Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ağustos '18

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
160
 

Ukrayna (Lviv) Gezi Notları

Ukrayna  (Lviv) Gezi Notları
 

Lviv belediye binası kulesinden


GİRİŞ;
Bu kış, hayli yoğun ve telaşlı geçince, rutinimiz olan Güney Yarım Küre gezimizi yapamadım. İçimdeki ukteyi, dayanan Akdeniz yazı nedeniyle fazla uzatmamak şartıyla, hem daha ucuz hem de yanı başımızda olması nedeniyle Ukrayna’ya yapmaya karar verdim.

Ucuz uçuş için en iyi fikirleri veren , en uygun biletin Pegasus Havayollarında olduğunu gösterince, 14/03/2018 tarihinde bilet rezervasyonlarımı yaptım.

Eşimle birlikte, tüm uçuş bedelleri o gün itibarı ile şöyle;
Fethiye – İstanbul                    132.98 TL
İstanbul – Lviv                          542.00 TL
Odesa – Ankara - İstanbul       750.00 TL

Önce, Lviv’e uçacak, iki gece konaklamadan sonra, gece treniyle Kiev’e geçecek, bu kentte de iki gece kaldıktan sonra yine gece treni ile Odesa’ya gidecek ve son gece konakla(ya)madan gece yarısını geçtikten sonra Odesa’dan Ankara’ya, iki saat sonra da İstanbul’a uçacaktık. Gece treni yolculuğu bizi konaklama masrafından kurtarırken, diğer yandan da geceyi yolda geçirmek suretiyle zamandan kazanmamıza yol açacaktı.

Ukrayna’da çok disiplinli ve geniş bir demiryolu ulaşım ağı var. Booking sitesinden farklı seçenekleri değerlendirerek tren biletlerimizi de güvenli şekilde alarak, çıktılarını dosyamın içine yerleştirdim. Farklı seçenekler şöyle; gündüz daha hızlı trenler var, burada koltuk alabiliyorsunuz. Gece trenlerinde dört ve iki kişilik kompartmanlar var. Ben, daha huzurlu ve sakin bir gece geçirmek ve uyuyabilmek adına iki kişilik kompartman seçtim.

Tren biletleri için ödediğim bedeller şöyle;
Lviv – Kiev                              218.00 TL
Kiev – Odesa                          335.00 TL

Aslında, Ukrayna’nın para birimi olan Grivna, paramızın değerli olduğu ender para birimlerinden. Gezi planları yaparken, 1 TL= 6.14 UAH ( Ukrayna Grivnası ) idi, ne var ki, gezimiz süresince TL’nin aşırı değer kaybetmesi neticesi 1 TRL= 5.2 UAH’a kadar düştü.

Bir de on line rezervasyonlarda UAH önce dolara, sonra da Türk Lirasına çevrildiği için, çapraz kurlardaki insafsızlık iki kez yansıyor fiyatlara.

Konaklama için açıkçası airbnb veya muadili sitelerden uzak durdum. İyi de yapmışım, zira, Ukrayna’lı kadınlarla tanışıp beraber olmak sevdasıyla yola düşen yağız Türk delikanlıları ( lâf aramızda ) Avrupa’nın bu güzelim kentlerinin ruhunu yaralamışlar. Sokaklarda, meydanlarda kafelerde kulağıma gelen Türkçe konuşmalar, neredeyse kırk yıllık eşimden utanmama yetti desem anlaşılır umarım.

Komşu odada, mal bulmuş Mağribiler gibi, ucuz votka ile kendinden geçmiş veya hayat kadınlarının koynunda dağılmış insanların naralarına katlanamayacağımı bildiğim için, booking adresinden, kent merkezine yakın, konaklama yorumları iyi ve mutlaka sürekli resepsiyon görevlisi olan mekanlar seçtim. Sonradan, bu tercihimin ne denli isabetli olduğunu anladım.

Üç kentte konakladığım mekânlar ve fiyatları şöyle;
Lviv                                                 2 gece       201.00 TL      
Kiev                                                 2 gece       252.00 TL
Odesa   Deribasovskaya st. 27        1 gece      127.00 TL

Bir de online rezervasyon olarak, Avrupa’nın en zarif Opera binalarından olan Lviv Opera’sı için  “Cossacks / Kazaklar “ isimli oyuna işlem yaptım. Locadaki iki kişilik bilet için 16.88 TL ödedim.

 

16 Mayıs 2018  ( DALAMAN – İSTANBUL – LVİV )

İlk defa, bir yurt dışı uçuşunu, İstanbul’daki çocuklarımızı, torunlarımızı görmeden yapıyoruz. Dönüşte daha rahat hemhâl olabilmek için. 07.50’de Dalaman’dan havalanıyor ve aşinası olduğumuz güzergahta ve süresinde Sabiha Gökçen Havaalanı’na iniyoruz. Havaalanı beklemelerinin de aşinası olduk, geçen yıl Havana’da Jose Marti Havaalanında, Moskova’ya uçabilmek için tam 18 saat beklemiştik. Gezgin olmanın vazgeçilmezlerinden birisi de bu beklemeler.

14.30’da yaklaşık 1.5 saat sürecek Lviv uçuşumuz başlıyor. Bol bulutlu, türbülanslı silkelenmelerle Karadeniz’i geçiyoruz. Romanya’nın ve Moldava’nın bereketli toprakları yemyeşil halılar gibi uzanıyor. Sovyetler’in çevreci tarım politikaları nedeniyle hâlâ kirlenmeden duran bu topraklar şimdi Avrupa Birliği’nin paçavraya dönmüş, kirlenmiş topraklarının yanında iştahlarını kabartıyor.

Ukrayna – Moldova sınırını çizen Dinyester Nehri, menderesler çizerek, yatağını genişleterek uzanıyor aşağılarda, burnumu cama dayamış seyrediyorum.

1410 kilometre uzunluğundaki Dinyester Nehri, Moldova ve Ukrayna arasında mekik dokur, çoğu zaman da sınırı çizer, sonunda yorgun argın Odesa yakınlarından Karadeniz’le buluşur.

Aynı bereketli topraklar Ukrayna sınırında da devam ediyor. Ukrayna, tarımdaki bu özelliği yüzünden AB ile Rusya arasında Afganların Buzkaşi oyununa benzer politika ve hedeflere neden oluyor. 2004 yılında Turuncu Devrim sırasında yaşananlar, Buzkaşi oyununun tipik özelliklerini taşıyordu.

Giderek aşağılar görünmez oluyor bulutlardan, biliyoruz ki, gezimizin çoğu yağmur altında geçecek.

Issız denecek kadar küçük Danylo Halytsky Havaalanına iniyoruz.

Malum, son dönemde Ukrayna’ya Türkler kimlik kartları ile giriş yapabiliyorlar. Üstelik yerel para birimi, Türk Lirası karşısında daha değersiz olunca, bir de Ukrayna kızlarının Türkler’e ilgisi efsanesi yayılınca, kelimenin tam anlamıyla ipini koparan Ukrayna’ya akıyor.

Kendini bilmezler yüzünden, ulusal itibarımızın hayli irtifa kaybettiğini okuyordum hep. Tek veya grup halinde gelen gençleri sorgu odalarına alıp, daha ilk girişte bir takım mesajlar vermek istiyorlar anlaşılan. Ben, yurt dışı çıkış harcı ödemeyi ( 2x15 TL ) ödemeyi göze alıp Yeşil Pasaportumuzla giriş yapmıştık, aynı kefeye konmamak için.

Pasaport polisi, aile olduğumuzu görünce tereddütsüz bastı giriş mührünü pasaportlarımızın üstüne.

Sağda döviz bürosunu görünce, kent merkezine götürebilecek kadar Grivna almak için kuyruğa giriyorum. 1 €= 30.8 UAH. Önümde, sadece altı kişi var, ama, gişedeki kız o kadar yavaş çalışıyor ve evrak dolduruyor ki, ancak bir saat kadar sonra 20 € bozmak mümkün olabiliyor. İmzaladıktan sonra kocaman iki kağıtla beraber, 616 UAH uzatıyor.

Havaalanı çıkışının önündeki otobüs durağından 48 nolu otobüs ve 9 nolu troleybüsün geçtiğini not almıştım. Bir türlü 48 nolu otobüs gelmiyor, yağmur başlayınca daha sık gelen 9 nolu troleybüse biniyoruz ( 5 UAH ). Şoför, tamamen kapalı bir mekânda, ne söyleneni dinliyor ne de yolcularla ilgileniyor. Küçük bir pencereden, parayı alarak bileti uzatıyor sadece. Bileti de YİNE Sovyet mirası mekanik makinelerde delmek gerekiyor ki, bunlar her araçta bol sayıda var, ulaşamadım, kalabalıktı gibi mazeretleri yok edercesine.

Diğeri gelse idi, kalacağımız yere yakın Svobody ( Halk ) Meydanında inip, çok az yürüyecektik. Şimdi, nerede ineceğimizi bilmiyorum, üstelik, içeride İngilizce bilen birisi olduğuna dair işaret yok. Lviv’de yağmurun lezzetini tatmış olacağız böylece.

Şoför Opera yanından geçer gibi bir şeyler söylemişti, off line haritadan takip ediyorum, kente daha doğrusu Svobody Meydanına yaklaşıyoruz. Yağmur giderek hızlanıyor, iş çıkışı trafik arttı.

Sovyet Blokları’nın çirkinlik ve tek düzeliği tarihi kent merkezine yaklaştıkça değişiyor ve varlıklı insanların malikanelerine dönüşüyor.

Birlikte yolculuk ettiğimiz ettiğimiz Lviv’lilerin çoğu yaşlı insanlar. Sovyet blokları önünde geçmişi yaşar gibi oluyorum.

İvan Franko Üniversitesi durağında iniyoruz. Yağmur bizi beklercesine daha da hızlanıyor. Sırtımda çantam, elimde tekerlekli valizin sapı, karşımdan gelen insan seline karşı direniyor, kaldırımlarda biriken sulara girmemek için slalom yapan insanların ritmine ben de ayak uyduruyor, kim bilir kaç kişi ile omuz omuza çarpışıyorum.

Off line harita ile kalacağımız Cossacks Gueshose’ı neredeyse elimle koymuş gibi buluyorum. Odamız iyi, banyomuz var, şehrin merkezindeyiz. Alt katta ranzalar var, üst katı müstakil oda düzenlemişler. Tam isabet, seviniyorum, tercihime. Yalnız gezdiğimde, hiç de aramadığım unsurlar, eşim yanımda olunca önem kazanıyor benim için. Garip bir iç güdü ile hiç de müşkülpesent biri olmadığı halde kendimi onu rahat ettirmek için sorumlu hissediyorum.

Pencereden, yanımızdaki Latin Katedralinin çan kulesi görünüyor. Çaresiz yağmurun kesilmesini bekliyoruz odamızda. 19.00’a doğru umutlanıp çıkıyoruz, çıkar çıkmaz da yeni bir yağmur dalgası ıslatmaya çalışıyor bizi.

Hemen önümüzde Opera Binasının da yer aldığı uzun Svobody Ploscha ( Halk Meydanı ), biraz arkamızda da Belediye Binasının bulunduğu Rynok Ploscha ( Pazar Meydanı ) bulunuyor. Pazar Meydanı civarı, buraya çıkan tüm sokaklar restoran, kafe ve barlarla dolu.

Turizme geçişin demlenmemiş halini, güncel deyimle “ konsept “ tesisler yaparak aşmaya çalıştıkları belli. Bir restorana girişte kapıdaki görevli elindeki silahla önünüzü kesip parola soruyor, başka bir yerde garsonlar pijamalarla servis yapıyor, bir başkası hesabı önüne bolca sıfır koyarak getiriyor ve pazarlığa oturuyor.

Sanki, bizim zamparaları söğüşlemek için kurgulanmış bu konsept mekanlara girmek içimden gelmiyor. Önümüzdeki günlerde, servis alabilecek doğru düzgün yerler bulabileceğime inandığımdan, yine ün kazanmış ama sululuğu olmayan bir büfeden bol içerikli külah pizza alarak Lviv mutfağına selam çakıyoruz ( 35 UAH ).

Adeta  Zeybekler gibi yer yer zıplayarak biriken sulara dalmadan etrafı keşfetme maratonundayız artık. Karşımıza ilk çıkan Cizvit Katedrali oluyor. Konakladığımız Teatralnaya caddesinde bulunduğundan, komşu hatırı için önce buraya giriyoruz. Tipik bir Katolik mâbedi, girişi soğuk mu soğuk. 16. yy’da ahşap olarak inşa edilmiş, sonra ( muhtemelen ) toplanan yardımlarla böyle devasa bir yapı oluşturulmuş.

Cizvitleri anlatmaya bilmem gerek var mı? 1500 yıllarında Katolik inancından ayrılıp, kendi inançlarını dayatmaya başlayınca, Katolik Papa bunları engellemiş. Sonrasında, “ gaye, vasıtayı mübah kılar “ diyerek, her kılıfa ve her şekle girerek, özel okullar açarak, siyasete girerek çok sıkı ve gizli örgütlerle neredeyse tüm dünyada yöneticileri yönlendirmişler. Fransiskenler’in azmi ve Dominikenler’in sertliğine sahip oldukları için her köşede istediklerini yaptırabilmişler.

Yağmur havayı ılıtır bilirim, ortalıkta fena bir ayaz var. Sert kara iklimine alışık olması gereken Lviv halkı, kalın paltolarına sığınmış, kanı çekilmiş gibi solgun dolaşıyorlar caddelerde. Restoranlar kafeler titreyen müşterilerini battaniyelerle memnun etmeye çalışıyorlar.

Dedim ya, konsept meselesi egemen olmuş Lviv’e, ben de hayli Fransızım bu işlere. Fotoğraflardan tanıdığım bir mekanın önünden geçiyoruz. Gasova Lampa Museum&Restaurant ( Gaz Lambası Müzesi ve Restoranı ) burası. Eski Ermeni Mahallesi, Ermeni Katedrali’nin olduğu Virmenska Caddesindeyiz.

Gaz yağıyla çalışan lambaları bulan Polonya kökenli Lviv’li kimyagerler Ignacy Lukasiewicz ve Jan Zeg anısına yapılmış bir konsept mekan. Duvarlarda 200’den fazla bulunan gaz lambasıyla en büyük koleksiyonlardan birine sahip bir müze aynı zamanda burası. Sizi kapıda şık giyimli bir beyefendi karşılayarak karanlık bir yolda feneri ile eşlik ederek restorana götürüyor.

Aynı caddede devam ediyor ve Ermeni Katedrali’nin küçük avlusuna giriyoruz. 14. yüzyılda Lviv’e yerleşen Ermeniler tarafından inşaa edilen bu kilise şehrin önemli ve merkezi yerdeki yapılarından birisi. UNESCO’nun “Dünya Kültür Mirası” listesinde de yer alıyor. Asıl güzel olan kısım ise bulunduğu sokak, Ermeni Sokağı olarak biliniyor ve meydanın bir kaç arka sokağında bulunuyor. İçeri giremedik, kapalıydı, küçük avludan odaklanabildiğimiz kadarıyla fotoğrafını çekmekle yetindik. Halen mevcut olduğunu tahmin ettiğim Ermeni diasporasının böylesi önemli yapılarına neden sahip çıkıp, bakımlı hale getirmediklerini merak ettim.

Kilitli demir parmaklıkların ardındaki bahçede gömülü Kaçkar, Ermenistan’da gördüğüm taşların tüm özelliklerini taşıyordu. Virmenska caddesinin renkli gökkuşağına yakışmayacak soğuk, bir o kadar da ilgisiz geldi bana Ermeni Katedrali.

Sonra Rynok Ploscha’a geliyoruz yağmur altında. Meydan Unesco Dünya Koruma Mirası Listesi’nde. Meydanın göbeğinde yer alan Belediye Binası ve meydanın çevresindeki elli kadar binaya baktığımda bu gururu boşuna taşımadığını anlıyorum. Çoğunun önündeki plaketlerden 16. Ve 17. Yy’a tarihlendiğini görünce, geri çekilip bir kez daha bakıyorum güzelim binalara. 500 yıllık bir meydan, gelmiş geçmiş egemenliklerin alüvyonu olan politika, kültür ve ticaret ile hemhâl olmanın yorgunluğu ile gururunu bir arada yaşıyor olmalı.

Meydanın dört köşesinde mitolojik heykeller var. Neptün, Diana, Amphitrite ve Adonis. Ne var ki, üzerlerine eğreti giydirilmiş kumaşları ( hadi giysi diyeyim ) anlamakta güçlük çekiyorum. Ertesi gün, Belediye Binası’nın altındaki Turizm Bürosundan bunun nedenlerini anlıyorum. Sabredin, sırası gelince sizlere de anlatacağım.

Özellikle Lviv’i gezen o kadar genç arkadaşımız var ve o kadar detaylı paylaşımlar yapmışlar ki, ben Rynok Meydanı civarındaki dini yapıları, eski binaları, restoran ve kafeleri ayrı ayrı tanıtmayacağım.

Meydandaki döviz bürosundan Gravni alıyorum ( 100 €=  3090 UAH ).Yağmur kesilmiyor, hava kararırken soğuyor ortalık, odamıza çekiliyoruz. Bir ara dışarı çıkıyor yarın odamızda yapacağımız kahvaltı için eşimin siparişlerini aramaya başlıyorum. Zeytin, peynir, ceviz zulamızda memleketten geldi. Yumurta bulmak gerekiyor. Avrupa kentlerinde en zor şey market bulmak, Doğu ülkelerinde ve bizde olduğu gibi sokaklara taşarak varlıklarını insanın burnuna sokmuyorlar. Çoğu kez önünden geçtiğim halde fark etmediğim çok olmuştur şimdiye kadar.

Bir markette yumurta buluyorum, bir başkasında Medoff votka yanına da bir şişe portakal suyu alıyorum. Lviv’de ilk gecemize alem yaparak başlayalım.

Uzandığım yerden günlüğümü yazmaya başlıyorum, fotoğrafları kontrol ediyorum.

Günün yorgunluğu teslim alıyor, Lviv’de hareketli bir gün için biraz daha okuyup uykuya giriyorum.

Aslında biraz acele ettim sanırım; Lviv sokaklarına, meydanlarına dalmadan önce Lviv’i, hattâ Ukrayna’yı anlatmam gerekecek sanırım. Zira, Baltık ülkelerinden Karadeniz’e uzanan aks üzerindeki devletler ( halklar demek daha doğru bence, Lviv tarihinden kısaca bahsederken ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. )

UKRAYNA KISA TARİHİ:

Günümüz Ukrayna’sında tarihte ilk devleti kuran topluluğun İskitler olduğu kabul ediliyor. MÖ 3. yüzyılda bugünkü Ukrayna topraklarına yerleşerek kendi devletlerini kuran ikinci kavim olan Gotlar, 375 yılında Hunlar karşısında bozguna uğradı.

Hunların egemenliğinin ardından 5. yüzyılın sonlarında Slav kavimleri Ukrayna topraklarına yerleşti. Daha sonra Ukrayna toprakları pek çok Slav kavmine yurt oldu.

Kiev, 882-1132 yılları arasında hüküm süren, Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna’nın atası sayılan Kiev Knezliği’nin (Kievskaya Rus) başkenti idi.

Prens I.Vladimir, 988 yılında Bizans’tan Hristiyanlığı kabul ederek devlet dini haline getirdi.

12’nci-13’üncü yüzyıllarda Kiev Rusya’sının dağılarak bağımsız prenslikler haline gelmesiyle, bugünkü Ukrayna’nın toprakları Moskova ve Belarus’un hakimiyeti altına girdi.

 Daha sonra Ukrayna tarihinde Galiçya-Volınya Prensliği, egemen bir devlet olarak ortaya çıktı.

Yüzyıllar boyunca Litvanya ve Polonya ile bağımsızlık mücadelesi veren Ukrayna, Bogdan Hmelnitski’nin önderliğinde Kazakların Lehistan’a karşı başlattığı büyük ayaklanmanın sonucunda, 16’ıncı ve 18’inci yüzyıllar arasında Avrupa haritasında, askeri ve idari yönetimler topluluğu olan Zaporojye Seçi olarak yeniden yerini aldı.

1672-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşları sonucunda, Ukrayna’nın güneybatı ve orta batısını kapsayan tarihi Podolya bölgesinde Osmanlı Devleti egemenliğinde Podolya Eyaleti kuruldu.

1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı ?sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile Kırım Hanlığı ve Rusya Çarlığı arasında Kırım’da Bahçesaray Anlaşması imzalandı. 20 yıllığına geçerli olması kabul edilen anlaşmaya göre, Ukrayna’dan geçen Dnyepr Nehri, Rus Çarlığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında sınır olarak belirlendi. Bunun sonucunda Zaporojye Osmanlı egemenliğine girdi. Bölgede Osmanlı egemenliği 1699 Karlofça Anlaşması’na kadar sürdü.

Uzun yıllar Rusya, Polonya, ardından da Avustuya-Macaristan’ın himayesi altında olan Ukrayna toprakları, I. Dünya Savaşı sırasında Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çarpışmalarına sahne oldu.

1917 Sosyalist Ekim Devrimi’nin ardından, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sosvyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) içinde yerini aldı.

II. Dünya Savaşı sırasında Ukrayna topraklarının neredeyse tamamı Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Nazi katliamları Ukrayna’da en şiddetli şekilde kendini gösterdi. Savaş boyunca ülkede partizan savaşları boy gösterdi. Ukrayna 1944 yılında Nazi işgalinden kurtarıldı. Savaşta 5 milyon Ukraynalı hayatını kaybetti. Ülkede 700 şehir ve 28 bin köy harap oldu.

Ukrayna Sosyalist Cumhuriyeti’ne 1945 yılında Zakarpatya, 1954’de Kırım dahil oldu.

Ukrayna 1986 yılında, tarihin en büyük nükleer felaketlerinden biri olan Çernobil faciasını yaşadı.

Sovyetler Birliği’nde 1990’lara gelinirken “yeniden yapılanma” adı altında yaşanan çözülme sürecinde, tüm diğer eski Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da milliyetçi dalga yükelişe geçti.

Ukrayna, 24 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nden ayrıldı. Leonid Kravçuk, ülkenin ilk devlet başkanı oldu. 1996 yılında Leonid Kuçma başkanlık koltuğuna oturdu.

2001 yılında muhalif gazeteci Georgi Gongadze’nin öldürülmesiyle başlayan siyasi kriz, Sosyalist Parti’nin, Devlet Başkanı Kuçma’nın çok sayıda suça ortak olduğunu kanıtladığı öne sürülen ses kayıtlarını ortaya çıkarmasıyla derinleşti. “Kuçma’sız Ukrayna” sloganıyla ülke genelinde patlak veren kitlesel protesto gösterileri yer yer güvenlik güçleri ile çatışmalara dönüştü.

2002 seçimlerinde, Ukrayna Komünist Partisi ilk defa yüzde 20 oy ile birinciliği kaptırdı. Viktor Yuşçenko’nun liderliğindeki “Bizim Ukrayna (Naşa Ukrayna)” Bloğu seçimden zaferle çıktı.

2004 Devlet Başkanlığı seçimleri Ukrayna tarihinde önemli bir kırılma noktası oldu. Dönemin Başbakanı Viktor Yanukoviç’in karşısına, muhalif güçleri etrafında toplayan ve Batı’nın desteğini arkasına aldığı yorumları yapılan, “Naşa Ukrayna” Bloğu lideri Viktor Yuşçenko aday olarak çıktı.

Seçimin ikinci turunda, Rusya yanlısı Yanukoviç yüzde 49,4, Yuşçenko yüzde 46,6 oy alınca olanlar oldu.

Uluslararası gözlemcilerin seçimlerde ciddi ihlal ve hileler olduğunu öne sürmesiyle Yuşçenko, taraftarlarına sokağa çıkmaları çağrısı yaptı. Bunun üzerinde, Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı başta olmak üzere ülkede kitlesel gösteriler patlak verdi. Yuşçenko’nun seçim kampanyasında turuncu rengi kullanmasından dolayı bu olaylar “turuncu devrim” olarak adlandırıldı.

Gösterilerin büyümesi üzerine seçim sonuçları geçersiz ilan edildi ve oylamanın tekrarına karar verildi. Yeniden yapılan seçimlerde Batı destekli Yuşçenko yüzde 51,9 oy alırken, Rusya yanlısı Yanukoviç’in oyları yüzde 44,2’de kaldı. Böylece Yuşçenko ülkenin yeni devlet başkanı oldu.

2010 yılında yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde ise Yuşçenko’nun oyları yüzde 5’e kadar düşerken, bir önceki seçimleri kaybeden Yanukoviç, bu sefer en yakın rakibi “turuncu prenses” Yuliya Timoşenko’yu mağlup ederek devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç iktidarının Kasım 2013’te Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi üzerine Kiev’de başlayan olaylar, Ukrayna’yı tarihinin en büyük kaosuna sürüklerken, Rusya ve Batı arasında “Soğuk Savaş” yıllarını aratmayan gerginliklerin de başlangıcı oldu.

Kiev’de Rusya yanlısı Yanukoviç’in iktidardan inmesi talebiyle başlayan kitlesel protesto eylemleri, polis ve göstericiler arasında silahlı çatışmalara dönüşerek başkenti savaş alanına çevirdi. Çoğunluğu radikal milliyetçilerden oluşan eylemciler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda 100’ü aşkın kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Olayların ardından Yanukoviç ülkeyi terk ederken, Batı destekli muhalefet iktidara geldi. Kırım, Rusya tarafından ilhak edildi.

Olayların devamında Rus nüfusun ve Rusya yanlılarının ağırlıkta olduğu ülkenin doğusundaki Donbass bölgesinde (Donetsk ve Lugansk), büyük ölçüde Moskova destekli milis örgütlenmeleri ile Batı’nın desteklediği Kiev yönetimi arasında silahlı çatışmalar baş gösterdi.

Bölgeyi kan görüne çeviren çatışmalarda, önemli bölümünü sivillerin oluşturduğu on binlerce kişi hayatını kaybetti. Bölge nüfusunun ciddi bölümü göç etti. Şehirlerin altyapıları büyük zarar gördü.

Sağlanan ateşkes ile son aylarda çatışmalar durulsa da, belirsizliğin hakim olduğu Ukrayna’nın doğusunda daha uzun yıllar çalkantıların hakim olacağı yorumları yapılıyor.

Lviv ise tarih boyunca pek çok savaşa ve hükmedenlere sahip olmuş, ancak bu sayede de çok kültürlü, daha hoş görülü bir kent olabilmiştir. 1998 yılında Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiş, turizmin ulusal gelire katkısının farkında olarak oldukça mesafe almıştır.

Avrupa kentlerinin aksine, Ortodoks ve Katolik Kiliseleri’nin neredeyse eşit olarak dağıldığı bir kent Lviv, 115 kiliseye ev sahipliği yapıyor, bunlardan birisi de Ermeni Katedrali.

Lviv halkı, her yıl 50 kadar festival düzenliyor. Biradan, çikolataya, giyim tarzlarına kadar çok farklı festivaller renklendiriyor kenti.

Şu anda 6000 yatakla turizme giriş yapan kent, kendine özgü bira ve votkaları ile de ünlü ki, bunların en ünlüsü Lvivska.

Bu küçük kentte, tam 7 üniversite bulunuyor ve bunlar da kentin sosyal hayatına renk katıyor.

 

17 MAYIS 2018 ( LVİV )

Gece oldukça soğuktu. Saat 05.00’de uyanıp, Lviv’in henüz ıssız sokaklarını dolaşmak üzere yola çıktım. Yola çıktım dediğime bakmayın, kaldığım guesthouse eski kentin tam merkezinde, Slobody Ploscha ( Halk Meydanı ) 50 metre, Rynok Ploscha ( Pazar Meydanı ) da bir o kadar yakın.

Slobody Meydanında sessiz bir faaliyet var, büyük bir sahne kuruluyor. Bir fotoğrafçı vızıldayan dron ile Opera Binasını fotoğraflamaya çalışıyor.

Sonra, bir çift geliyor fotoğrafçıları ile, kızcağız üzerinde tül gelinliği sabah ayazında gülümsemeye çalışarak poz veriyor. Ben sokulup, yandaki havuzun fıskiyesinden püsküren sularla zoraki duş yapan kıza “ hvala “ diyorum. Isınıyor bir anda, selam veriyor, damat adayı soğuk ama Ludmilla çok daha sempatik. Anladığım kadarıyla, “ çek fotoğrafımı, dünyaya anı kalsın “ diyor ve durmaksızın poz veriyor. Neden sonra, teşekkür ederek ayrılıyorum yanından.

Opera Binası, Slobody Meydanının incisi, bir kenarına tutunuvermiş  gibi dursa da, Avrupa’nın en eski ve zarif binalarından biri olarak Lviv’i güzelleştiriyor.

1901 yılında inşa edilen Opera Binası’nın ilginç bir hikayesi var; her köşesinden kültür ve sanat fışkıran Lviv için Opera Binası ayrı bir anlama sahip. Opera yapımı için açılan yarışmayı Sigmunt Gorgolewski adında bir mimar kazanır ve ısrarla o zamanlar Slobody Meydanının kıyısından akan Poltva nehri üzerine yapacağını söyler. Yıkıcı eleştiriler yıpratsa da, inetla inşaata başlar 1897 yılında ve binanın yapımı bitmeden 1900 yılında ölür.  Bugün, Opera Binasının altında Poltva nehri sessiz sedasız akıp gidiyor, zemin katta da varlığını hissettiriyor. Mimar attığı beton kolon ve kirişlerle 1200 kişiyi ağırlayabilen bu güzelim binanın ömrünü pekiştirse de, söylentilere göre şahsına yapılan eleştirilerden yılıp intihar etmiş.

Bu akşam 18.00’de Opera Binası’nda “ Cossacs “ yani “ Kazaklar “ adlı operaya internet üzerinden bilet almıştım. İç güzelliklerini de paylaşabileceğim böylece.

Henüz, Lviv halkı sokakları doldurmadı, Rynok Meydanına yürüyorum. Meydanın dört yanında yükselen mitolojik heykellere ve üzerlerine geçirilmiş giysilere takılıyor gözüm yine.

Lviv kelimesinin arslan yani leon kelimesinden türediği söyleniyor ve Rynok Meydanının sembolü de aslanlar.  

Kentin sosyal hayatının aktığı yer burası, 1527 yılında kenti neredeyse yok eden büyük yangından geride kalan binalar Rynok Meydanı etrafında sıralanıyor. İşin garibi, kente hakim olan Rönesans stili binaların aksine bu meydandaki asırlık binaların neredeyse tümü Gotik tarzda inşa edilmiş.

Lubominsky Palace, King John Sobiesky Palace, Bandinelli Palace ve en meşhurları Black House. Ne yazık ki, şu günlerde Black House tadilat halinde, fasadını kapatan inşaat iskeleleri dışarıdan fotoğraf çekimine bile izin vermiyor.

Giderek ortalık hareketlenmeye başlıyor. Dikkat ediyorum, kadın, erkek genç herkesin üzerinde desenli giysiler var. Dün böyle bir şey görmemiştim. Birkaç gence İngilizce sormaya çalışıyorum, öğrenmem mümkün olmuyor. Sonunda, Belediye Binasının altındaki Turist Danışma Ofisi açılıyor ve görevli kıza soruyorum. Bugün, Ukrayna’da düzenlenen “ milli giysiler “ , yerel dilde Vyshvanka festivalinin üçüncüsü kutlanıyormuş. Daha önce yazmıştım hatırlarsanız, kentte elli kadar festival kutlanıyor. Ama, bence bu en anlamlısı, tarih sürecinde pek çok emperyal güçlerin boyunduruğuna girmiş halklar için ulusal bilincin oluşturulmasında bence gerekli ve önemli bir dinamizm.

O zaman anlıyorum Rynok Meydanının mitolojik heykellerine giydirilen elbiselerin hikmetini. Çok anlamlı, çok yaratıcı bir fikir bu, keşke benim ülkemde de halkların milli motifleri ve renkleri ile bezenmiş elbiseleri giyip, ulusal bilinci yaratma yolunda böylesi organizasyonlar yapılsa.

Anlatmalıyım bilmiyorum; dün akşamüzeri bir marketten paket halinde 0n yumurta, ilerideki bir marketten de votka almıştım. Kasiyer kız, elimdeki yumurtaları görünce hesaba dahil etmiş, odaya gelince farketmiştim akşam. Kafama takılınca elimde kasa fişlerinle kıza gidiyorum bugün. Fişlerin saatini, yanlışlık olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Anlıyor, bir dakika diyerek kasayı bırakıp gidiyor, belki yirmi dakika sonra geliyor, özür dileyerek benden aldığı 22 UAH’ı iade ediyor. Bu arada, kuyrukta bekleyenlerin bana kızgın bakışlarını hissediyorum, kasiyeri meşgul ettiğim için.

Bugün, Belediye Binasının kulesine ( ratusha ) çıkmak istiyorum, kapıdan giriyorum, bir anda dört asker koluma girip bir şeyler söylüyorlar, içlerinden biri “ kapalı, yarın gelebilirsin “ diyor. Anlaşılan, Vyshyvanka Festivali nedeniyle Belediye ve kulesi kapalı. Anlaşılan yarına bırakacağım.

Odamıza dönüyorum, kahvaltıyı hazırlamış eşim. Memleket işi kahvaltı bizim yurt dışında vazgeçilmezimiz. Zeytin, beyaz peynir, önceden hazırladığım iç ceviz, siyez ekmeği ( tabii bitene kadar ), haşlanmış yumurta ve illâ ki deminde demlenmiş Türk çayı.

Sonra, Beryndy caddesi ( Katedralin önünden sonra Katedralna oluyor )boyunca yürüyüp, Pidvalna caddesindeki otobüs durağına geliyoruz. Lviv’in önemli kiliselerinden birisi de burada, Meryem Kilisesi, Lviv’in önemli ziyaret yerlerinden.

Bu coğrafyada, açık hava müzeleri oldukça yaygın, Letonya’da ve Belarus’ta da benzerlerini gezmiş, geniş arazide yürümekten perişan olmuştum. Bu sefer, üstelik eşimin ayağı sorunlu iken giriyoruz. Museum of National Folk Architecture and Rural Life ( Halk mimarisi ve kırsal yaşamı müzesi denebilir. ) gitmek istediğimiz yer. 7 nolu tramvay geliyor ( 5 UAH ), etrafı temaşa ederek ilerliyoruz, açık hava müzesi, Shevchenko ( Şevçenko ) Parkı’nın içinde, off-line haritadan izliyorum. Park’a bir durak kala sağa saparak  aşağı  Mechnikova sokağında ilerlemeye başlıyor.

Lychakiv Mezarlığının karşısında iniyoruz. Aslında, buraya da müzeyi dolaştıktan sonra gelmek istiyordum, isabet oldu, sırayı değiştirmiş oldum. Eşim, girişte banklarda beklemeyi tercih ediyor.

Kapıdan girerken bilhassa aldırmaz edalarına giriyorum. Ana kapının yanında taburede oturan adam fırlıyor, bilet gişesini gösteriyor. Turizmin kötü tarafı bu, kentin en saygın, en mahrem yerlerini menfaate çeviriyorlar. Bir an şeytanlık düşünüyorum, “ İvano Franko’ya dua etmeye geldim “ desem ne yapacaklar, sonra tartışırsak eşim heyecanlanır diyerek vazgeçiyor ve 30 UAH ödeyerek biletimi alıp efendi gibi giriyorum içeri.

Lychakiv ( Liçakiv ) Mezarlığı Avrupa’nın en eski mezarlıklarından, 42 hektar arazi üzerinde kurulmuş, 500 binden fazla mezar, 2 bin üzerinde türbe ve 500 yüzden fazla ( ve çoğu gerçekten sanat eseri )heykel bulunuyor.

Mezarlığın önemli kısmı, Ukrayna, Avusturya ve Polonya’lı aristokratlara, sanatçılara ayrılmış. Lviv’in iki önemli isminden ( diğeri Şevçenko ) İvano Franko burada yatıyor.

Aşağı bölünde yer alan Askeri Mezarlık dikkatimi çekiyor daha çok. Usanmadan oraya kadar yürüyorum. Burada, bakımlı bir tepenin üzerinde etkileyici Ukrayna Anıtı yükseliyor. 1918 yılında Polonya ve Ukrayna arasında yapılan ve oldukça kanlı biten savaşta ölen Ukrayna askerlerine adanmış. Ukrayna milliyetçilerinin itirazlarına rağmen bu savaşta ölen Polonyalı’lar da burada yatıyor. Çanakkale Şehitliği geliyor aklıma.

Litvanya, Belarus, Letonya ve Estonya’da kentlerin büyük kısmı mezarlıklarla doluydu, Saraybosna gibi neredeyse, kent içinde boş bulunan her arazi mezarlık yapılmıştı. 1917 Bolşevik Devrimi, İkinci Dünya Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Polonyalıların saldırıları, Nazi katliamları, Kızıl Ordu gücünün yok ettiği kentler yakın tarihimizde hep acı çekmişler, hem de dayanılması güç acılar.

Birinci Dünya Savaşında, müttefiki olduğu Alman Ordusuna yardım için giden ve iki tümenden birinin tamamen şehit düştüğü Galiçya Savaşı’nda yaralanıp Lviv Hastanesinde tedavi görürken ölen Türk askerlerin bir kısmının da burada yattığına dair bir şeyler okumuştum, ne var ki, detaylı dolaşmama rağmen bulamadım. Boş yere ve yanlış politikalar yüzünden şehit düşmüş vatan evlatlarına gönülden bir fatiha gönderdim.

Aslınca, geceleri de açık Liçakiv Mezarlığı, hatta rehberli turlar düzenleniyor ve mezarların dibinde yanan kandillerle çok daha fantastik ve öğretici olduğu söyleniyor.

Mezarlıkları gezmeyi seviyorum, gezdiğim kentin sosyal yaşamı, daha çok kültür ve sanat yaşamının itici gücü olan aristokrat ve burjuva sınıfını tanımak için kent mezarlıkları hayli yararlı.  Geçen yıl Küba’da Cienfuegos kentinin Tomas Acea mezarlığında, İspanya’nın sanat ve kültür yaşamını ne kadar etkilediğinin izlerini sürmüş, Küba Devriminde düşen askerlere ayrılan bölümde bu süreci bir kez daha yaşamıştım.

Yine, Venedik’te Saint Michel Adası’ndaki mezarlık, bir çiçek bahçesini andırıyor ve Katolik dini geleneklerinin ölülere saygısını ifade ediyordu.

En eski mezar taşının 1675 yılına tarihlendiği Lychakiv Mezarlığında ayaklarım ağrıyana kadar yürüyor ve sonra eşimin yanına gelip bir süre nefesleniyorum.

Şimdi, Açık Hava Müzesi’ne gitmek için, mezarlığın önündeki Mechnykova sokağından yukarı Lychakivska caddesine yürüyoruz. Yollar çok dar, biçimsiz park etmiş bir araç yüzünden tramvay geçemiyor. Halk yığılmış, çözüm arayışında.

Doğu Avrupa’nın neredeyse tüm kentlerinin mezarlıklarla dolu olduğunu söylemiştim. Liçakiv Mezarlığının hemen yanında geniş bir alanda da, anıt mezar görüyorum. Güzel bir kompozisyonla tanzim edilmiş alan, klasik bir Sovyet armasının yanından başlıyor, yerde uzanıp giden mezarlar ( muhtemelen sonradan dikilmiş ) büyük bir haçın önünde son buluyor.

Sonradan yaptığım araştırmalarda fazla detaylı bilgiye rastlayamadım, ancak; “ field of Mars /  Marsovo Pole “ olarak adlandırılan bu alan,  Sovyet Kızılordu askerleri ile NKVD olarak anılan zamanını gizli polis teşkilatı mensuplarının, Nazi’ler tarafından öldürülmüş olmalarının anıtı olmalı.

Açık Hava Müzesi, devasa bir alana yayılmış Shevchenko Parkı’nın içinde yer alıyor. Çok ilgi gördüğünü tahmin ettiğim parkın araç girişi olmalı, ama kestirme bir yol buluruz umuduyla, ıssız sokaklarda kayboluyor, ama, sonunda yıpranmış merdivenlerle parkın içinde buluyoruz kendimizi. Müze dışında kalan alan, halkın gezme ve yürüyüş parkurları için ayrılmış ve büyük levhalarla güzergahlar detaylı gösteriliyor. İşaretleri izleyerek Ukrayna Mimarisi ve Doğal Yaşamı Açık Hav Müzesi’nin giriş kapısına kadar gökyüzüne kadar ağaçlarla kaplanmış orman yolunda, esen sert rüzgara aldırmadan keyifle yürüyoruz.

Giriş kapısının yanında, parka adını veren Tarasa Shevchenko’nun heykeli karşılıyor. Torunları kollarına, kucağına oturmuşlar selfie yapıyorlar.

Shevchenko’nun heykelinin karşısında, girişte gişeden biletlerimizi alıyoruz  ( 30 UAH/ kişi ).Koca arazi içerisinde konuşlanmış ve numaralanmış mimari yapıtları gösteren küçük bir şema veriyor gişedeki kadın, çok da faydalı oluyor.

Bu coğrafyada bu tür geleneksel mimari ve doğal yaşam parkları çok yaygın. Belarus’ta Dudutki’de, Letonya’da ve Estonya’da da görmüştüm. Ukrayna’da her adımda karşımıza çıkan Shevchenko ismi, bu kez Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinin mimari ve doğal yaşam kültürlerinin betimlendiği muhteşem bir sergi haline dönüşmüş, 60 hektarlık arazi içinde. Henüz Sovyetler Birliğine bağlı olduğu 1971 yılında hizmete açılan ve 124 farklı mimari yapıtın orman içine dağılmış halde sergilendiği açık hava müzesinde kaybolmak her an olası.

Geçmişten Bugüne Ukrayna Köy Yaşamının Sergilendiği Açık Hava Müzesidir. Modern Hayata ilişkin herhangi birşey bulunmamaktadır. Ahşap Kulübelerin içerisinde yöresel Ev Eşyaları, Kıyafetler, El Aletleri, El Sanatları, Tarım Aletlerini görebilirsiniz. 

Müzede Sekiz tarihsel etnoğrafik bölge olarak Geziye Açılmıştır;

Boikivşçyna,Hutsulşçyna,Lemkivşçyna,Polissyaa, Volyn,Zakarpattya, Pokuttya bölgelerinde neredeyse hiçbir metal, çivi benzeri inşaat malzemesi kullanmadan yapılan evler, ahşap kiliseler, atelyeler, okulları keyif alarak ama giderek yorularak dolaşıyoruz.

Goethe veya De Gaulle’e yakıştırılan bir söz var; “Daha önce şehrin içinde parklar gördüm ama parkın içinde şehri ilk kez görüyorum.” Gerçekten de, neredeyse tüm alanları, meydanları ve caddeleri ağaçlarla kaplı Lviv, devasa bir parkın içindeki yerleşim yerini andırıyor. Shevchenko Parkı ise, bizim gibi orman daha doğrusu park yoksunu insanlar için şaşırtıcı boyutlarda.

Bir ara, meşe ormanlarının içinde kaybolduğumuzu hissediyoruz, Allahtan elimizdeki haritadaki yapı numaraları ile nerede olduğumuzu anlıyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Lviv halkı genellikle okul mezuniyetlerinde, düğün çekimlerinde ve diğer özel günlerde geleneksel Ukrayna kıyafetleriyle birlikte fotoğraf çekimi için bu parkı tercih ederlermiş. Aynı zamanda müze dokuma, çömlek yapımı gibi el sanatları workshoplara ve etkinliklere ev sahipliği yapmaktaymış.

Saat 15.00’de neredeyse ayaklarımızı sürükleyerek çıkıyoruz parktan ve  Lychakivska Caddesine çıkıyor ve 2 nolu tramvay’a binerek yoğun trafik ve tıklım tıkış araç içinde bunalarak kent merkezine ilerliyoruz.

Eşim’in geziden bir hafta önce burkulan ayağı en büyük sorunumuz oluyor bu gezide. Sabahtan beri yürüyünce, tüm direnmesine rağmen bugünkü yürüyüşü sonlandırmak zorunda kalıyor eşim.

Katedral Meydanı’ndaki Boim Şapeli dinsel mimarinin simgelerinden biri. Geç Rönesans dönemi örneği olan kilise Hollanda tarzından da etkilenmiş. Şapelin tepesinde Dünya’da başka örneği bulunmayan bir imge yer alıyor; Çarmıhı ile birlikte oturan İsa heykeli.1609 yılında başlayıp 6 yılda tamamlanmış. Banileri olan ailenin 14 üyesine de son mekan görevini üstlenmiş. Polonya Krakow’da debdebeli Wavel Katedralinin içindeki Sigismund Şapeli’nin minyatür haline benzettim ilk bakışta.

Sonra, Potocki Sarayı’na geliyorum, Kopernyka Caddesi üzerinde yürüyerek. Lviv’de Fransız mimarisinin çarpıcı örneği olan Saray, içeri girildiğinde ve dış cephesi ile tam bir görsel şölen sunuyor.

Giriş ücreti 50 UAH. 17. YY. Avrupa, daha doğrusu Fransa mimarisinin örneği olan bina, Polonya asıllı zengin aile Potocki’lerin siparişi üzerine inşasına başlanmış. Ne var ki; baba Kont Potocki binanın bitmesini göremeden ölmüş, oğlu Roman Potocki sarayı tamamlatarak zengin koleksiyonları derlemeye başlamış.

Bir dönem nikah dairesi olarak kullanılan sarayın asıl yapım nedeni, tören, resepsiyon ve toplantılara ev sahipliği yapmak için. Salonların azameti, benim gibi aristokrat motiflerin saltanatını benimsemeyen birisi için, Kırmızı Oda, Mavi Oda, Aynalı Oda ve Dans Odasındaki mermer ve aynaların azametini hayran seyrediyorum.

İpeklerle örtülü duvarlar, muhteşem mobilyaların yanında özellikle üst kattaki resim ve heykel galerisi çok daha göz alıcı. 1500’lü yıllardan 17. ve 18. yy. ressamlarına uzanan geniş bir yelpazedeki resimlere, özellikle tarihlerine pür dikkat bakıyor, notlar alıyorum.

Sanatın ulusların gelişmesinde oynadığı rolü düşünüyorum, baskılarım uygarlığı ne kadar sendelettiğini ve bir ülkeyi topyekün geri bıraktırdığını.

Potocki Sarayı Otuz yıla yakın nikâh Salonu olarak kullanıldığından, ipek kaplı duvarlara sinmiş aşklardan, öpücüklerden iz ararken, kulağıma sanki ilk düğün valsinin ritmi çarpıyor.

Hava kararmak üzere eşimin yanına dönüyorum. Dinlenmiş olmalı, Rynok Meydanı ve civarında hareketlilik artmış, dolaşıyoruz, dün pratik ucuz ve lezzetli olduğu için çok beğendiğimiz külah pizzacının önünden geçerken tekrar pizza istiyor canımız ( 35 UAH ).

Daha önce yazdığım gibi, Lviv neredeyse her hafta bir festivale ev sahipliği yapıyor. Bugün, Vyshyvanka Şenlikleri kutlanıyor, Svobody Meydanında sabah kurulan büyük sahnenin etrafında biriken kalabalık, yüksek volümlü sesle kendinden geçmiş, eller havada birlikte şarkı söylüyorlar.

Saat 18.00’de hemen yanı başımızdaki Opera Binası’na “ Kazaklar “ adlı oyunu izlemeye gideceğiz. Biletleri gelmeden önce internet üzerinden almıştım. ( 2x 50 UAH ).

Opera Binasını yukarıda kısaca anlatmıştım. Tertemiz giyinmiş Lvivlilerle beraber içeri giriyoruz.

Oldukça kalabalık, neredeyse tamamı doluyor. Ben, yukarıda locadan yer almıştım. Sonradan anlıyorum ki, sahnenin yanlarını göremiyoruz. Allahtan yan koltuklar boş, buraya yerleşerek oyunu izleyebiliyoruz.

Binanın içi de muhteşem, Barcelona’daki Opera Binası kadar büyük değilse de, sempatik ve tarih kokuyor.

Kazaklar oyunu, Ukrayna halkının “ Yedi Kocalı Hürmüz “ oyunumuz kadar popüler ve eski. İlk kez, 14 Nisan 1863 yılında sahnelenmiş ve gerek Ukrayna topraklarında, gerek dünya Opera Binalarında tam 155 yıldır kesintisiz oynuyor.

Kazaklar’ın beste ve senaryosunu Semen Hulak isimli bir Ukraynalı sanatçı yapmış. Mekan, Osmanlı’nın egemenliğindeki Tuna kıyılarında bir Kazak köyü. Ivan Karas oyunun as kozu,Sultan bir gün tebdili kıyafet eyleyip Kazakların hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istiyor. Ivan, halkın ondan nefret ettiğini söyleyince, Ivan’a Türk elbiseleri giydirerek misafir ediyor. Bu arada Ivan’ın kızı ve sevgilisi kaçarken sınırda muhafızlar tarafından yakalanıyorlar. Sultan bunları af ediyor.

İzlediğim kadarıyla, Osmanlı’nın çok fazla şiddeti görülmüyor oyunda, yine de örf ve adetlerini ti’ye alan, rencide edici pek çok hareket canımı sıkıyor.

Oyun bitince, Ukraynalı’lar ayakta alkışlıyorlar sanatçıları uzun süre. Yanımızda oturan Ukrayna’lı aile alkışlamadığımızı fark edince, kadın nereli olduğumuzu soruyor, “ Türk’üz “ deyince “ bye “ diyerek uzaklaşıyorlar yanımızdan.

20.00’de oyun bitiyor, Svobody Meydanındaki sahnenin önü daha da kalabalık olmuş. Kopernika Caddesinde dolaşıyor, soğuğun kendini hissettirmeye başladığı saatlerde odamıza giriyoruz. Fotoğraf ve gezi notlarımla hemhâl oluyorum ben de.

18 MAYIS 2018  (LVİV  -  KİEV)

Akşam fazla soğuk olmadı, hattâ bir ara sıcaktan üzerimdeki örtüleri fırlattım, radyatörden gelen çıtırtılar kaloriferlerin yakıldığını müjdeliyordu anlaşılan. Karşımızdaki Kutlu Bakire Meryem Katedralinin çinko çatısına düşen yağmur damlalarının sesi ile uyandım.

Dayanamayıp, toparlandım ve yağan yağmur altında Svobody Meydanında Shevchenko’nun  ve yanındaki “ Ulusal Canlanış Dalgası “ heykelinin yanına geliyorum.

Nazım Hikmet geliyor aklıma, daha doğrusu O’nun Shevchenko Müzesi’ni ziyareti… Bundan sonraki durağımız olan Kiev’deki Shevchenko Milli Müzesi’ni ziyaret ettiğimde bu anıları yazmayı ümit ediyorum.

Yağmur hafifliyor, bulutlar parçalanıyor sanki, ben neden sonra kahvaltı için odama girerken. Bugün de hayli yüklü bir program yaptım, tabii yağmur ve eşimiz rahatsız ayağı izin verirse.

Yine, memleket usulü bir kahvaltı sonrası çantalarımızı resepsiyondaki sempatik Andrew’e bırakıp Rynok Meydanına geliyoruz. Bugün, Belediye Binasının üzerinde yükselen Ratusha’ya yani Kule’ye çıkacağım. Arkadaki kapıdan girip üst kattaki gişeden biletimi alıyorum ( 30 UAH ). İlk dört katı asansörle aşmak mümkün iken, ben tulum çıkarmak sevdasıyla salıyorum kendimi merdivenlere, eşim kattaki bir banka ilişti, benim dönmemi bekleyecek.

 Delikanlılık testi yapar gibi, dinlenmeden çıkmaya çalışıyor, efor testi de denebilir kısaca. Giderek artan gün ışığı sona geldiğimi müjdelerken, yağmur damlalarının yüzüme çarptığını hissediyorum. 406 basamak bitiyor, yüzümdeki yağmur damlalarına terlerim karışıyor. Rüzgar altında kamçı gibi vuruyor yağmur yüzüme. Bir kuytuya çekilip, güneşin çıkmasını bekliyor ve kısa fasılalarla fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Onca merdiveni çıkmaktan daha zor geliyor.

Lviv’in en hareketli caddelerinden Doroşenko’ya geliyor ve İvano Franko Parkına doğru yürüyoruz. İvano Franko da Shevchenko gibi, Ukrayna’nın en popüler isimlerinden, hatta bir kente onun adı verilmiş. Kısaca, Franco’dan bahsedeyim;  (27 Ağustos 1856 – 28 Mayıs 1916) mücadele içinde geçen yaşamı ile Ukrayna edebiyatının ve siyasi tarihinin önce çıkan figürlerinden biridir. Nobel ödülüne aday gösterilen ancak buna ömrü yetmeyen İvan Franko, etkilendiği Rus edebiyat akımını Avusturya’ya kadar taşımış bir isimdir. Kobzar’ı ezbere bilen, öğrencilik yıllarında öğretmenin derste anlattıklarını aynen tekrarlayabilecek kadar güçlü hafızaya sahip olan İvan Franko, ilerleyen senelerde bu yeteneği ile de tanınmıştır.

 Fakirlik içinde sona eren ömründe bir dönem milliyetçiler tarafından ‘Moskova’ sempatizanı olarak da suçlanan İvano Franko, Rus – Ukrayna Radikal Partisi’nin kurucularındandır. Galiçya Krallığı ve Lodomerii’nde (Avusturya Macaristan İmparatorluğu) sosyalizm akımının öncülerinden olan İvano Franko yazıları nedeniyle dokuz ay hapis yatmıştır. Hapisten çıktıktan sonra bir süre toplumdan dışlanan Franko, edebiyat ve siyasetteki mücadelesine devam etmiştir.Yazdığı eserlere ek olarak, William Shakespeare, Lord Byron, Pedro Calderón de la Barca, Dante, Victor Hugo, Goethe ve Schiller’in yapıtlarını da Ukraince’ye çeviren İvan Franko’nun ismi 1962’ye kadar adı Stanislav (Bugünkü İvano Frankovsk)olan şehire verildi.

Mezarı Lviv şehrinde bulunan İvan Franko’nun oğulları Taras ve Petr, Galiçya Krallığı’nın Sovyet Sovyalist Ukrayna Cumhuriyeti’ne katılması için mücadele vermiş, Petr daha sonra Sovyet Sovyalist Ukrayna Cumhuriyeti Yönetimi’ne girmiştir. İvan Franko’nun resmi bugün tedavülde olan 20 Grivna’lık banknotların üstünde bulunur.

Park girişinde İvano Franco’nun büyük bir heykeli bulunuyor ve kendi adını alan Üniversite’ye bakıyor. Bir kez daha Lviv hakkında söylenen; “ parklar içinde kurulmuş şehir “ benzetmesi aklıma geliyor. İvan Franko Parkı’nda 400 yaşında olduğu ağaçlar ve at kestaneleri ağaçlarının yarattığı ferahlık aynı zamanda zaman zaman boşanan yağmurdan da koruyor bizi.

Banklar, çöp kutuları bile eski bir Avrupa kenti izleri taşıyor, zarif ve temiz. Minik tripodu çimlere koyup, keyifle fotoğraflarımızı çekiyoruz.

Dün Shevchenko Parkı, bugün İvano Franko Parkı’nda içimiz açılıyor. Ukrayna ulusal bilincinin öncüleri olan bu iki sanatçıya halkının saygısını yaşıyor4 ve ülkemizde de sanatçıların adını taşıyan parklar ve caddeler olmasını diliyoruz.

Sırada, pek turistik uğrak yerlerinden olmayan bir mekan var, meşum bir yer. Lontskoho Hapishanesi veya Müzesi’ni biraz zor da olsa buluyorum. üç katlı yıpranmış, soğuk lânet bir görünüşü var. Kırmızıya boyalı demir kapı üzerindeki zili çalıyorum ısrarla, açan yok. Üzerinde bulunduğu Stephan Bandera sokağını bir baştan başa dolaşıyor, tekrar basıyorum zile ısrarla. Kapıdaki levhada yazanları anlamam mümkün değil Kril harfleri ile yazılı.

Belinde fişekleri elinde silahı ile EOKA kılıklı yaşlı bir adam açıyor kapıyı. Kendince bir şeyler söylüyor, anlamıyorum ama açık olduğu saatleri söylüyor sanırım. Cebimdeki küçük not defterini uzatıyorum; 18.00-23.00 yazıyor. Bu saatlerde ziyaret mi olu diyeceğim, anlamayacak, hem akşama kadar dolaşacağız, muhtemelen buraya gelecek vaktimiz veya gücümüz kalmayacak. Kısacası, merak ettiğim bu mekanı göremeden dönüyorum.

Lontskoho Hapishanesinin meşumluğu şuradan geliyor; 127 yıl boyunca Polonya, N azi ve Sovyet işgalcilerinin katliam mekânı olarak kullanılmış. Naziler çekilince bu kez NKVD ( Sovyet İstihbarat Servisi ) bir gecede dört bin kişiyi öldürmüş. Baltık ülkelerinin dramı burada da devam ediyor kısacası; Lviv’de 2. Dünya Savaşı sürecinde 133000 Yahudi olmak üzere 700000 kişi öldürülmüş. Bahçeden çıkan ceset fotoğraflarını gördüğümde başım dönmüştü.

Sağda büyük bir park içinde heykel ve karşısında Sn. George Katedrali yükseliyor. Şaşaalı bina Yura Meydanında güzel bir tepe üzerinde kurulmuş. Önündeki park ve yanındaki ormanlık alan içerisinden haşmetli şekilde yükseliyor. UNESCO Dünya Koruma Listesinde bulunan Barok mimariye sahip Sn. George veya Yura Katedrali Yunan Katolik inananlarına mekan olmuş. Bahçedeki komplekste 1341 yılına tarihlenen çan kulesi bulunuyor. 15. Yy’da şapel olarak yapılmış, 200 yıl sonra görünen muhteşem Katedral ortaya çıkmıştır.

Hem yürüyüşümüze devam ediyoruz, hem de akşam Kiev’e götürecek tren için geleceğimiz tren istasyonunu öğrenmek için ( Zaliznychnyi Vokzal ) yürümeye devam ediyoruz Horodotska caddesi boyunca. Yine geniş bir meydana çıkıyor yolumuz, güzel düzenlenmiş, çevresine dizilmiş banklarla, gösteriş için değil, insana hizmet için yapılmış. Stepan Bandera’nın heykeli yükseliyor parkın ortasında. Bandera, Ukrayna’nın Sovyetlerden özgür olmasını savunan milliyetçi bir aktivist ve siyasetçi. 1959 yılında suikast neticesi öldürülüyor.

Bandera’nın heykelinin bulunduğu Kropyvnytskoho Meydanının hemen yanında devasa çan kuleleri ile St. Olha ve Elizabeth Kilisesi yükseliyor. Etkileyici kuleleri ve olağanüstü mimarisi ile önündeki caddeyle tezat teşkil eden kilise Hamsburg İmparatoru Franz Josef’in karısı Elizabeth adına yapılmış.

İçeri giriyorum, yaşlıca bir adam yaklaşıyor. Bir şeyler anlatmaya başlıyor. Sanki, binanın bakımı için bağış yapın der gibi geliyor bana. Sonra, çan kulelerine giden kapıyı gösterince, haa buna değer diyerek 10 UAH veriyorum. Küçük ama ağır demir kapıyı açıyor, daha ilk merdivene basarken kapı gıcırtıyla kapanıyor ve önümü ancak aydınlatan loş ışıkla baş başa kalıyorum.

Ürkütücü bir sessizlik içinde daracık merdiven boşluğundan habire tırmanıyorum. Aklıma garip şeyler geliyor, ya kapıyı açmazlarsa ne yaparım, buradan nasıl çıkarım diye düşünmeye  başlıyorum.

Merdivenler bitiyor, tam 286 basamak sayıyorum. Küçük demir kapıyı gıcırtıyla açınca, dar bir platformun üzerinde buluyorum kendimi. Neredeyse tüm Lviv’i görebiliyorum artık. Korfu adasında Aşil Sarayında Elizabeth’in tek kişilik karyolası düşüyor aklıma. Kadersiz kadını düşünüyorum, ona adanmış kilisenin çan kulesinden bambaşka bir coğrafyayı temaşa ederken.

Tren garlarının karşılarına denk gelen Krakivskyy Rynok ( Pazar ) şaşırtıcı zenginlikte ürünlerle dolu, et reyonları, peynir standları, sebze meyve ve her türlü gıdanın satıldığı cıvıl cıvıl bir yer. Yan sokakta, köylü kadınlar sebze fideleri getirmişler, kadınlar büyük ilgi ile alıyorlar.

Lviv’de iki tren garı var. Genellikle şehirler arası ve uluslararası çalışan gar Zaliznychnyi Vokzal, ülke içi diğer yerleşimlere çalışan trenlerin kalktığı Prymisiskyi Vokzal.  Allahtan, binanın fotoğraflarından tanıyorum bizim trenin kalkacağı garı ve kestirmeden tozlu bir yoldan geçerek büyük ve mimari dokusu zengin Zalinychnyi Vokzal önüne geliyoruz. Bekleme salonunda biraz dinlenip 9 nolu tramvayla dönüyoruz.

Az önce, benim 10 UAH paramı alan Olah ve Elizabeth Kilisesindeki adamı kaldırımda ellerinde filelerle yürürken görüyorum. Din bu, filelere benim ne denli katkım oldu merak ediyor gülümsüyorum.

Belediye otobüslerinin gittiği şeritte, akşam trafiğinde yoğunluk artmasına rağmen hiçbir araç girmiyor. Diğer araçların yanından tercihli yolda gider gibi gidiyoruz.

Rynok Meydanına en yakın Ruska durağında iniyoruz. Meydandaki sergilerden magnet alıyoruz. Sonra da, yöresel yemeklerinin ününü duyduğumuz Puzza Hata restorana doğru yürümeye başlıyoruz. Bugün sürekli yürüdük, ıslandık ve kuruduk.

Kopernika caddesinin başında bir levha dikkatimizi çekiyor; Antalya Restoran, kararımızı değiştirip buraya giriyoruz ve bir yandan sohbet ederken memleket yemeklerinden alıyoruz.

Yemek yerken, bir yandan da Ukrayna siyasal durumunu öğrenmeye çalışıyorum Vedat’tan. Vedat, anladığım kadarıyla sıkı bir fotoğrafçı, 25 ülke gezmiş, Küba’ya gidemedim, gidene kadar çöktü diye hayıflanıyor.

Ukrayna ile Türkiye siyasetçilerinin birbirlerine benzediğini, hepsinin hırsız olduğunu söylüyor. Türkiye’nin ekonomisi bunların elinde olsa hepsini yerler diyor, bu denli kötü siyasetçiler mi var Ukrayna’da acaba. Tabii, yerel halkla iç içe olanlar daha iyi biliyorlar.

Ukrayna Cumhurbaşkanının ticari hayatının devam ettiği biliniyor. Ülkenin tümüne yayılmış Roshen çikolatalarının sahibi şimdiki Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko.

Vaktimizi daha fazla değerlendirmek için, hesabı ödeyerek ( 410 UAH ) ayrılıyor ve önümüze çıkan Roshen çikolata mağazalarından birine giriyoruz, Poroşenko’ya bizim de katkımız olsun diyerek. Dark chocolate’i beğeniyoruz ve muzırlığını bilerek de olsa keyifle tüketiyoruz yürürken ( 18 UAH ).

Çantalarımızı almak için, Cossacs Hostel’e geliyor, Andrew’le vedalaşarak Doroshenko caddesinden, bizi tren istasyonuna götürecek 9 nolu tramvaya biniyoruz. Lviv, peşimizi bırakmayan yağmuru şimdilik terk etmiş görünüyor, ama çok sert bir rüzgar esiyor.

Sanki bizim inmemizi bekliyormuş gibi, tramvaydan inince felaket bir yağmur başlıyor, sığınacak bir yer olmadığı için elli metrede adamakıllı ıslanıyoruz.

Bugün, geldiğimizde oturduğumuz bekleme salonuna geçiyoruz. Girişteki kadın arkamızdan sesleniyor. Meğer, burası ücretli bekleme salonuymuş, böyle bir şeyi ilk defa görüyorum ( 15 UAH ). İnat edip çıkıyor, hem halkı gözlerim diye genel bekleme salonuna geçiyoruz. Tren garının görkemli dış görünüşüne rağmen, bekleme salonları yetersiz. Üstelik en güzel yeri de işleticiye verip paralı yapmışlar. Bugün, Antalya Restoran’da sohbet esnasında, “ ellerinden gelse Türkiye’den daha hırsız olur bunlar “ dendiğini hatırlıyorum.

Bekleme salonundaki kocaman sükseli avizelere rağmen, salonda yanan ışık çok zayıf. Avizeler protokol gelince yanıyor anlaşıl

Birer yer bulup oturuyoruz, yorgun, bitap fakir insanlar büyük bir tevekkülle sanki hiçbir yere gitmeyeceklermiş gibi sakin uyuklayarak oturuyorlar bankların üzerinde. Karşı büfede berduşlar, önlerindeki minik masalara yüklendikçe ne zaman devirecekler diye bekliyorum. Bardaklarını terkedip salonda yalpalayarak kısa turlar atıyor, yolcuların önünde dikilip, yarı kapalı gözlerle bir şeyler mırıldanıp yeni içkiler almak için dileniyorlar.

Yanımdaki Odesa’lı genç kadın dokuz saat sonra kalkacak treni bekliyor. Kısa sohbetlerle zaman geçiriyor bir yandan da salondaki insan profillerini izliyorum. 22.26’da Uzhorod kentinden gelecek tren 2 nolu perondan 22.50’de hareket edecek. Saatinde geliyor tren, peronda felaket bir ayaz ve rüzgar esiyor. Görevlilere sora sora kompartmanımızı buluyoruz.

Kompartmaqn küçük ama gece boyu huzurla seyahat edeceğiz, dört yataklı kompartmanlarda kimlerle seyahat edeceğimiz belli olmayacak, üstelik muhtemelen uykusuz kalacağız. Karşılıklı yatakların üzerine poşetler içinde nevresim takımı koymuşlar. Eşim buruşuk olduklarını görünce huylanıyor, kompartman görevlisini çağırıyorum.

Kadın ısrarla temiz ve yıkanmış ( fresh ) nevresim takımı koyduğunu söylüyor, eşim huzursuz hâlâ, kadının yanağını okşayarak yenisini getirmesini söylüyorum. Biraz kızgın da olsa gidip yenisini getiriyor, teşekkür ederken hafif omuzuna dokunuyorum, mutlu oluyor, göz kırparak çıkıyor kompartmandan. Tüm gece boyu, bu kadınla işimiz olacak, arayı açmamak lâzım.

23.00’de hareket ediyoruz. Bir müddet bitip tükenmez şarj işlemleri ile uğraşıp sonunda ray tıkırtılarının hakimiyetinde geçecek bir geceye  teslim oluyoruz. Yaklaşık 540 kilometre yol yapacağız.


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 7389
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster