Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '11

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
21287
 

Rodos ve Kos’a asla gidilmez diyecektim ki…

Rodos ve Kos’a asla gidilmez diyecektim ki…
 

Rodos: Yunanistan'ın Özeti


Yunan adalarına gidince, ziyaret ettiğim yerden çok oradan memleketimi izlemeye bayılırım. İki-üç gün sonra döneceğimi bildiğim halde acayip de özlerim. Dağları mı bir başkadır, ışıkları mı bir parlaktır, tarif edemem, ama ülkeme uzaktan her baktığımda hüzün kaplar içimi. 

Belki de 12 Eylül’de ülke dışına kaçmak zorunda kalıp, bir daha geri dönüp dönemeyecekleri hiç belli olmayan rejim muhaliflerinin, Adalardan ülkelerine bakarak iç geçirmelerini anlatan şarkının sözleridir içimi sızlatan. 

Şu adadan şu Bodrum’a yüzesim gelir. 

Yüzsem de çıkmamam ki, oh be! 

Kuş olup da o yakaya uçasım gelir. 

Uçsam da, konamam ki, oh be! 

Geceleri ben adadan Bodrum’a bakardım. 

Işıkları ben görürdüm, oh be! 

Türküleri ben dinlerdim. 

Gökyüzünü ben koklardım. 

Ve de nasıl özlerdim, oh be! 

İşte ben de şiirdeki o adadan, Kos’tan, baktım memleketime bu defa. Ve şiirdeki gibi türkülerimi dinledim, gökyüzünü kokladım ve nasıl da özledim be! 

Ahali Mazbut, Velakin… 

Çeşme, Bodrum, Marmaris terminallerini hemen karşılarındaki Sakız, Kos ve Rodos’taki Yunan limanlarıyla kıyaslayınca arada en az otuz yıllık fark görebilirsiniz. Biz 2011 yılındayız, komşumuz 1980’lerde. Limanları dökülüyor, pasaport kontrolünde misafirlere adeta zulmediliyor. 

Kos’a 300-400 yolcuyla hıncahınç dolu bir deniz aracıyla yanaştığımızda, bizden önce yolcularını indirmiş bir başka Türk gemisinin pasaport işlemleri sürdürülüyordu. Görevli, sıramızın en erken bir saat sonra geleceğini söyledi. Yakıcı bir güneş altında bu kadar beklemek tam manasıyla gâvur eziyeti. O anda geriye dönme imkânım olsa asla tereddüt etmeyecektim. Ve bu yazının başlığı “Yunan adalarına asla gelinmez” olacaktı. 

Çıkışımız iki saati buldu. Güneş altında bekleyen Türkler, Yunan polisinin umurunda bile olmadı. Bayram boyunca sadece Kos’a Türkiye’den en az on bin turist gittiğini tahmin ediyorum. Diğer adaları da hesaplarsak bu rakamı 4-5’le çarpmak gerek. Misafirine ve müşterisine gereken özeni göstermeyenin krizden krize girmesi kaçınılmaz. 

Gelenlerin bir kısmı akşam dönecekler. Yani adada ne kadar çok kalırlarsa Yunan halkı o kadar çok kazanacak. Ziyaretçiler gezecek, yiyecek, içecek, alışveriş yapacak... Süre azaldıkça daha az harcayacaklar kısaca. 

Neyse! Yunanistan’ın derdi beni mi gerdi? Onlar kendilerini düşünmüyorsa, benim elimden fazlası gelmez. 

Oysa dönüşte Türkiye’ye girerken aynı sayıda insanın işlemleri on dakikadan fazla sürmedi. Üstelik beklenilen yer klimalı, tertemiz, modern bir terminal… 

Kos girişinde kapıda görevli askerler uzun boylu, yapılı, sırım gibi. Onları görenler bütün Yunanları böyle sanacak ya! Yer miyiz? Aynı numara sanki bizde yok! Askerdeyken bütün sınır kapılarına beni gönderirlerdi, oradan biliyorum... 

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra taksiye atlayıp dört kilometre uzaktaki otelimize doğru yola koyuluyoruz. Taksilerin büyük çoğunluğu Mercedes. Taksi ücretlerinin bizim tatil yörelerinin çok çok altında olduğunun tiyosunu Türkiye’deyken almıştım. Dört kilometrelik mesafe 5 Euro. Bu mesafenin Bodrum’da birkaç katı aştığını hemen belirteyim. 

Kos, bizim sahiller kadar olmasa da bir hayli sıcak. Şoföre, klimayı açmasını söylüyorum. Tersliyor. Arabanın dört camı klima görevi görüyor, diyor. Klimayı açması halinde hasta olacağını, siyatiklerinin ve basurunun azacağını filan anlatıyor. 

Bir kısım Yunanlı böyle kıl. Onlara müşteri velinimet değil. Müşterisini hizaya sokma konusunda İtalyanlarla yarışıyorlar. Mesela yemektesiniz ve içeceğinizin soğuk olmadığından şikâyet ettiniz. İnanın, üzerinden duman çıksa, Yunanlı garson o içeceğin buz gibi olduğuna diretir. En azından bir kısmı. 

Türkiyeli Yunanlar 

Şoförün tavrı, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince değişiyor, bu defa sıcak bir ilgi gösteriyor. Klimayı gene açmıyor, ama sempatik davranıyor. Dedesi Bodrumluymuş. Ölümüne yakın “Doğduğum köye götürün, ” diye tutturmuş. 

Bodrum’a geçip evini bulmuşlar. Ev metruk. Bitişik evden çıkan yaşlı kadına dertlerini anlatmışlar, kadın ihtiyar adamı hemen tanımış: Çocukluk arkadaşı. Sarmaş dolaş olmuşlar. Yunan dede ağlamış, bizim nine ağlamış. 

“Tam beş saat misafir etti bizi, ” diyor şoför, “Ve beş saat boyunca hep ağladık, ağladık, ağladık…” 

Sonra savaşların ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatıyor uzun uzun. Mübadele ne büyük bir travmaymış Allah’ım. Doksan sene oldu, dört kuşak eskitti, acısının dumanı hâlâ üstünde… 

Otelimiz Türkiye’ye bakıyor, balkondan memleketime el sallıyorum. Türkiye’ye komşu Yunan adalarının genel özelliği, ana yerleşimin bize bakan tarafta olması. Kaleler de aynı yönde. Bu, eski çağlarda ticaretin esas olarak Anadolu’yla yapıldığını göstermekle birlikte, güvenlik kaygılarının da aynı yerden kaynaklandığının göstergesi. 

Kos çok şirin bir ada. Çevresi 40 km.. Şimdi yüzölçümünü hesaplayın bakalım... 

Sizin de benim gibi geometri derslerinde uyuduğunuz anlaşılıyor. Yarı çap, pi sayısı, üçgenin iç açılarının toplamı filan size de bir şey ifade etmiyorsa, yüzölçümü boş verin. 

Adanın batısı dümdüz. Deniz seviyesinde bile denebilir. Tsunamiye filan gerek yek, sıkı bir dalganın ilk rampaya kadar her tarafı altına alacağından korkuyor insan. Herhalde Ege Denizi bu çapta dalga üretmek yeteneğine sahip değil. Karadeniz’de olacaktı da, görecekti gününü. 

Kos limanı oldukça büyük kalenin hemen yanında kurulmuş. Limanda bir hayli Türk teknesi demirlemiş. Esas olarak turizme dayalı bir ekonomi hüküm sürüyor ve yaz dönemi sona erdikten sonra insanlar ekmek kavgalarına başka kentlerde devam ediyor, çalışmaya Türkiye’ye gelenler bile var. 

Adanın en meşhuru Hipokrat. Hani doktorların tamamının adını kullanarak ant içtiği, fakat bir kısmı ayağını kaldırarak yemin ettiğinden ismini unuttuğu ünlü doktor. Milattan önce 400’lü yıllarda Anadolu’da ve Kos’ta yaşamış acayip yakışıklı bir adam. Yakışıklılığı en çok da çıplak kafasından geliyor. 

Her Tarafta Bisiklet 

Kos’un ismini bisiklet-ada koysalar hata yapmış olmazlardı. Adanın her köşesinde kiralık bisikletler. Dileyen kiralıyor ve bisikletliler için yapılan özel yollarda güvenle dolaşabiliyor. 

Lokantalarda fiyatlar makul. En güzel tarafı, Bodrum ve Marmaris’in aksine, çığırtkanların zorla kolunuzdan tutup içeri sokmaya çalışmaması. 

Adada üç tane cami saydım. Bunların ikisi Osmanlıdan kalma, biri yeni. Eski camilerden birinin altında restoranlar ve butikler var. Lokantalarda içki servisi yapılmıyor. Yunanlar Müslümanlara Atina’da göstermediği saygının çok daha fazlasını Kos’ta ve ileride ele alacağımız Rodos’ta gösteriyor. 

Dükkânların büyük bölümünde giyim eşyası ve hediyelikler satılıyor. Tekstilde marka taklidinde bizden aşağı kalır tarafları yok. Bizde üç tanesi 20 liraya satılan taklit tişörtlerin tanesi orada 20 Euro. Sahtekârlıkla Avrupa Birliği de baş edemiyor anlayacağınız. 

Plajlar ve güzel oteller merkezin birkaç kilometre dışında. Deniz temiz, ama Datça, Bodrum, Fethiye, Çeşme ve Marmaris’in eline su dökemez. Bizdeki her şey dâhil sistemi orada yok. Bu yüzden turistler lokantalarda ve sokaklarda alışverişte. 

Kos’taki Türkler 

Öğlen yemeğimizi bir Yunan lokantasında yiyoruz. Yemekler Yunan mutfağından!!! Dolma, çaçiki, tarama, humus, plaki, ekmek kataifi!!! 

Yunan kahvesi(!) içmeden ayrılıp bitişikteki dondurmacıya uğruyoruz. Tezgâhtar memleketimizi soruyor. Cevabımızı duyunca acayip seviniyor, Türkçe konuşmaya başlıyor. Biraz zorlanıyor ama telâffuzu kusursuz. Annesi Türk’müş meğer. Anneannesi Yunanla evlendiği için kızına çok kızmış ama yapacak bir şeyi kalmayınca kabullenmiş. 

“Peki, ” diye soruyorum, “Sen kendini ne hissediyorsun?” 

“Ben Yunanım, ” diyor tereddütsüz, “Çünkü baba Yunan.” 

Ataerkillikte bizden aşağı değiller anlayacağınız. Anne tarla ne de olsa. Belirleyici olan tohum. Arpa ekilince buğday alındığı nerede görülmüş! 

Kos’ta, başka hiçbir adada olmadığı kadar Türk mevcudiyeti var. Bin beş yüz Türk kökenli yaşıyor. Belki de bundan dolayı Rodos’la birlikte Osmanlı eserlerine ve mezarlarına Yunanistan’ın başka hiçbir yöresinde olmayan özen gösteriliyor. 

Türklerin yoğun olarak yaşadığı yer Platani adındaki bölge. Türkler Gereme diyorlar. Osmanlı döneminde Göreme’den getirilip oraya yerleştirilen Türklerin kurduğu bir yerleşim yeri. Merkezin iki-üç kilometre içerisi. Gerçekten de insan Türkiye’de bir kasabada hissediyor kendini. Lokantasından bakkalına, manavına, butiğine, kahvehanesine kadar her yer Türklere ait. Başörtülü teyzeden, bastonlu dedeye kadar herkes tipik Anadolulu. Sokaklarda hâkim dil Türkçe. 

Kahvehane bahçesinde iki kişinin sohbetine tanık olup muhabbete ortak oluyoruz. Çay ısmarlayıp yakınlık gösteriyorlar bize. Hepsinin bir ayağı Türkiye’de. Bazılarının çocukları, kardeşleri Türkiye göçmüş. 

Bize Kos da Trabzon 

Kahvehanenin duvarındaki “Bize Her Yer Trabzon” yazılı bordo mavi atkı dikkatimi çekince, bizi ağırlayan Mahir amcaya anlamını soruyorum. O da adada bir hayli Trabzonspor taraftarı olduğunu söylüyor. Bunlardan biri kahvehanenin garsonu. Atkının önünde birlikte fotoğraf çektirip, bize Kos da Trabzon diyoruz. 

Meraklı sorularımızdan etkilenen bir başka amca camiye davet ediyor bizi. Türkiye’deyken cenaze namazından cenaze namazına yolunu arşınladığımız cami, Kos’ta hep önümüze çıkıyor. 

Cami bir hayli kalabalık(!), tam altı kişi. Biri imam. Gümülcüneliymiş. Neyse ki illa namaz kılın diye tutturmuyor. Hani sabah namazı olsa neyse, yatsı da kıl kıl bitmez ki. 

Merkeze dönmenin iki yolu var: Yürümek ya da taksi. Bizdeki dolmuş sistemi sadece orada değil, dünyanın hiçbir yerinde yok. Taksinin gelmesi kırk dakikayı buluyor. Beş kilometre ilerideki duraktan çağırmışlar. Bereket oradan başlatmıyorlar tarifeyi, götürdükleri mesafeden bir kuruş fazlasını talep etmiyorlar. 

Akşam otelde televizyona bakıyoruz, bir Yunan kanalında Ezel yayınlanıyor. Dublajsız, Yunanca alt yazılı. Yunancamız gelişsin diye kulaklarımızı tıkayıp altyazıdan takip ediyoruz. 

Geceleyin balkondan Bodrum yarımadasını seyrediyoruz. Akyarlar kıyıları sanki iki adım ötede. İnsanın memleketi, başka diyarlardan bakınca bir başka güzel. 

Ertesi gün öğlene kadar deniz ve havuz sefası yaptıktan sonra Rodos feribotuna bilet almak için merkeze gidiyoruz. İlk acente bilgisayarına bakıyor, bilet yok. Tükeneceği aklımıza gelmediğinden önceki gün almayı ihmal etmişiz. Rodos yüzerek gidilecek gibi de değil. E, araba kiralamaya kalksak, yolları karıştırırız. En iyisi bir gün daha Kos’ta konaklamak. 

Acente, ara sıra gelip sormamızı söylüyor, bazen iptallerden dolayı yer açılabilirmiş. Öyle yapıyoruz. Nitekim üçüncü soruşta yer açıldığı öğrenince hiç beklemeden biletlerimizi alıyoruz. 

Gemi bizim İDO gibi dakik değil. Kalkış saatinde limana yanaşmamış bile. 

Gemi neredeyse bizim kıyılarda seyrediyor. Bizim en büyük GSM operatörünün gücünü hem orada hem de Rodos’ta görüyorum, her tarafta Yunan operatörlere baskın çıkıyor. Diğer operatörlerimiz ise bırakın denizin ortasını, kendi kıyılarımızda bile çekmiyor. (Reklamları okudunuz…) 

Helsinki (Finlandiya)-Stokholm (İsveç) arasında gemi İsveç kıyılarında seyrederken denizden ziyade karadan gidiyorduk sanki. Her iki yakada da onlarca ada sıra sıra dizilmişti. Ege de çok farklı değil. Binlerce ada ve kaya parçası var. Bazen değecekmiş kadar yakından geçiyorsunuz. 

Yunan adalarının sayısını Yunanların bile bilmesi imkânsız. Hatta sayım için yüz tane adam gönderin, yüzü de farklı rakamla geri dönecektir. 

Rodos, 12 adanın en büyüğü. Biraz coğrafya ve tarih bilgisi: 12 ada Osmanlının yönetim biçiminden kalma bir tanım. Başkent Rodos. Sakız ve Midilli bu adalara dâhil değil mesela. (İtiraf edin, bir yaşınıza daha bastınız, değil mi? Bu yazıyı okumak hiçbir işe yaramadıysa en azında bu bilgi bile yeter. Beni izlemeye devam edin, sizi dünyanın en iyi ikinci entelektüeli yapacağım. Benden sonra siz geleceksiniz.) 

Gemi önce Simi’ye uğruyor. Burası bir hayli küçük bir ada. Bizim Burgazada kadar desem, Burgaz’a haksızlık bile etmiş olabilirim. Birkaç dakikada yolcuları indirip, Rodos yolcularını alarak yola devam ediyor. 

Kos Rodos arası iki buçuk saat sürüyor. Gemi daha Rodos’a yanaşmadan bizdeki Kadıköy yolcuları gibi birkaç kişi havada süzülüp karaya konuyor. 

Rodos 

Rodos’un girişi upuzun bir duvar. Hava karardığından sur olduğunu sonradan anlıyoruz. Tıpkı İstanbul ve Roma surları gibi kenti çepeçevre kuşatmışlar. Kent dediğim adanın tamamı değil, şehrin eski bölümü. 

Surların tamamı dört kilometre. Ömrümce gördüğüm kale surlarının en ihtişamlısı. Surların hemen içinde derin hendekler, sonrasında yine devasa surlar ve yine hendekler var. Müthiş bir koruma. Eski çağlarda fethi imkânsız. 

Osmanlı, bu tür surlara karşı bir yöntem geliştiriyor. Truva atı yapsa, papaz iki defa pilav yemez. Onun yerine lağımcılar devreye giriyor. Osmanlı lağımcılarıyla şimdikiler farklı. O dönemin lağımcıları bir askeri birlik. Görevleri yer altından tünel kazarak kalelerin, kentlerin fethi için süvariye ve diğer savaşçı birliklere kapıları açmak. Lağımcılara papazlar da bir şey yapamıyor anlayacağınız, kaç öğün pilav getirilirse getirilsin, hepsine çalakaşık girişiyor… 

Eski Rodos Müthiş 

Rodos Yunanistan’ın özeti âdeta. Yunanistan’ın tamamını gezmeye vakit ve nakit bulamayanlar Rodos’a gitsin, her yerden bir parça görmek mümkün. 

Surlarla çevrili eski Rodos ise bir Osmanlı kenti sanki. Kapalı Çarşı’nın açık olanı ve birkaç kat büyüğü de denilebilir. Surlar Bizans; binalar, çeşmeler, hamamlar, camiler, evler, kütüphaneler Osmanlı; yeni Rodos’taki kamu binalarının bir kısmı İtalyan. (Rodos 1912-1946 arasında İtalyanların denetiminde kalıyor.) 

Yedisi eski, toplam on bir kapısı olan sur içinde tavernalar ve lokantalar 24 saat açık… 120 bin nüfusu olan ada turist kaynıyor, yıllık ziyaretçi sayısı bir milyon. Koca İstanbul’a yılda 10 milyon turist geldiği düşünülürse rakamın ne derece büyük olduğu anlaşılacaktır. 

Hafız Ağa kütüphanesi ve Mehmet Ağa Cami ahşap ağırlıklı. Oldukça estetikler. Birkaç adım yukarısındaki Süleymaniye Camii de öyle. İki caminin de açılış ve kapanış saatleri belli, öyle kaza namazı kılacağım diye içeri dalamıyorsunuz. 

Eski Rodos’ta her dükkândan beşer onar tane var, ama halıcı tek. Önünden geçerken, sahibinin Türkiyeli bir Türk olduğunu öğreniyorum. 

Sokaklarda Arnavut kaldırımı ağırlıklı, ama bazı yerlerde dikine çakıl taşları dizilmiş. Aynısını Mostar’da görmüştüm. Sanki valinin yakınları ayakkabıcı. Çakıl yollar ayakkabıların hızla yıpranmasından başka işe yaramıyor. 

Kos’un aksine Rodos’ta her restoranın önünde birden fazla çığırtkan size takılıyor, âdeta kolunuzdan tutarak içeri sokmaya çalışıyor. O kadar yapışkanlar ki, bizim taraftakiler yanlarında zemzem suyuyla yıkanmış. 

Eski Rodos’a daha adımımı attığım anda bir lokanta görevlisi dibimde bitiyor, yemeklerini bir bir sayıyor, en kaliteli yemekleri kendilerinin pişirdiğini söylüyor. Karnım tok, yemek yemeyeceğim gibi tepkilerim boşuna, çatlasanız illa bir porsiyon da orada yiyeceksiniz. 

Uzaklaşmaya çalışıyorum, olmuyor, adam sülük gibi yapışmış. Sonunda ağzımdan istem dışı “S…tir git!” çıkıyor. “Ekdaksi!” diyor adam. Yani tamam! Anlıyorum ki, “Beni kendimle baş başa bırak, ” şeklindeki edebi bir cümle Yunanca iki kelimeyle ifade ediliyor. 

Türk Olmanın Bedeli!!! 

Yunanlarda acayip bir tahmin gücü var. Nereli olduğunuzu bir bakışta tahmin ediyorlar. Bu da Türklere pahalıya patlıyor… Diyelim yemek yediniz. Hesap 60 Euro. Başka ülkede olsanız, en fazla 3-5 Euro bahşiş bırakırsınız, hatta itiraf edin, çoğu kere “Bir daha mı geleceğim? Nereli olduğumu nereden bilecekler?” diye tek sent bile bırakmadan kalkarsınız. 

Ama Yunanistan’da bu yöntem işlemiyor. Yunan esnafı sıklıkla Türklerin cömertliğine övgüler dizer ya, biz de cömertliğimize halel gelmesin diye beş yerine on Euro bahşiş veririz. Hani övülmeyi, şişirilmeyi hiç sevmeyiz ya, ondan!!! Rodos’a Alman olarak gitmiş olsam, inanın yarı masrafla çıkmış olurdum… 

Bir de dünyanın en pahalı suyu Rodos’ta satılıyor. Bir küçük şişe suya iki Euro bedel ödemek istemiyorsanız, suyunuzu Türkiye’den getirin. 

Lokantanın birinde dolma istiyorum. İçinde kıyma var mı diye soruyorum. 

“No!” diyor garson, “Yalançi dolma, yalançi!” 

Yunancaya bayılıyorum, dilimize ne kadar da benziyor!!! 

Birkaç dakika sonra lokantaya bir çalgıcı takımı geliyor, akordeonla bir şeyler çalıyor. Parsayı toplayan çocuk tek tek bütün masaları dolaşıyor, kimseden zırnık yok. Bize gelince cebimdeki en büyük bozukluğu, iki Euroyu tefin içine atıyorum. Çocuk çok mutlu… 

Onlar gittikten sonra bir çalgıcı daha geliyor, tam dibimde çalıyor. Ardından bir tane daha. İkişer Euro da onlara, Eurolarım kanatlanıp uçuyor, cüzdanım hafifliyor. Anlıyorum ki, bayramda harçlık toplayan çocukları gibi, “Şu apartmanda bir amca var, gelene şeker değil, iki Euro dağıtıyor, ” durumuyla karşı karşıyayım. Kredi kartı da kabul etmez ki bu çalgıcılar! 

En çok bir müzik aleti çalamadığıma yanarım. Kendi müziğini kendin çal, Eurolar cepte kalsın, döviz yurtdışına kaçmasın. 

Tur Araçları  

Dünyanın bütün turistik kentlerinde kâh üstü açık, kâh vagonlu turist araçları görürsünüz. Bizde İstanbul dışında bir tane bulamazsınız. Avuç içi kadar Kos’ta ve Rodos’ta bile onlarcasını gördüm. 

Rodos’taki vagonlu tur araçları eski kente girmeden adanın en yüksek tepesine çıkıyor. Burada Akropolis var. Akropolis denince akla Atina’daki Akropolis gelmekle birlikte, her Bizans kentinin kendi akropolisi var. Akro, en yüksek nokta demek; polis ise kent. Haydi, kafayı çalıştırın biraz, akropolis de kentin en yüksek noktası manasına geliyor. 

İşte Rodos akropolisinde kala kala elde iki sütün kalmış. Turistler ayağa fırlayıp dakikalarca o iki taşın fotoğrafını çekiyorlar. 

Tepenin kuzey-doğu tarafına bakınca Ege’nin rengi lacivert. Denize sanki çivit atılmış. Göz alabildiğine geniş kumsallar, plajlar ve yazlık otellerin tamamı burada. Sahiller boyunca binlerce şezlong belediyenin hizmeti. Bizdeki gibi kimse sizden kira bedeli talep etmiyor. 

Türkiye sahilleri de en iyi bu tepeden görünüyor. Tek bir yerleşim yeri yok. Dağlarımız çırılçıplak… 

Rehber, Rodos’taki en büyük trafik kazalarının o yolda yaşandığını anlatıyor. İstatistiklere göre kazalar en fazla 9.00-17.00 saatleri arasında meydana geliyormuş… 

“Çünkü, ” diyor, “Üstsüz kadınlar en çok burada güneşleniyor…” 

İlginç İstatistik 

Konutlar ve oteller yeni Rodos’ta. Kale içiyle kıyaslandığında bir hayli tenha ve sakin. Müslüman mezarlığı da burada. Osmanlıca yazılı eski mezarlar bir hayli iyi korunmuş. 

Rodos ve Kos’ta bir istatistik yaptım. Cep telefonuyla konuşan insanların yüzde 87’sinin Türk olduğunu tespit ettim. Geri kalan yüzde 13 ise yabancı, ama konuştukları insanlar Türk. Velhasıl cep telefonu sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da bedenlerimizin ayrılmaz birer parçası. 

İlk iki saat haricinde Kos ve Rodos ziyaretinden ziyadesiyle memnun kaldım. Adaya ilk adım attığım anda aklımdan geçen düşünceler hızla değişti. Yunanistan’ın her tarafında ahali mazbut… Velakin devlet p.şt! 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bütün içtenliğimle söylüyorum, uzun zamandır bu denli güzel, zekice esprilerle süslenmiş bir Gezi-Tatil yazısı okumamıştım. Hani derler ya, görmüş kadar oldum inanın, öylesine hoş bir anlatımdı. Kutluyorum sizi. Sevgi ve dostlukla...

Tülin Aksoy 
 10.09.2011 14:14
Cevap :
Teşekkür ederim Tülin Hanım. Yüreğinize sağlık.  10.09.2011 22:08
 

Öylesi güzel anlatmışsınız, zaten Turgut Reis'ten , her gün ellerimle, feribotun inmesine ve kalkmasına yardımcı olduğumdan, (gerçekten taa uzaklarda ki feribotu, avucuma sığdırırdım kıyıdan,ve yardım ederdim :-) aşinayım gidişine. Ancak kısmet olamadı malesef.Bir gün mutlaka ! Emeğiniz için teşekkürler ve tebrikler, Saygılarımla,

Candan Uncu 
 07.09.2011 14:23
Cevap :
Turgutreis Kos'a sanırım Bodrum'dan daha yakın. Gitmediğiniz için siz değil, Yunan devleti hayıflansın. Selamlar.  07.09.2011 20:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 172
Toplam yorum
: 304
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2122
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

1958'de Trabzon'da doğdu. Darüşşafaka Lisesi ve M.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster