Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '08

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
2062
 

Tık..Tık... Boommm!!!

Tık..Tık... Boommm!!!
 

Jerico Nükleer silah


Tık ... Tık... Boom.... !

“Jeriko”

<ı>

Armagedon konulu filmleri sever Amerika. Yüzlerce Hollywood filminde dünya yok olma tehlikesi yaşamış, her seferinde bir kurtarıcı çıkıp, dünyayı son anda kurtarmıştır. “Dünya”dan kastedilen, Amerika toprakları, “dünyayı kurtaran adam” da nadiren zenci de olsa büyük bir çoğunlukla, bu beyaz bir Amerikalıdır. Bu filmlerde dünyayı kurtarmak için ilk şart, Amerikalı olmaktır henüz hiç bir Çinli’nin, Rus’un, Arap’ın, Türk’ün, Hintli’nin hatta Japon’un dünyayı kurtardığı görülmemiştir. Bir uzaylının gezegeninden, bir vampirin karanlıklar ülkesinden çıkıp, dünyayı kurtarmasını kabul edilir bir fantazi olarak gören ABD, “Green Kart” sahibi bile olsa, kendilerinden başkalarının dünyayı kurtarmasının mümkün olmadığına inanır. Bu felâket filmlerini hiç bitmeyen bir heyecanla yazar yönetir oynarlar. 11 Eylül arttırdığı paranoya ile psikolojisi iyice bozulan halkın komplo teorileri ve senaryolara ilgisi daha da arttı. Lost, Heroes, gibi insanın güvensizliğini ve düşmanını bilmeden hayatta kalabilmenin zorluklarını anlatan fantastik antiütopya filmlerinden biri de “Jericho”. CBS televizyonunun bir dönem yayınlayıp bitirdiği dizi, fanatiklerinden gelen inanılmaz tepki(TV stüdyolarına tonlarca kabuklu fıstık yollamışlar) nedeniyle devam etmek zorunda kalmış.Yedi bölüm çekilen, Şubat 2008’de, merakla beklenen 2. sezonda kışkusuz toplumsal hezeyanların ve paranoyonun bütün evrelerini yansıtmaya devam edecek.Dizinin aslında olağanüstü bir konusu yok; Kansas yakınlarındak tipik bir Amerikan kasabası olan Jericho’nun kaderi, çevre şehirlere atılan nükleer bombalar sonunda değişir. Kimin yaptığı anlaşılamayan bu terorist saldırılar nedeniyle tüm dünyayla iletişimi kesilen Jericho halkı her bölümde iyice tetiklenen korkuları ve panikataklarıyla yaşam mücadelesi verir. Jericho ateş ve dumanla beslenen bir savaş çemberinin içinde hapsolmuşken, kasabalılar kendi içlerindeki savaşlar, aşklar, kıskançlıkları ve ihanetlerle hayatta kalmaya çalışır. Bu nükleer savaştan kurtulabilecek son insanlardır belki de, Jericho saldırılara rağmen ayakta kalmaya çalışır. Şüphe ve şizofreni unsurları her bölümde iyice artar. Öyle ki daha filmin giriş jeneriğinde bile, bölüm adları, mors alfabesiyle, “- tık,- tık, -tık boom”, sesleriyle verilir. Bu tık-tıklarda “Crossroad, A sniper rifle red flay, There is a fire rogue river, Rabnot FBI, Long live the Mayor, Holocaust, Casus Belli, They’ll need it” gibi kanlı, canlı, heyecanlı bölüm adlarının şifrelendiğini, meraklı seyirciler çözmüşler. Yeni sezonda hangi konuların, tık-tık’lanacağını sabırsızlıkla bekleniyor.

İnsan, savaş, terorizm ve nükleer kıyamet senaryoları arasında çekilen bu diziden hareketle kimbilir hangi –tık, -tık’ların arkasına hangi senaryolar yazılmıştır diye düşünüyor? İşte bende tam bu nedenle, “Jericho”nun peşinde etimolojik, fizyolojik, mistik, hatta biraz da tehlikeli, küçük bir geziye çıkmaya karar verdim. Benimle gelmeyi düşünüyorsanız yolculuğumuz esnasında, başımıza taş yağmayacağının, nereden geldiği belli olmayan bir roketin ya da silahın hedefi olmayacağımıza garanti edemem. Alabileceğiniz tüm önlemleri alın, can yeleği, kask, aklınıza ne gelirse. Film platosu değil gideceğimiz yerler, gerçek hayatın içine dalıp, geçmişte de kimse için güvenli olmamış, zor yollardan geçeceğiz. Merak etmeyin, bu tekinsiz “Jericho” macerasına katılmazsanız, korkak olduğunuzu değil, fazla sağduyulu olduğunuzu düşünürüm. Duyuyor musunuz? Tam şu anda, bu satırlarda tık-tık’lar başladı ? Gelmeyenlerle hemen vedalaşalım.

Demek bana katılmaya karar verdiniz. Bir entellektüel için fazla cesursunuz. Filistin yakınlarında bir şehre gidiyoruz. Etraf neden mi karanlık; birkaç gece önce, bu civardaki tek elektrik santrali de kapatıldı da ondan. Merak etmeyin nasılsa buralarda roket atışı, bombalama, patlama olur, göğe yükselen ateşlerle etrafı görebiliriz.

Dünyanın en yaşlı şehirlerinden birindeyiz; Eriha, nam-ı diğer “Jericho”, “Ortadoğu Tebeşir Dairesi”nin, kolları iki yana çekiştirilmekten yorgun düşen çocuğu. Ürdün’ün doğusunda, Ölüdeniz’in kuzeyinde bulunan bu eski kent, Arapça adını, rayihâ, güzel koku kökünden türetilmiş bir isimden almış, sırlarını hâlâ ustalıkla saklayan çölün ortasında bir vaha...

Sırların ve surların ardında Jeriko/Eriha

İnsanlığın dününe tanıklık eden, yorgun bir bilgenin suskunluğunda, yaşadıklarını, tarihi bilinmeyen rüyalara, bazen de unutmak istediği kabuslara sararak, koynunda uyutuyor “Jericho/Eriha”. Burada bulunan bronz çağına ait kalıntılar, M.Ö. 8 binli yıllara uzanan bir tarihe işaret ediyor. Farklı medeniyetler, farklı inançlar şehrin efsunlu renklerini, çöl rüzgarlarına savurup, kaybolmuşlar. Kimileri geçen zamanın beslediği efsanelerle sonsuzluğa uzanırken, kimileri, kayan bir yıldız gibi, tarihin yeniden asla açılmayacak sayfalarında yokolmuşlar.

Başlangıçta, bir aşk çocuğu Eriha, bu verimli toprakları, M.Ö.35’de Mark Antony, Kleopatra’ya hediye etmiş. Güzelliğine düşkünlüğü ile bilinen Kleopatra, günümüzde bile kozmetik hammaddesi olarak kullanılan Ölüdeniz’in kükürtlü çamuru ile sonsuz gençliği aramış mıdır, bilinmez ama “palmiyeler şehri”, gölgelerde kaybettiği güzelliği hâlâ arıyor.

Ölü Deniz (Bahru'l Meyyit) bölgede sürekli yaşanan depremler yüzünden, deniz seviyesinden neredeyse 400 metre aşağıda geniş bir çukurda bulunuyor. Yüzde 30’un üstündeki tuz oranıyla dünyanın en tuzlu denizi burası. Burada medeniyetler batmış ama siz korkmayın istesenizde batmazsınız. Çünki, Ölüdeniz’de yüzmek de batmak da pek mümkün değil. Suyun tuzluluk oranı yüzmenize engel olurken, denizde uzanıp gazetenizi ya da kitabınızı okumanıza imkân veriyor. Ölüdeniz’de adı üstünde mikroorganizmalar dışında, bitki ve balık yaşamıyor, çevresindeki yerleşim alanları sayısız defa yakılıp yıkıldığından adını fazlasıyla hak ediyor.

Dinler tarihi çalışmak için çok uygun bir mekân burası. Kudüs oldukça yakın, Yusuf’un kaybolduğu çöller de burada. Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, herkesin buraya ait hikâyeleri var. Ölü Deniz, Lut Gölü adıyla da biliniyor. Kur’an’da da bahsi geçen Hz. Lût, Sodom (Sedum ve Amure/Sodom ve Gomorre) şehrine peygamber olarak gönderilir. “Dünyada hiç kimsenin yapmadığı ahlaksızlıkları yapan bir halk” olarak tanımlanan Sodom halkı, Hz. Lût’un kavmini doğru yola davetine aldırmaz, onun peygamberliğine inanmaz, sapkınlıklarından vazgeçmezler sonunda “gökten bir azap inerek” –ki yağan taşların üstünde kime isabet edeceği bile yazılıdır, Sodom şehri gökyüzünden yağan kükürt ve ateşle, zelzelelerle yıkılır. Sanki bir yanardağ patlaması her şeyi yıkıp yakmış gibidir.

Yahudiler ‘Mısır ırmağından, Fırat nehrine kadar olan Kenan ilini, Hz İbrahim ve onun soyundan gelenlere Tanrı tarafından verilmiş topraklar” olarak kabul ederler. Hristiyanlar, Hz. İsa’nın şeytanla imtihanının burada gerçekleştirildiğine inanırlar. 40 gün 40 gece oruç tutan İsa’nın vaftiz edildiğine inanılan manastır, artık Yunan Ortodoks Kilisesi’ne bağlı. Tel es-sultan (Eski Eriha)’dan, tepelere tırmanıp , teleferikle kayalıkların üstüne çıkarak, çok yukarlardan ötelere bakmayı becerenler, bu manzaranın arkasında, Eriha duvarlarının ötesindekileri de görebilirler.

İncil ve Tevrat’ta Eriha’nın yıkılmasını benzer şekilde anlatılır; Ahit Sandığını taşıyan papazlar, borazancılar eşliğinde, Joshua(Yeşu)’ın emriyle, şehrin surları etrafında “Altı Gün”(Bu altı günü hiç unutmayın, yeniden hatırlatacağım) dolaşırlar. Yedinci gün RAB, Yeşu’ya, “İşte Eriha’yı, kralını ve yiğit savaşçılarını senin eline teslim ediyorum” der, halk bağırmaya başlar, kahinler de borularını çaldılar. Boru sesini işiten halk daha yüksek sesle bağırdı. Şehrin surları kıyamet borularından çıkan bu seslere dayanamadığından yıkılır ve İsrail oğulları tek bir canlıyı sağ bırakmadan kılıçtan geçirip yok ederler. Şehri içindekilerle birlikte ateşe verip, ganimetlerini sağlama alırlar; “Altını ve gümüşü, tunç ve demir eşyayı RAB’bin Tapınağı’nın hazinesine koydular.” (Tevrat, Yeşu 6: 1-26)

Cemil Meriç, Bu Ülke’de, Jeriko’nun yıkılmasını Tevrat’tan hareketle "İsrail ogullari arz-i mev'ud'a geldikleri zaman, karşılarında Jeriko'yu buldular" diye anlatır. “Aşılmaz duvarları ile düşman bir ülke idi Jeriko. O duvarlari ilâhiler yıktı; ilâhiler, yani ses. Gandi'nin sesi de zulmün duvarlarını devirmedi mi? Bana öyle geliyor ki, ak saçlı Arya çobanları Tanrılara bu sesle yalvarmışlardı; Vedalar bu sesle okunur, Upanişatlar bu sesle fısıldanırdı. Britanya adalarında kurt sürüleri dolaşırken, Himalaya dorukları bu sesle ürpermişti. Bu seste bütün Hint var; bütün Hint, hattâ bütün insanlık. Berrak, telaşsız, sakin ama İsrafil'in sûru kadar heybetli”. İlginçtir Eriha civarında yapılan arkeolojik kazılar, burların M.Ö. 1200 yılında bir depremle yıkıldığını, şehrin büyük bir yangın da atlattığını gösteriyor.

Ölü Deniz Yazmaları

Birazdan gireceğimiz mağaralar turistik yerler artık. Mağara girişindeki kebapçının mangalında isteyen karnını doyurabilir. Ölüdeniz Yazmaları’nı bu mağaralardan çıktı. Buralarda yaşayan bir topluluğun (Hristiyanlığın doğuşundan önce yaşayan bu topluluğun kimler olduğu konusunda henüz fikir birliği yok, Yahudiliğin bir uzantısı, Issîler, Esseniler vs.) düşman saldırılardan kaçarak mağaralara sığındığı ve çok önem verdikleri bu yazmaları mağaralara sakladıkları söyleniyor. Dinler tarihi ile ilgili bilinen kronolojiyi bozan bu yazmalar, ortaya çıkışından itibaren, hâlâ cevaplanmamış pek çok soruyla Vatikan’ın sinirlerini bozmaya devam ediyor. 1947’de keçilerini arayan bir bedevi çobanın, ilkini Eriha’nın güneyinde Ölüdeniz yakınlarındaki bir mağarada bulur. Daha sonra aralıklarla, 11 mağarada daha başka yazmalar ortaya çıkar. İkibin yıllık olduğu tahmin edilen bu yazmalar Musevî-İsevî tarihine ait yeni tartışmalara neden olur.

İsrail devleti tarafından, Fransız bir katolik papaz olan Peder De Vaux başkanlığında, yazmaların tercübe edilmesi ve incelenmesi için uluslarası bir komisyon kurulur. Ancak bu komisyon Hıristiyan ilahiyatı için sorun teşkil eden kısımları kırk yıl boyunca sır gibi saklayıp, yayımlamaz.

Özünde “Su savaşı” olan, 5 Haziran 1967’de başlayıp altı gün devam eden “Altı Gün Savaşı”( bazıları altı günün hala devam ettiğine inanıyor) sonunda, Arap ittifakına karşı İsrail büyük üstünlük kazanır. Kudüs’ü de sınırlarına dahil eden İsrail, topraklarını dört katına çıkarır. Ortadoğu haritası yeniden çizilmiştir. Yazmalardaki sansür bu defa, Vatikan-İsrail işbirliğinde devam eder.

Nihayet, 1991’de İsrail, teolojik ve akademik skandallara neden olan Ölü Deniz Yazmaları’ndan oluşan bir fotoğraf albümünü, Oxford Üniversitesinde Geza Vermes Başkanlığında yeni bir komisyona, diğerini Kaliforniya Huntington Kütüphanesi’ne verir. Deri, papürüs gibi malzemelere yazılan Ölü Deniz yazmalarının en orjinali, bakır rulolara yazılmış olanıdır. Bu bakır rulolarda, diğer yazmalarda hiç rastlanmayan bir konudan; altın ve mücevherlerle dolu saklanmış hazinelerden bahsedilir. Ne dersiniz, Süleyman’ın hazinelerinin izinde miyiz? Eriha surlarını, borazanları eşliğinde, altı gün dolaşan rahipleri hatırladınız mı, ya onların omuzlarında taşıdığı sandığı?

Sandık Sandık İçide

Ölüdeniz yazmalarındaki hazineler sembolik mi, gerçek mi? Zaten asırlardır, “kutsal hazine avcıları” canları pahasına bu soruların cevabını arıyor. Onları, çok da husursuz etmeden sandığın içiyle değil, dışıyla ilgilendiğimizi söyleyelim. Eriha’nın sırlarından biri bu “Ahit sandığı”. Tanrı’nın Musaya, Sina Dağında verdiği Ahit levhalarının bu sandıkta taşındığına inananlar, Tevrat’ta, Tanrı Musaya şöyle der: "Ve seninle orada buluşacağım ve seninle Kefaret Örtüsü Üzerinden, Kutsal Ahit Sandığı üstündeki melekler arasından söyleşeceğim" sözlerinin rehberliğinde sandığın peşindeler. Sandık nereye gidilirse gidilirse taşınmak, mola verildiği yerlerde de “kefaret örtüsüyle” örtülüp korunmak zorundadır. Bir tür savaş makinesi gibi, kendi kendine savaşabildiğine, kendisine izinsiz dokunanları öldürdebildiğine inanılan sandığın İsrailoğullarını, Kenan’a getirdiğini, hatta Eriha’nın duvarlarının da sayesinde yerle bir edildiğini rivayet edenler, sandığı omuzlarında taşıdıkları sürece girdikleri bütün savaşları kazanacaklarından çok eminler.

Eriha’nın sınırlarındaki ateş halkası hiç sönmemiş. İsrail kurulurken, 1948’den itibaren Kudüs’ün batısındaki köylerden binlerce Filistinli Eriha’ya sığınmış. 1952 Eriha Konferansı’ndan sonra, Ürdün Emirliği ve Batı Şeria, Ürdün krallığı olarak tekrar isimlendirilmiş ancak sorun çözülmemiş. 1994'te İkinci Oslo antlaşması imzalandığında, Eriha Gazze Şeridi gibi Batı Şeria’nın ilk özerk Filistin Şehri sayılmış.

İsrail’in gözünde Eriha hâlâ lanetli şehir. Kahire Anlaşması'ndan sonra oluşturulan özerk yönetimin kontrolüne verilen Eriha’da, Avusturya'daki bir kumar şirketiyle anlaşarak modern bir Casino-kumarhane açılmış. Filistin halkı, Eriha’nın kumarla da lanetlenmekte olduğunu, Müslüman gençlerin de burada ahlaklarının bozulmasından korkmuşlar. Kıbrıs'a, kapatılmadan önce Türkiye'deki kumarhanelere gelen yahudi kumarbazlar Eriha'daki kumarhaneye akın etmeye başlayınca, (İsrail'in kontrolündeki bölgelerde kumarhane açılması ve kumar oynatılması yasak), “Paralarımızın Filistinlilerin ceplerine akmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz” diyenlerin sesi, kumar paraların kimin cebine gittiği tartışmaları ile 2001’de kumarhaneyi kapatılmış. Eriha’da kumarhane kurma fikri ilk kimin aklına geldi acaba?

“Jeriko” Saçın Örmezler

Eriha’nın dağları, taşları, altı üstü, sandığı mağarası derken yorulmuşsunuzdur belki. İsterseniz burada gerçek hayatın sertliğinden kısa süreliğine de olsa uzaklaşalıp, çizgi dünyasının, bilgisayar oyunlarının, animasyonun kapısını çalıverelim.

Çizgiromanlarla aranız nasıldı? Babamın çok iyiydi, onun bu merakı sayesinde henüz okuma yazma bilmeden evde çok sayıda hayali kahramanla tanışmıştım. Maceralarını çok net hatırlamıyorum, sadece kaşlarının niye kara olduğunu, yeleğini niye çıplak bedenine giydiğini merak ettiğim biraz da korkutucu bulduğum bir adam vardı. Sarışın bir kızılderiliydi Jeriko, iyi bir oksimoron örneğiydi aslında. Bir adamın kafaderisini yüzdüğünü gördüğüm bir sahneden sonra, onunla hep mesafeliydim. “Çizgiroman Jeriko”dan, “bilgisayar oyunu Jeriko”ya gelinceye kadar uzun bir süre geçti. Üzücü olan bu sürede insanlığın savaşa, vahşeet ve bunun aracı olan silahlara olan tutkusu her geçen gün daha da artmasıydı.

Lanetlenme Oyunu(Damnation Game)’nu okumuş muydunuz? Benim Clive Barker’dan okuduğum ilk korku romanıydı. Usta bir hırsızın, çok ünlü bir kumarbazı altetmesinden sonra elde ettiği, fantastik güçleri anlatır. Lanetlenme Oyunu’nu benim için unutulmaz kılan, romandaki bazı kahramanların, aslında yaşamadıklarını, ölü olduklarını farketmeleriydi. Kan Kitapları (Books of Blood) da uykusuz birkaç geceme malolmuştu. Yine de hiç birinden Parker’ın bilgisayar oyunları kadar etkilenmedim. Oyunlarının birinde; Uzak bir dünyada, Tanrı, “First Born”(İlk doğan) adını verdiği ve olağanüstü güçlerle donatmaya başladığı ilk canlının yaratılışını yarım bırakıp onu bir tapınağa kilitler. Özgürlüğe kavuşacağı günü bekleyen First Born’un unutulduğu tapınağı şeytani güçler ele geçirmeye başlarlar. Tapınağın bulunduğu kayıp şehir aniden yeniden çölde ortaya çıkar, bu öteki ile bu dünyanın savaşı olacaktır. Asıl kahramanımız Devin Ross, her birinin insan üstü güçleri olan yedi kişilik özel ekibini toplar. Görevleri, kötülüğün hızla yayıldığı bu şehre gidip, insanın yok olmasına engel olmaktır. Zaten biz de oyuna burada dahil oluruz. Özel ekipten biri olarak –ki oyun boyunca dilediğimiz karakterin bedenine girip görev değiştirerek, kötülük şehrinde şeytani güçlerle savaşmaya başlarız. Patriotlar, otomatik pistollar, her türlü gelişmiş silaha sahip olsak da en önemli gücümüzü büyüden alırız. Liderimiz Devin Ross’un bile daha oyunun başında tuzağa düşüp bedenini kaybettiğinden, oyuna serbest kalan ruhuyla devam edecektir. Ekipte, şamanlar, şifacılar, telekinetik güçleri olanlar, keskin nişancılar, kahinler, zamanı yavaşlatabilenler kısaca ne ararsanız var. Yine de düşman çok daha güçlü. Hayallerinizin sınırlarını zorlayan yaratıklar, ortaçağ savaşçıları, naziler, karanlık dehlizlerde, zindanlarda, arenalarda aniden karşımıza çıkıyorlar. Bolca aksiyon, korku, kan, vahşet, sinir bozucu ne varsa hepsi Jeriko’nun duvarları arasında karşınıza çıkıyor. Evet doğru duydunuz, bu bilgisayar oyununda da Jeriko’dayız, oyunun adı da Jeriko.

Sembolleri, haritaları, sırları doğru okuyabilirseniz aslında az önce dolaştığımız, sınırları zorlanan, bombalanan, Batı Şeria/Gazze şeridindeki Eriha’da ve bugündeyiz. İnanmıyor musunuz? İşte 25 Ocak 2008 tarihli bir gazete ne diyor; “<ı>İsrail, 17 Ocak’tan bu yana yaklaşık 1,5 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi’ne abluka uyguluyor. Abluka önceki gün biraz hafifletildi. On binlerce Filistinli de dün ve bugün Mısır sınırındaki duvarı patlayıcılarla delerek Mısır’a geçti. <ı>Filistin Başbakanı Selam Feyyad, İsrail ablukası yüzünden Gazze’deki durumun bir “felaket” olduğunu ve kontrolden çıkmak üzere olduğunu açıkladı. İsrail Savunma Bakanı Yardımcısı Matan Vilnai, ülkesinin Hamas kontrolündeki Gazze Şeridi ile tüm bağlarını koparmak, temel gereksinimleri karşılamayı da durdurmak istediğini söyledi. Maariv gazetesi ise Mısır'ı, duvarın yıkılacağı konusunda Hamas'ın önceden bilgilendirildiğini öne sürdü. Mısır ise bu yöndeki iddiaları reddederek, Filistinlilerin girişine tamamen insani gerekçelerle izin verdiklerini belirtiyor. Bu arada Mısır'ın, karşı olduğu Hamas'ın duvarı yıkarak Filistinlilerin topraklarına geçişine neden izin verdiği ile ilgili farklı yorumlar yapılıyor. Bu yorumların başında ise son dönemde ABD ile Mısır arasında gerginleşen ilişkilerin rol oynadığı geliyor.” Gerçek hayattaki oyunlar, bilgisayar oyunlarından ya da filmlerden daha karmaşık değil mi? Şaşırtıcı olan, söylencelerle, gerçeğin kurgularındaki ortak mantık. Benzerlik paralel dünyalardaymışsınız gibi, CBS’nin televizyon dizisi Jericho’nun yeni sezonunu 12 Şubat 2008’den itibaren koltuklarıza oturup televizyon ekranından nasıl izlemeye devam edecekseniz, gerçek Jeriko/Eriha’ sınırlarındaki ablukayı, savaşı, vahşeti de koltuklarınıza oturup izleyeceksiniz. Mesela bu akşam haberlerinde, <ı>“ <ı>İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne yönelik operasyonlarında 4 Filistinli militan öldürüldü. Batı Şeria’da yaşanan çatışmalarda ise bir İsrail askeriyle 2 Filistinli militan hayatını kaybetti. <ı>Ortadoğu’da gerilim tırmanıyor. İsrail ordusu, bu sabah şafağa karşı Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a savaş uçakları desteğinde operasyon düzenledi. <ı>İsrail askerleri, evlere baskın düzenleyerek bazı Filistinlileri gözaltına aldı. Operasyonda 4 Hamas militanı öldü. Batı Şeria’da, Beytüllahim yakınlarında bir Yahudi yerleşim birimine sızan iki Filistinli militan, yerleşimciler tarafından öldürüldü. Kudüs’ün kuzeyinde ise Filistinli militanlarca açılan ateşte bir İsrail askeri öldü, bir kadın asker de yaralandı. İsrail polisi, saldırı sonrası kaçan militanları yakalamak için bölgede operasyon başlattı” diyen sesi, haberi, olanca alışkanlığınızla kulakardı edecek yine duymazlıktan geleceksiniz.

Herşey ne kadar ilginç tesadüflerle birbirine bağlı değil mi? Sanki Clive Parker’ın oyununun daha az kanlısını, daha inandırıcısını izlemekteyiz. Sanki, ahit sandığının peşinde Eriha’nın duvarlarını yıkacak 7 kâhin, Jeriko’nun ölümcül borusundan çıkacak korkunç sesi bekliyorlar. Fantastik ve gerçek arasındaki ince çizgi kolayca kayboluyor. Sanki bütün kıyamet senaryolarını, bütün savaşları el yazıyor. Sanki, kurgudaki gibi bekledikleri “Kurtarıcıdın/Mesihin” gelmesi için, “Armageddon” için uğraşıyorlar. Bunun için en uygun yer “Lanetli” şehrin duvarları. Duvarın bir tarafında Müslümanlar, öte yanında Yahudiler... Jeriko timinin elinde hangi silahlar var; İsrail yapımı, özel harekat birimlerinin kullandığı suikast silahı olarak bilinen tabancanın adının “Jeriko” olduğunu tahmin edebilirsiz. Hatırlar mısınız? The Washington Times yazarlarından Rowan Scarborough, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon raporlarına dayanarak, İsrail’in 82 nükleer silahı bulunduğunu iddia etmişti hatırlarsınız. İsrail’in menzilleri 2.000 kilometreyi aşan nükleer başlıklı füzelerinin adlarının, “Jeriko I, Jeriko II, Jeriko III” Jeriko I, 750 kiloluk bir nükleer başlık ile 500 kilometre gidebilirken; Jeriko II'nin menzili 1500 kilometreye kadar ulaşıyor, Jeriko III’ü de siz bulun...

Jeriko turumuz burada sizin için sona erdi, ben daha buralarda dolaşmaya devam edeceğim. 1986'da bir İngiliz gazetesine, bir zamanlar teknisyen olarak çalıştığı İsrail'in Dimona nükleer tesisleriyle ilgili sırları ifşa ettiği gerekçesiyle, 18 yıl hapiste tecrit ettiği Mordehay Vanunu'yu aramaya gideceğim. Jericho dizisinin sonunun nasıl biteceğini o biliyor olabilir...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizi okumak muhteşem bir tecrübe.Çok şey öğreniyorum sonsuz saygılarımla

-e hali 
 25.09.2008 13:50
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 84
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1167
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Tür..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster