Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '11

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
801
 

Tarihten aldığım ders

Tarihten aldığım ders
 

Güzel şeylere ulaşmak, çok emek ve çok zaman istiyor hep. Sözgelişi, 1789’da Fransa halkı kralı tahtan indirdi de demokrasiye geçiverip rahata kavuştu mu hemen? Devirdikleri kraldan daha despot krallar, imparatorlar gelmedi mi daha sonra? Sözgelişi, 1917’de Rus halkı “çar”ı devirdi de demokrasi mi geldi Rusya’ya? Stalin’in yaptığı zulmün çeyreğini değil, onda birini hangi çar yapmıştır Rus halkına? Türkler’e, Gürcüler’e, Ukraynalılar’a? İster İngiltere’ye bakalım, ister Almanya’ya… İster İtalya’ya, ister İspanya’ya… Hiçbir ülke, kolayca ulaşıvermedi; bugün geldiği yere. Yabancıları bir yana bırakıp da şimdilik, kendi tarihimize bir göz atalım mı? Demokrasi tarihimize… 1876’da “meşrutiyet” ilan edilince, nasıl da bayram etmiş halkımız! Hele eli kalem tutanlar, hele aydınlarımız… Oysa, iki yıl bile sürmemiş bu dönem, Rus Savaşını bahane edip kapatıvermiş “Meclis”i Sultan’ımız. Ve 30 yıl beklemek gerekmiş, yeniden açılabilmesi için… “-Tamam… Savaş bitti; tehlike geçti. Yeniden açalım artık şu meclisi de halkın seçtiği insanlar yönetsin ülkeyi” dememiş hükümdar. Öyle ya, mecbur kalmazsa eğer, gönül rızasıyla kim vermek ister ki elindeki yetkiyi, (elindeki yağlı ballı ekmeği) bir başkasına? Kardeşi, oğlu, babası bile olsa… Yalnız, burada bir parantez açalım. Kimsenin hakkını yememek için… “Padişah II. Murat hariç” diyelim. “Neden?” diye soranlar için de kısaca anlatalım: Padişah II. Murat 23 yıl tahtta kaldıktan sonra 1444 Ağustos’unda din uluları, beyler ve ordu komutanlarını Bursa Karacabey’deki haneden çiftliğinde toplayıp, tahtı Edirne’den çağırttığı 14 yaşındaki oğlu Mehmet’e bıraktığını, kendisinin bir köşeye çekilip dünya işleri ve eğlenceden uzaklaşarak Tanrı’ya yöneleceğini söyler. Ve söylediği gibi de yapıp Manisa’ya çekilip gider. Ancak, durumu öğrenen düşmanlar, bu fırsattan yararlanmak için barış antlaşmasını bozup savaşa hazırlandıklarını öğrenen Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın Padişah II. Mehmet’in imzasıyla: “Padişah sensen, ordunun başına geç. Padişah bensem, emrediyo-rum: Ordunun başına geç.” diye bir mektup yazması üzerine, Edirne’ye gelip yeniden devletin başına geçer. 10 Aralık 1444 günü yapılan Varna Meydan Savaşı’nı parlak bir zaferle kazanan II. Murat, tahtı yine oğluna bırakıp yeniden Manisa’ya döner. Tarihimizde, 36 padişah içinde, bir tek II. Murat’tır; tahtını kendi isteğiyle (hem de iki kez) bırakan. Neyse efendim, 15. yüzyılı bırakıp gelelim biz, daha yakın bir tarihe: 19. yüzyılın son-ları, 20. yüzyılın başlarına… 19. yüzyılın son çeyreğinde bildiğiniz gibi, padişah II. Abdülhamit’tir. 1876’da ilan ettiği Meşrutiyet sonrası toplanan “Meclis-i Mebusan”ı (millet meclisi) kapatınca, koyu bir diktatörlükle yönetmeye başlar ülkeyi. Bu yönetime karşı çıkanlar, 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurarlar. Uzun süren bir hazırlık devresinden sonra, önce Rumeli’de yaptıkları eylemleri, sonra İstanbul’a taşırlar. Tek kişi yönetimini daha fazla sürdüremeyeceğini anlayan padişah, 23 Temmuz 1908’-de, yeniden Meşrutiyet ilan etmek zorunda kalır, Hafiyelik, jurnalcilik ve sansür yasaklanır. Öğrenciler, işçiler, askerler ve halk sokaklara dökülür. Her cadde, her sokak öyle kalabalıktır ki, iğne atılsa yere düşmez. Köşe başlarında bir masanın, sandalyenin üstüne ya da bir evin balkonuna çıkmış kimi insanlar, hürriyet ve kardeşlik üstüne nutuk atmaktadırlar: “Kardeşlerimiz! Vatandaşlarımız! Artık hürriyet geldi, adalet geldi; uhuvvet geldi. Bundan sonra herkes birbiriyle kardeş oldu. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi hep bir, hep kardeştir. Yaşasın ittihadı anasır; yaşasın hürriyet!..” Gerçekten de dinleri, mezhepleri, ırkları, milliyetleri farklı insanların birbirileriyle kucaklaştığı; sarıklı ve cübbeli bir hocanın, boynunda haç asılı bir papazla öpüştüğü bile görülmektedir. Halkı coşturan konuşmalar yapanların çoğu, Selânikli’dir. O günlerde okullarda öğrencilere öğretilen en meşhur marş da şudur: Yaşasın Niyazi’ler, Enver’ler Yaşasın Sultan Hamit Yaşasın hürriyet, adalet Yaşasın müsavat, millet! (*) Ancak, “hürriyetin ilânı”ndan sekiz ay sonra, tarihimizde “31 Mart Vak’ası” olarak adlandırılan bir isyan baş gösterir. Asker “şeriat isteriz” diye ayaklanır. Harp okullarından yetişen “mektepli subaylar“alaylı” diye tabir edilen çavuşluktan yetişmiş “zabitler” tara-fından tutuklanır. Harbiye Nezareti işgal edilir. Rumeli’de bulunan Mahmut Şevket Paşa, İttihat ve Terakki’nin oluşturduğu “Hareket Ordusu”nun başına geçip Padişah 2. Abdülhamit’e bağlılık telgrafları çeke çeke İstanbul’a gelir. Hiçbir karşı koyma olmadan Harbiye Nezareti’ni ele geçirir. İsyancıların elebaşlarını astırır. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na “muhtıra” vererek Padişahın tahttan indirilmesine, yerine 65 yaşındaki kardeşi veliaht Reşat’ın 4. Mehmet adıyla tahta çıkmasına karar aldırır. (27 Nisan 1909) Ancak, bir diktatörü koltuğundan indirmek kolay ama demokrasiyi getirmek zordur. Nitekim, 1909’dan sonra, daha koyu bir diktatörlükle yönetilmiştir devlet. Daha önce, padişahın elindeyken bütün ipler, bu kez İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eline (Enver, Talat ve Cemal Paşa) geçmiştir. Nasıl ki, Rıza Şah Pehlevi gidince İran’a, Saddam Hüseyin gidince Irak’a demokrasi gelmediyse, Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali, Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek gitti diye de Tunus’a ve Mısır’a demokrasi gelmeyecektir hemen. 1969’da 27 yaşındaki Yüzbaşı Kaddafi, askerî bir darbe ile kralı tahtından indirince, bayram yapmıştı Libyalılar. Adı kral değildir Kaddafi’nin ama ne farkı vardır despot bir kraldan? 42 yıl önce, Kaddafi kralı devirdiği gün doğan Libyalılar, Kaddafi’den kurtulmak için mücadele ediyorlar şimdi. Bakmayın siz, Kaddafi’nin yüksek perdeden atıp tuttuğuna. Libya’nın Tevfik Fikret gibi bir şairi olsaydı, şöyle haykırırdı; bugün Libya halkına: “Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa // Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.” Tarihten aldığım ders şudur benim: Adı ister kral olsun, ister emir, ister başkan, ister şah, ister padişah, ne olursa olsun adı, yüzyılımızda her müstebit, her diktatör, devrilip yok olacaktır bir gün. Bu marşta adı geçen Niyazi, Resneli Niyazi’dir. 1896’da Harbiye’yi bitirir. Yunan Savaşı’nda yararlıklar gösterir. Yüzbaşı iken 1908 Haziran’ında hükümete isyan ederek dağa çıkar. Meşrutiyet ilân edilince dağdan iner, Binbaşı iken emekliliğini ister. Bir suikast sonucu ölür. “Ne şehittir, ne gazi; b.k yoluna gitti Niyazi” deyimi onun için söylenmiştir denir. Marştaki Enver, bildiğimiz Enver Paşa’dır. İttihat ve Terakki’nin en faal üyesidir. 1908’de Meşrutiyet’in ilânı ile kendini “hürriyet kahramanı” olarak alkışlatır. 1913’te bir darbe yaparak hükümeti istifa ettirip 33 yaşında Harbiye Nazırı ve Paşa olur. Bir olupbitti ile 1. Dünya Savaşı’na girmemizin de, Sarıkamış’ta 90 bin askerimizin donarak ölmesinin de müsebbibi odur. O’nu hâlâ “büyük bir vatansever” olarak ananlara ne demeli, bilmem ki!
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster