Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Haziran '21

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
36
 

Ressamın Aşığı

 

Sizin hiç ressam sevgiliniz oldu mu? Hayal miydi gerçek miydi yoksa sanal mıydı bilmiyorum ama benim bir kez olmuştu. Şu simülasyon/benzetim teorilerini bazen çok ciddiye aldığım için bazı olayları gerçekten yaşayıp yaşamadığıma o an karar veremiyorum. Onunla olmamda buna benzer bir şeydi. Sanki bir oyunun programcısı ya da filmin senaristi karakterini kurtarmak için araya bir yan karakter gönderip hikâyenin akışını değiştirmeye çalışıyor gibiydi. Her şey bir anda başlayıp bir anda bitiyormuş gibi gelmişti, onunla yaşadıklarımızda öyle gelmişti bana.

            Güçlü bir kadındı, güçlü derken bedeninin güçlülüğünden değil kalbinin kendisinin tabiriyle acı eşiğinin yüksekliğinden bahsediyorum. Üniversitede sinema okuyordu ressamlık ise hobisiydi ama zaman zaman hobisinden de gelir elde ettiği oluyordu. Kara kalem seviyordu ama öyle bir kara kalem çiziyordu ki beyaz, siyah ve griliğin arasında çizdiği her resim bana renkli geliyordu. Aklım kafamın içinde boşluk bıraktığı renkleri kendince doldurabiliyordu. Kitabın sonunu okuyucuya bırakan yazar gibi diye tanımlamıştı bu durumu. Yağlı boyayla da uğraşıyordu ama orijininde kara kalemciydi. Anti estetik kaygıları yoğundu, kibirli olacak kadar yoğun. Biliyor musunuz beni de anti estetik buluyordu. Basit ama sade olduğum için seviyormuş beni.

            Onun atölyesinin dışında beraber en iyi yaptığımız şey yemekti ve mutfakta vakit geçirmeye bayılıyorduk. Bilirsiniz ben mutfaklara bayılıyorum. Çeşit çeşit bıçakların, tabakların, farklı desenlerde değişik renklerde duran yağların, kızartma tavalarının, değişik modellerde şekilli bardakların mutfağın içindeki ahenkli duruşu benim hoşuma gidiyordu. Tıpkı tamirhanede anahtarların ve lokma takımlarının dizilişine hayran olduğum gibi mutfağın bu düzenine de hayran kalıyordum. Beni bıraksanız büyük bir mutfağın içinde bütün günümü geçirebilirdim, o yüzden televizyonumu, bilgisayarımı hatta yazı masamı bile mutfağa taşımışımdır.

            Bir keresinde tavuk filetoya sos hazırlamamı isterken yağ içinde kalmış kesme tahtasının üzerinde duran sebze artıklarını lavabonun içine döktü, üstüne diğer lekelenmiş birkaç parça bulaşığı da suda durulayıp olduğu gibi lavabonun içine akıtıp suyu açarak hepsini giderin dibine gönderdi. Bıçakla artıkları sıyırırken parmağını kesmişti. Elimdeki işi bırakıp parmağına peçeteyi sertçe bastırmıştım. Akan kanı lavabonun içine karışırken gözleri lavabonun içine akan girdap halini almış suya dalmıştı.

            - Biliyor musun bazen kendimi lavabo gibi hissediyorum dedi, girdabın içine bakıp.

            - Her şeyi böyle içime atıp yutmaya çalışıyorum. İçimden atamayınca bir lavabo açacağı atıp zorluyorum sonunda tıkanıncaya, aksırıncaya kadar doluyor içim böyle bir girdap oluşuyor.

            Kırılmasına dayanamıyordum, boynundan öperek canlı canlı gördüğü kâbustan kaldırdım onu. Mavi gözlerini bana kaldırıp gülümsedi. Bıçağı tahtadaki askılığına saplayıp sosuma dönmemi istedi. Ben sosu hafifçe yağda kızartıp biraz sulandırmaya çalışırken sigarasını yakıp küçük balkona bir sandalye çekerek dışarı bakmıştı. Ardı ardında yaktığı dördüncü sigaradan sonra kül tablasını önünden alıp sigarayı kaldırdım. Normalde hayatına başkası böyle müdahale etse belki kafasına bu cam küllüğü indirirdi ama bana karışmıyordu.

            O gidince kendimi kül tablası gibi hissetmiştim. Sizi bilmem ama benim hayatıma kesinlikle bir garson gerek ya da boşları topla diye seslenebileceğim birisi. Ayrılınca intikamını o uzun kömür siyahı saçlarından almıştı. Farklı bir renge boyamış, uçlarını biraz kestirmişti. Yeni kıyafetleri de gözümden kaçmamıştı fakültesinin önünden geçerken… Apartmandan çıkarken siyah taytının üstüne güzel bir eşofman takımı almış ve ona öğrettiğim limon ve havuçla yaptığım vitamin suyuyla doldurmuştu plastik matarasını, uzun koşulara çıkıyordu sitenin bahçesinde. Oysa ben ne kadar zavallıydım. Ne kesip boyayarak intikam alabileceğim kadar uzun saçlarım vardı ne içini doldurabileceğim bir kıyafet dolabı. Değil yemek yapmayı kesme tahtasına bile uzanmak istemiyorum. Ağzına kadar dolmuş bir kül tablasıydı artık kalbim. O beni böyle çizmişti kahverengi deri ajandasının 27 Temmuz yazan yaprağına. Bense değişebilmek için en adice yolu seçtim. Her erkeğin bırakamadığı o budalalığı… Başka bir kadın girmişti hayatıma. Kadın… Ve daha çok kadın…

Ayna gezegenlere inanıyordu o, tanrıyı sevmezdi. Bir şeyin hiçbir zaman ölmediği hiçbir zaman geçmiş bir zamana sahip olmadığımızı başka bir gezegende hikâyenin aynı şekilde başlayıp aynı şekilde bittiğine inanıyordu. Defalarca kez ölmüş ve defalarca kez doğmuştuk biz. Tanrım bu vuruş balyozdan bile daha sarsıcı.

 

Yazan E.Erden 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 203
Toplam yorum
: 107
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 312
Kayıt tarihi
: 16.11.13
 
 

1991 İskenderun doğumlu. EMU Mütercim Tercümanlık, Amasya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezun..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster