerce teşekkür ederim. Çok samimi bulduğum yazınız, beni duygulandırdı. Allah kimseye ölüm acısı vermesin. Hele anne... Çok acı. Izdırabı bitmiyor. Hâlâ annemin o ipek saçlarını okşadığım son akşam geliyor. Ve hâlâ ağlıyorum. (Bütün güzellikler sizinle olsun)  16.07.2007 20:04
 

Sevgili Esat Bey fotoğraf çok güzel. Benim anneminde böyle siyah beyaz fotoğrafları var. İnanılmaz güzellikte. Kızımın fransızca öğretmeni ona anneannen çok güzel demiş.Çok güldük.Annem 65 yaşında.Sevgiyle kalın.

oya 
 15.07.2007 21:35
Cevap :
Teşekkür ediyorum. Allah tüm sevdiklerimize uzun ömürler versin. Biliyor musunuz Mine Hanım, olan arkada kalanlara oluyor. Ne büyük acılar içide yaşıyoruz ölen biliyor mu acaba? "Unutulur" deniyor ama olmuyor. İşte, bir fotoğraf bile insanı yüreğinden vuruyor. (Güzellikler hep sizinle olsun)  16.07.2007 20:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 278
Toplam yorum
: 681
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3234
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster