Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '20

 
Kategori
Teknolojinin Geleceği
Okunma Sayısı
296
 

SAVUNMA NEDİR, NE OLMALIDIR?

 

Dr. Erdener ILDIZ

erdener@ildiz.com.tr

9 Mart 2020

Bazı çevrelerde, savunma sanayi denince, hemen savaş sanayi akla gelmektedir. Siz savunma sanayini savunuyorsunuz, o halde savaş taraftarısınız algısı yaratmaya çalışıyorlar. Kısa ve net bir şekilde söylemek gerekirse, “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” diyen bir ülke için,  savunma sanayi, barış sanayisidir…

Sizin kimsenin toprağında, madeninde, petrolünde vb. gözünüz yoksa tek derdiniz sizin topraklarında gözü olanların saldırısına karşı ülkenizi savunmaktır. Ülkenizi savunmak için ise gelecek tehditlere karşı koyabilecek önlemleri,  güçlü bir şekilde almak ve bunu tüm dünyanın gözüne sokarcasına;  deneme, tatbikat vb. eylemlerle göstermektir. Sizin gelebilecek tehditlere karşı güçlü bir şekilde karşı koyabileceğinizi, hatta gerekirse onlara çok daha büyük zarar verebileceğinizi görenler, hiçbir zaman size saldırmayı göze alamazlar, böylece sürekli bir barışı tesis etmiş olursunuz.

Savunma sanayinin ilk hedefi, gelebilecek tehditlerin büyüklüğünü tespit edip,  bunlara güçlü bir şekilde karşı koyarak, ülkenin güvenliğini sürekli sağlayacak olanakları yaratmaktır.

NEDEN SAVUNMA SANAYİ?

Bugün,  ülkemiz ve komşumuz bölge ülkeleri olağanüstü bir durum yaşamaktadırlar. Dünyanın en gelişmiş askeri teknolojisi ve sanayisi tarafından donatılmış, saldırgan süper emperyalist ABD’nin ordusu, uluslararası hukuku ve yasaları çiğneyerek,  Irak’a saldırmış ve işgal etmiştir. Diğer bölge ülkelerini de açık açık tehdit etmektedir. Bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini ortadan kaldıracağını, Ortadoğu’da yeni bir DÜZEN (sizlik ) kuracağını açık açık ilan etmektedir.  Saldırgan ABD emperyalizminin yıkmaya çalıştığı devletler listesinde İran’ın, Suriye’nin, Libya’nın  yanı sıra ülkemiz de bulunmaktadır. Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tescil eden Uluslararası antlaşmayı, Lozan Antlaşmasını yasama meclisinde onaylamayı reddeden ABD Emperyalist devleti ve ordusu komşumuz Irak’ı işgal etmiş ve oraya yerleşmiştir. Suriye’ de de petrol bölgelerini işgal etmiş, yıllardır süren bir savaş başlatmıştır. Bunun ne anlama geldiğini, Türkiye için nasıl bir tehdit oluşturduğunu her yurtseverin takkesini önüne koyup düşünmesi gerekmektedir. Düşünmek yetmez, nasıl bir tavır alınması, nasıl bir strateji uygulanması, nasıl bir eylem planı yapılması gerektiği konusunda düşünce üretmeli, kendi dışındaki yurtsever kişi ve kurumlarla da eşgüdüm içinde yurt savunmasına hazırlanmalıdır.

Burada STRATEJİK ÜRÜN veya STRATEJİK MAL kavramları gündeme gelmektedir.  Ulusların ve ordularının savaşma güçlerini savaşma iradelerini doğrudan etkileyen, savaş anında ertelenmesi mümkün olmayan veya yerine başka bir ürün veya mal ikame edilemeyen, ulusun ve ordunun savaşma iradesini ayakta tutan en hayati ihtiyaçlarını karşılayan ürünlerdir. Bu ürünlerin tedariki mümkün olduğu kadar öz kaynaklara dayanmalı, mümkün değilse muhtemel hasımların kontrol edemeyeceği ve etkileyemeyeceği ilişkilerden ve farklı kaynaklardan sağlanmalıdır. Bu ürünler nelerdir? İnsanlık tarihinin binlerce yıllık savaş deneyimleri 4 kategori ürün grubunu veya 4 sektörü diğer ürünlerin veya sektörlerin önüne çıkarmaktadır.

 

1-SAVAŞ ARAÇ GEREÇLERİ VE MALZEMELERİ SANAYİİ

2-BESLENME ÜRÜNLERİ ÜRETİMİ VE GIDA GÜVENLİĞİ

3-SAĞLIK MALZEMELERİ VE HİZMETLERİ ÜRETİMİ VE TEDAVİ GÜVENLİĞİ

4- İLETİŞİM GÜVENLİĞİ

Kısaca SİLAH, EKMEK, İLAÇ, İLETİŞİM diye formüle edebileceğimiz temel gereksinimler, tarihin her devrinde, orduların yenilgilerini veya zaferlerini belirleyen, temel stratejik mal grupları olarak,  tayin edici rol oynamışlardır. Savaşan askerini silahsız ve cephanesiz bırakmayacaksın, tayınını vereceksin, yaralandığı veya hastalandığı zaman tedavisini yapabileceksin. Haberleşmesinin güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayacaksın. Sanayi Devriminden sonra, özellikle Birinci Dünya Savaşı ve devamında, savaşlar sadece cephelerde cereyan eden olaylar olmaktan çıkmış Topyekûn Savaş halini almıştır. Cephe gerisi de cephenin bir parçası haline gelmiştir. Savaş aynı zamanda yoğun bir tüketim olayıdır. Tahrip olan araçların yerlerine yenilerinin ikmali, tüketilen cephanenin sürekli takviyesi, ordunun ihtiyacı yiyecek, içecek, giyecek, sıhhi malzeme ikmalinin kesintisiz sürebilmesi için cephe gerisindeki sanayinin de savaş düzeninde çalışması gerekmektedir. Cephe gerisi de hem düşmanın orta ve uzun menzilli silahlarının saldırısı altındadır, hem de savaş temposu ile çalışmak zorundadır. Cephe gerisindeki üretim savaşçılarının temel ihtiyaçlarının ekmek ve ilaç ihtiyacının karşılanması sonucu tayin edici önemdedir. Diğer ihtiyaçlar bu temel ihtiyaçların teminindeki rolleri nedeniyle ve rolleri oranında stratejiktir. Örneğin Güherçile, barut imali için stratejiktir. Petrol tüm bu temel ihtiyaç maddelerinin üretimi ve ihtiyaç duyulan yere nakli ve tüm savaş makinesini harekete geçiren enerji olduğu için stratejiktir. Krom, demir, alüminyum cevherleri savaş araç gereçleri yapımında ana hammadde olmaları nedeniyle stratejiktirler.  Silah, ekmek, İlaç, iletişim  diye formüle ettiğimiz stratejik temel ihtiyaçların savaş koşullarında kısıtlı da olsa kesintisiz ikmali ulusun ve ordunun savaşma iradesini ve gücünü ayakta tutacak aynı zamanda düşmanın psikolojik savaş faaliyetlerini etkisiz hale getirecektir.

 

 

SAVAŞ ARAÇ GEREÇLERİ VE MALZEMELERİ SANAYİİ

Bugün savunma sanayinin ihtiyacı olan araç, gereç ve silah sistemlerinin yaklaşık yüzde altmışı yerli imkânlarla sağlanmaktadır. Ancak burada önemli olan dış tehdidin ne olduğu ve bizim buna karşı ne önlem aldığımızdır.

Dış tehdidin büyüklüğünden hareket ettiğimizde bu oranın çok düşük kalacağı ortadadır. Son zamanlara kadar, hava savunma sistemimizde büyük zafiyet olduğu bilinmektedir. Yıllardır, ABD’ den Patriot  füzeleri almak istememize rağmen,  ABD bu füzeleri bize vermemiş, her zaman savunmamızda bir gedik bırakmaya çalışmıştır. Rusya’dan alınan S400 savunma sistemleri ile bu açık kapatılmaya çalışılmış, ABD bu girişime de şiddetle karşı çıkmaktadır.

Bu ve buna benzer tüm zafiyetler dikkate alınarak silah, araç ve gereçlerinde üretim hedefleri ortaya konmalı ve bu hedeflerin ne kadarını yerli olarak üretiyoruz, oran burada hesap edilmelidir.

 

TARIM VE ULUSAL GÜVENLİK SORUNU OLARAK GIDA GÜVENLİĞİ

Bugün dünya üzerinde iddia sahibi olan ve ulusal varlığını sürdürmekte kararlı olan devletler tarıma, özellikle tahıl üretimine stratejik bir önem vermektedirler. Temel gıda maddelerinin temininde, kendi öz kaynaklarını dayanmak, onları geliştirmek için özel destek programları uygulamaktadırlar. Ulusal güvenlik stratejileri içine GIDA GÜVENLİĞİ kavramı dahil edilmiştir.  ABD ve AB bizlere öğütledikleri veya dayattıkları liberal programların aksine, sübvansiyonlarla, gümrük tarifeleri ile, yabancılara uyguladıkları tarife dışı engellerle, kendi tarımlarını korumaktadırlar.  APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü ) kuruluş anlaşmaları sürecinde ABD ile Japonya arasında en önemli anlaşmazlık konusu tarım konusu idi. Özellikle ABD, tarım alanında kendi rekabet üstünlüğüne dayanarak PİRİNÇ piyasasının liberalleşmesi için bastırdı ancak Japonya buna karşı çıktı. ABD rekabeti Japonya’nın başka sektörlerini de batırabilirdi ama Japonya onları telafi edilebilir kayıplar olarak değerlendirdi, bir tek pirinç tarımını korumaya almada direndi.

Tarihimizden bir örnek; Balkan Savaşında Edirne’nin düşmesi askeri yenilgi ile olmamıştır. Gıda stokların tükenmesi ile açlıktan ölümler başlamış, bunun üzerine ordu teslim olmuştur. Sakarya savaşında esir olan bir Yunan askeri daha sonra yazdığı hatıralarında, Türk siperlerinde askerlerin sıcak kuru fasulye yediklerini gördüğünde Yunanistan’ın savaşı kaybedeceği kanaatine vardığını yazmaktadır. Halkımız arasında bir deyiş  “ Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin “ der. En kahraman, en eğitilmiş, en iyi donanımlı ordular bile açlıkla ve onu getirdiği ölümle yüz yüze geldiklerinde çaresiz kalırlar. Asgari düzeyde de olsa temel gıda maddelerinin ihtiyaç duyulan yerde ve zamanda hazır edilebilmesi, ulusun savaşacak ve çalışacak insan gücünün, fiziki olarak yaşaması ve direnme iradesinin ayakta tutulması için zorunlu bir koşuldur.

Acı deneylerle ve engin öngörüleri ile bu gerçekleri doğru bir şekilde saptayan Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyet Devrimimizin önderleri, kuruluştan itibaren tarıma özel bir önem vermişlerdir. Eğitimle, bilimle, teknoloji ile tarım ve köylü desteklenmiş, kooperatifçilik örgütlenmesine öncülük edilmiş, tarıma dayalı sanayilerin kurulması ile çiftçinin ürününde yüksek katma değerli ürünler, ulusal ve uluslararası pazara sunulmuştur. Cumhuriyet Devriminin başarıları ile Türkiye tarım alanın kendi kendine yeten ve ihracat yapan bir ülke haline gelmiştir. Türkiye 1987 yılına kadar Tarım alanında kendine yeten Dünya’nın 7 ülkesinden biri idi.

1946 lardan başlayarak uygulanmaya başlayan ABD güdümlü politikalar, 1950 den itibaren Küçük Amerikancıların iktidarı ile taçlandı, 1980 den itibaren de tam bir teslimiyete dönüştü. Batı Emperyalizmi ve onların işbirlikçisi iktidarlar, Milli Kurtuluş Savaşımızın mirasına ve Cumhuriyet Devrimimize karşı topyekûn Haçlı Saldırısına geçtiler. Bu saldırıların ilk hedeflerinden birisi Türkiye tarımı oldu ve maalesef başarıya ulaştı. Özelleştirme, Liberalleştirme adı altında Türkiye tarımı çökertildi. Tüm tarım Kuruluşları ve tarımsal sanayi kuruluşları talan edildi, dağıtıldı. Bitkisel ve hayvansal tarım üretimi ve tarıma dayalı sanayi üretimi düştü. Halen de bu talan ve yıkım devem ediyor... Türkiye 1987 den itibaren, tarımsal üretim bakımından kendini besleyemeyen ülkeler kategorisine geçti. Dünya Gıda pazarlarına hükmeden Küresel Tiranlara karşı ülkemizin bağımsızlığını koruma mücadelesindeki en önemli avantajlarımızdan birini kaybetmekteyiz. Türkiye tarımını yıkanlar Türkiye’ye sadece ekonomik olarak zarar vermiyorlar, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye sokuyorlar. Tarımın yıkılışına ses çıkarmayanlar da göz göre göre Türkiye’nin yıkılışını seyretmektedirler.

SAĞLIK SEKTÖRÜ VE ULUSAL GÜVENLİK SORUNU OLARAK TEDAVİ GÜVENLİĞİ

            İlaç,  tıbbi malzeme ve hizmet ihtiyacı savaş koşullarında ulusun savaşacak ve çalışacak insan gücünü fiziki olarak ayakta tutmak, ulusun ve ordunun direnme ve savaşma iradesini ayakta tutmak için stratejik bir öneme sahiptir.

            -En ileri uçta savaşan mangada bir asker yaralandığında manga komutanı “ SIHHİYE !!! “ diye çağırdığında, sıhhiyenin sedyesiyle hemen orada bitmesi ve yaralının güvenli bir yere taşınarak tedavisinin yapılması ve bunları sürekli olarak yapabilmek üzere imkân ve kabiliyetlerin örgütlenmesi,

            - Savaş ortamının ağır yaşama ve çalışma koşulları gerek cephede gerek cephe gerisinde bulaşıcı hastalıklar tehlikesini arttırmaktadır. Bunlara karşı cephedeki ve cephe gerisindeki yurttaşların korunması, gerekli ilaçlamalar, önleyici maddeler, araç ve gereçlerin ihtiyaç duyulan yerde ve zamanda hazır edilmesi,

            - Savaş hasım kuvvetler arasında her türlü öldürücü, yıkıcı, yıpratıcı silahın kullanıldığı, centilmence olmayan, vahşi bir güç çatışmasıdır.  Kullanılan silahlar arasında NBC olarak adlandırılan Nükleer, Biyolojik ve Kimyasal silahlar önemli bir yer tutar. Hem cephede çarpışan askerler hem de cephe gerisinde çalışan yurttaşlar, çocuklar, kadınlar, yaşlılar bu silahların tehdidi altındadır. Bu silahlara karşı kullanılacak, ilaçların, temizleyici ve koruyucu malzemelerin ve teçhizatın bunları kullanacak eğitilmiş personelin ihtiyaç duyulan yerde ve zamanda hazır edilmesi ulusun ve ordunun insan gücünün fiziki olarak korunması ve ulusun ve ordunun direnme iradesinin ayakta tutulması açısından vazgeçilmez önemdedir.

İlaç ve diğer tıbbi malzeme, cihaz ve ekipmanları üretimi bakımından Türkiye’nin pek iç açıcı bir durumu yoktur maalesef.

Bu alandaki dışa bağımlılık diğer sektörlere göre çok daha fazladır. Ayrıca ilaç ve tıbbi malzeme üretiminin arka planında onu destekleyecek olan kimya sanayi açısından da benzer bir bağımlılık ve yetersizlik söz konusudur. Kimya ve ilaç endüstrisi cumhuriyetin başlangıç yıllarında diğer birçok sektörden farklı olarak kamusal planlama içinde ele alınmamış, tamamen özel sektöre bırakılmıştır, onun için de cılız kalmıştır.

İlaç üretimi 1940’lı yıllara kadar eczane eczacılığı düzeyinde kalmıştır. Yurt dışından gelen ham maddelerden eczanelerde ilaç üretimi başlıca üretim biçimi idi. Bu tarihlerden itibaren ilk endüstrileşme çabaları başlamıştır. Bugün ulusal ilaç sanayi olarak aklımıza ilk gelen Eczacıbaşı, Bilim İlaç, İbrahim Ethem … v.b  kuruluşların temelleri 1940’ların sonları ile 1950’lerin başlarında atılmışlardır. Devam eden dönemlerde bu kuruluşlar, ağırlıklı olarak yabancı hammaddelerle JENERİK İLAÇ ÜRETİMİ tabir edilen, taklit ilaç üretiminde önemli ilerlemeler kaydetmişleridir. 1960’lı yılların başında planlı kalkınma dönemine girilmiş, ithal ikameci ekonomi politikaları uygulanmıştır. Bu dönemde başlangıçtaki gelişim çizgisinde, asıl olarak jenerik ilaç üretiminde büyümesini sürdürdü ve kısmen de hammadde üretiminde de yetenekler kazanmaya başladı.

İlaç endüstrisi AR – GE ye dayalı bir endüstridir. Bir ilacın ön araştırmaları, laboratuvar imalatı, belli bir süre başka canlılar üzerinde denenmesi ve ruhsat alıp endüstriyel üretime geçmesi ve  ilaç olarak insanların kullanabileceği bir ürün haline gelmesi 10 yıllara ve milyarlarca dolarlık AR-GE harcamalarına mal olmaktadır. Böyle bir sürecin finansmanını ancak Dünya ilaç piyasasına hakim olan büyük şirketler karşılayabilmektedirler. Ne yazık ki Türk ilaç endüstrisi böyle bir  AR – GE ye dayalı üretim sürecini yürütebilecek kabiliyet ve kapasite henüz kazanamamıştır.

1980’ lerden sonra emperyalist merkezlerce Dünya’ya dayatılan küreselleşme, liberalleşme programlarının bir parçası olarak, Dünya ilaç tekelleri jenerik ilaç üretimini engellemek için bir kampanya başlatmışlardır. Patent haklarının korunması için ülkelere yoğun bir baskı kampanyası uygulamışlardır. Türkiye’nin büyük bir pazar olması nedeniyle Türk İlaç Endüstrisini gelişmesinin başlangıcında yok edecek patent yasasını kabul ettirmek için, ilaç tekelleri, yoğun bir lobi faaliyeti yürütmüşlerdir.  Gerek Avrupa Birliği uyum yasaları içinde, gerekse IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalara jenerik ilaç üretiminin önlenmesi koşullarını, patent yasasının kabulünü, dayatmışlardır. 24 Haziran 1995 sayılı 551 sayılı Kanun Hükmünde kararname ile Tıbbi ve veteriner ilaçlarda 01 OCAK 2005 tarihinde PATENT UYGULAMASINA geçilmesi karara bağlanmış idi. Bu tarih Türkiye’nin, bu konudaki, uluslararası yükümlülüklerini karşılayan bir tarihti. Türkiye’nin ilaç endüstrisine de kendilerini rekabete hazırlamak üzere 10 yıllık yeniden yapılanma ve hazırlanma süresi veriyordu.  Ancak yabancı ilaç şirketlerinin lobi çalışmaları sonucu DYP – SHP Hükümeti, 22 EYLÜL 1995’de yeni bir kanun hükmünde kararname çıkararak PATENT UYGULAMASINA geçiş tarihini 7 yıl geriye, 01 OCAK 1999 a çekti. Eczacılar bu kararnameye Gece Yarısı Kararnamesi veya İhanet kararnamesi adını taktılar.

Bu kararname hem moral olarak, hem de ekonomik olarak ulusal ilaç sanayine büyük bir darbe indirdi. Ulus ötesi ilaç tekellerinin rekabetine karşı hazırlıksız yakalanan ilaç üretim şirketlerinin birçoğu,   alelacele yabancı ortak arayışına girdiler. Birçoğu da bu ortaklık sözleşmelerini yaptılar. 1940’lardan beri binbir zahmet ve fedakârlıklarla kurulan bu üretim şirketleri, Çiller – İnönü Hükümetinin bir gece yarısı kararnamesi ile yabancı ilaç tekellerinin birer şubesi durumuna sürüklenmiştir. Birçokları da, dengesiz rekabet koşullarında, ulusal vasıflarını koruyarak ayakta durma mücadelesi vermektedirler.

İlaç endüstrisi alanında kamu sektörünün faaliyeti çok sınırlıdır. Bazı kamu kuruluşlarının kendi ihtiyaçlarını üretmek üzere kurdukları fabrikalar vardı.  Kayda değer 2 önemli kuruluş SSK ilaç fabrikası ve Silahlı Kuvvetler ilaç fabrikasıdır. SSK ilaç fabrikası 2005 yılında kapatılmıştır. TMO’ nun Afyon’da kurulu afyon alkoloidleri fabrikası en önemli kamu ilaç hammaddesi üretim tesisidir. Milli ilaç endüstrisi olarak, bugün elde kalanlar, dengesiz rekabet koşullarında ayakta durmaya çalışan bir kısım özel sektör ilaç fabrikaları ile bu  2 kamu ilaç fabrikasıdır.  Özellikle son 20 yılda, terörle mücadele sürecinde, GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi)’nin savaş cerrahisinde, sakatlıkların tedavisinde, protez yapımında kazandığı imkan ve yetenek önemle kaydedilmeye değer. Ancak askeri hastahanelerin sivilleştirilmesi, bu alanda da büyük zafiyetlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İlaç dışı tıbbi malzeme ve ekipman üretimi, özellikle yüksek teknolojiye dayalı, elektronik teşhis ve tedavi cihaz ve ekipmanları alanında ciddi bir yerli üretim yoktur. Ancak bu alanda muhtelif kamu ve özel sağlık kurumlarını elinde önemli bir kapasite fazlalığı olduğu bilinmektedir. Bu alanda yapılacak bir planlama, koordinasyon çalışması ve servis örgütlenmesi ile Türkiye kendine yeter hale gelebilir. Daha harcıalem sarf malzemeleri, hastane donanımları yerli sanayi tarafından üretilmektedir.

Burada hem ilaç ve tıbbi malzeme üretimini, hem de tarımı ilgilendirmesi nedeniyle Şeker Yasasına , Şeker Fabrikalarının durumuna ve TEKEL’e kısaca değinelim.  Pancar tarımı ve ona bağlı şeker endüstrisi içinde; şeker üretimi, tek ürün, amaç ürün değildir. ABD ve Avrupa pancardan şekerin dışında, şekerden daha önemli, 3 ürün daha üretmektedir.

1-ALKOL üretmektedir. İlaç, tıbbi malzeme, kimya ve kozmetik endüstrisinin en önemli hammaddesidir. Aynı zamanda geleceğin alternatif enerji kaynağıdır.

2-Pancar küspesinden hayvan yemi üretmektedir. Hayvancılığını beslemektedir.

3-Hamur mayası üretmektedir. Ekmek, pasta v.s. hamurlu gıdaların önemli hammaddesi. Bu endüstrileri desteklemektedir

Şeker üretimi bu endüstri dallarının ihtiyacı için yapılan pancar üretiminin yan ürünü olarak fazlalık vermektedir. İşte çok propagandası yapılan ucuz Amerikan şekerinin sırrı budur. Bu propaganda ile Türkiye’nin pancar tarımı ve şeker endüstrisi yıkıldı. Şeker fabrikaları ve TEKEL Türkiye’nin alkol üreten 2 önemli sanayi kuruluşudur. Patent uygulamasını başlatanlar, Şeker Fabrikalarını, TEKEL’i  yıkanlar, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal ilaç endüstrini ve sağlık sektörünü sabote etmekte, onları en önemli hammaddesinde dışa bağımlı hale getirmektedirler.  Türkiye’ye sadece ekonomik olarak zarar vermiyorlar, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal sağlık sisteminin, ilaç endüstrisinin altına dinamit koyuyorlar, ulusumuzun sağlık güvenliğini ortadan kaldırıyorlar, ulusal güvenliği tehlikeye sokuyorlar.

Düşman psikolojik savaş faaliyetlerini halkın en duyarlı olduğu konulara yöneltir, korku ve panik yaratarak cephede ve cephe gerisinde komuta ve yönetim anarşisi yaratarak ulusal direnişi kırmaya çalışır. Halkın en duyarlı olduğu konuların başında, açlık, kıtlık, ilaç ve diğer tedavi malzemelerinin yokluğu, NBC silahlarına karşı korunmada yetersizlik gibi kendisinin ve ailesinin can güvenliğini, neslinin devamını tehdit eden yetersizlikler gelir. Düşman en çok bu tür yetersizlikler üzerine psikolojik savaş propagandasını yoğunlaştırır. Bu nedenle asgari temel gıda maddelerini sağlayacak kaynakların varlığı, asgari sağlık hizmetlerini sağlayacak tedavi olanaklarının varlığı ve bunların ihtiyaç duyulan yerde ve zamanda hazır edilebilmesi için işleyen bir örgütlenmenin varlığı ve bu varlığı vatandaşın da bilmesi, pratik olarak da görmesi, düşmanın psikolojik savaş yöntemlerini bertaraf etmenin de biricik yoludur.   

İLETİŞİMDE BAĞIMSIZ OLMAYAN ÜLKE ARTIK BAĞIMSIZ DEĞİLDİR.

Atatürk "Bağımsızlık Karakterimdir" demiş. Burada kastedilen, millî sınırlar içinde ekonomik, kültürel, siyasi v.b bağımsızlıklardır. Artık günümüzde bağımsız kalabilmenin tek koşulu nerede ise teke indirgenmiştir. Bu da iletişimdeki bağımsızlıktır. Eğer iletişimde bağımsız değilseniz, ne siyasi, ne kültürel, ne ekonomik, ne de milli bir bağımsızlıktan bahsedebilirsiniz. ABD, 50 ve 60 lı yıllarda Türkiye de 100 e yakın üs kurmuştu. Bunların birçoğundan (Karamürsel, Sinop, Diyarbakır v.b ) komşu ülkelerdeki telefon görüşmelerini dinliyordu. Elde ettikleri bilgilerle de o ülkelere karşı önemli avantajlar sağlıyorlar ve stratejiler geliştiriyorlardı. Teknolojinin ilerlemesi ile artık (ilkelere yakın konumdan dinleme yapılmasına gerek kalmadı. Uydulardan yapılan dinleme ve takip sistemleri ile çok daha etkin dinleme ve takipler yapılmaya başlandı. Bu sistemler devreye girince birçok ABD üssüne ihtiyaç kalmadı ve bunlar boşaltıldı. Uydulardan elde edilen ve ABD de kurulan bir merkeze aktarılan tüm bu bilgiler, orada değerlendirilip ilgili birimlere aktarılmaktadır. ABD, Irak a girdiğinde, Saddam’ ın generalleri savaşmadılar, acaba bunlarla ne tür pazarlıklar yapıldı. Bunlar hakkında ABD’ nin elinde hangi bilgiler vardı. Savaşsalardı Saddam’ a bunlar hakkında hangi bilgiler aktarılacaktı. Artık ülkelerin bağımsızlığını yok etmek için sınırlarını işgal etmek gerekmiyor. Eskiden emperyalist güçler sınırları ekonomik ve kültürel bağımlılık yaratarak aşıyor ve ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirebiliyorlardı. Artık ekonominizi kendisine bağımlı kılmadan da; dinleme ve takip sistemleriyle sizi bağlayabiliyor. İstediği anda elindeki bilgileri devreye sokarak yönetimleri devirebiliyor, ya da halk kitlelerini harekete geçirebiliyor.

Haberleşme sistemlerini tamamen kontrol ediyorlar. Telefonlar dinleniyor, e-posta, fax v.b yazışmaları denetliyor, kameralarla ve ses kayıt cihazları ile her mekânı dinleyip kayıt yapabiliyorlar. Bu noktada bırakın ülkelerin bağımsızlığından bahsetmeyi, bireylerin bağımsızlığından bile söz etmek mümkün değil. Bireyler olarak bile elimiz kolumuz bağlı durumdayız. Peki, ne yapmalı. Ülke olarak haberleşme sistemlerimizi bağımsızlaştırmamız gerekir. Peki, bunu nasıl yapacağız, bunu ancak tüm elektronik iletişim ortamlarında milli bir şifreleme sistemi kullanarak yapmak mümkün. Bu konuda da devletin stratejik kararlarına ihtiyaç var. Bu kolay bir şey değil, kararlılık ve yatırım gerektiren bir konu. Ama maliyeti ne olursa olsun, bu ülkenin bağımsızlığından daha önemli değildir. İletişimde milli bir şifrelemeye gitmek istendiğinde, buna karşı birçok engelleme yöntemleri geliştirilecektir. Aselsan da bazı sistemlerin millileştirilmesi konusunda çalışan mühendislerin çoğunun öldüğü basma yansıdı. Çok kararlı ve iyi bir kadrolaşmayla iletişimde bağımsızlaşmayı sağlarken, bu projelerde çalışanların güvenliklerinin sağlanmasına da çok büyük önem verilmelidir.      

SONUÇ OLARAK;

Türkiye, ABD emperyalizminin yıkma tehdidi altındadır. ABD bunu, en kör insanların görebileceği, en sağır insanların duyabileceği açıklıkta, söz ve davranışları ile göstermektedir. Türkiye’nin acil ihtiyacı ülkeyi, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdidi göğüsleyecek bir MİLLİ HÜKÜMETİN kurulmasıdır. Milli Hükümet hemen bir Milli Seferberlik Programını gündemine almalı, ülkenin imkân ve kaynaklarının yurt savunmasına seferber edilmesi ve bunların hızlı bir şekilde geliştirilmesi doğrultusunda bir ulusal atılımlar zinciri başlatmalıdır. Türkiye’nin tarımsal kaynak ve kabiliyetleri yeniden ayağa kaldırılmalı, gıda güvenliği yeniden tesis edilmelidir. Cumhuriyetin tarım ve tarımsal sanayi alanındaki insan, makine - donanım ve örgütlenme alanlarındaki bilgi ve deney birikimi çok tahrip edilmiş olsa da halen yaşamaktadır. Bu birikim kısa zamanda ayağa kaldırılıp yürütülebilir. Keza ülkemizin ilaç ve tıbbi malzeme üretim kabiliyet ve kapasitesi de ele alınmalı, bu alanda da bir atılım projesi başlatılarak TEDAVİ GÜVENLİĞİ tesis edilmelidir. Ve en önemlisi SAVUNMA ve İLETİŞİM ENDÜSTRİSİ alanında, tehditler saptanıp, bu tehditlere karşı koymak için gerekli  imkân, kaynak ve kabiliyetlere ilişkin bir durum tespiti yapılıp bir ULSAL SAVUNMA SANAYİİ İNŞA atılımı başlatılmalıdır.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 44
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 803
Kayıt tarihi
: 25.09.07
 
 

Elektronik yüksek mühendisiyim. Bilgisayarlı kontrol sistemleri üzerinde doktora yaptım. Bir  şir..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster