Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '18

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
139
 

Ukrayna (Kiev) Gezi Notları

Ukrayna (Kiev) Gezi Notları
 

Kiev Sn. Andrew Kilisesi


19  MAYIS  2018  (LVİV  -  KİEV)

Ray tıkırtılarının ninnisiyle geçti gecemiz trende. Yine de keyifli ve uykumuzu aldığımız bir gece idi. Sabah 5.00’de perdeleri açıyorum. Yemyeşil bir kuşak akıp gidiyor az ötemizden. Lviv parklarında rastladığımız, üzeri beyaz çiçeklerle bezeli akasya ağaçları uzanıp gidiyor.

Yerleşim alanlarında, rayların yanına kadar tüm toprak değerlendirilmiş, sebzeler ekilmiş. Ukrayna’nın ekmek toprağı denilen siyah renkli çok bereketli, zaten bu yüzden modern tarım imkânları ile kirlenmemiş topraklarda Rusya’nın ve özellikle Avrupa Birliği’nin gözü var.

Kompartman görevlisinden çay istiyor, minik masada kahvaltımızı yapıyoruz. Neredeyse, dakikası dakikasına Kiev Pasazhrskiy tren istasyonuna varıyoruz. Tren garı oldukça büyük. Sovyetlerin demiryolu taşımacılığa verdiği önem sonucu, diğer eski Sovyet Devletleri gibi Ukrayna’da çok işlevli bir ağa sahip.

Garın hemen yanındaki metro istasyonunu bulmamız kolay oluyor. Herkes sabah işe gitme telaşında, kuyruğa girip, bizim eski çay markalarına benzeyen plastik jetonlardan alıyorum ( 2x5 UAH ). Üç istasyon sonra Khreschatyk ( Kreşatik ) İstasyonunda iniyoruz. Kullandığım maps.me offline harita ile, yolu biraz uzatmış olsak da, rezerve yaptığım Status Guesthouse’a geliyoruz. Booking.com’dan yaptığım rezervasyon ile 2 gece için 1600 UAH ödeyeceğim.

Kiev, Lviv’e göre daha sıcak ve bulutlar sanki parçalanmış gibi. Umarım, Lviv’deki gibi yağmur altında dolaşmayız Kiev’de de. Check in saatine daha çok var, çantalarımızı bırakıp çıkıyoruz.

Dik merdivenle ulaştığımız Trokhviatytelska Caddene çıktığımızda, bugün programımda olan Sn. Michael Manastırı’nın parlayan kubbelerini görüyoruz. Altın rengi kubbeleri, mavi boyalı duvarları ile Yunan Ortodoks Kiliselerini hatırlatıyor. Bahçesi tertemiz iyi düzenlenmiş, ayrıca yöreye özgü ahşap kiremitlerle kaplı küçük manastır da Bizans Şapellerine benziyor.

Aşağılarda Dinyeper Nehri uzanıyor olmalı, bugünkü güzergâhımızda bu rota da var.

Dinyeper Nehri’nin hemen kenarında bulunan ve Aziz Sofya Kilisesi’ne göre kuzeydoğuda kalan bir uçurumun kenarında konum sahibi olan St. Michael Altın Kubbeli Katedral Domed Monastery, ilk olarak 1108-1113 yılları arasında inşa edilmiş. Zamanla çevresine barok stilde binaların yapıldığı  katedralin manastır olarak kullanılan binası belirli tarihler aralıklarıyla yıkım ve yeniden inşa dönemlerinden geçmiş. Altın kubbelerinin yanında  Başmelek Mikail’e adanmış olan  bir anıtın bulunduğu inşa mozaikleri ve freskleri ile ziyaretçilerini kendine hayran bırakıyor.

Oturduğumuz banktan keyifle, karşımızdaki renk armonisini izliyor kalkmak istemiyoruz yerimizden.

Neden sonra, kalkıp sessiz bahçeden çıkıyor ve katedralin duvarlarındaki yüzlerce fotoğrafa takılıyor gözlerimiz. 2014 yılında başlayan Rusya – Ukrayna Savaşında, 2015 yılının ilk yirmi gününde ölen asker ve sivillerin fotoğrafları bunlar. Yere konmuş yağ kandillerinden çıkan is, Ukrayna’lı anne babaların canlarının ne kadar yandığını gösteriyor.

İster istemez, bir süper gücün, ayakta durmaya çalışan bir komşu ülkeye çirkin müdahalesini ve sonrasında başlayan savaşa gidiyor aklım. Aslında, Ukrayna gibi bakir ve temiz tarım topraklarına hâkim olabilmenin telaşıdır bu savaş. Bir yanda Batı yanlısı toplumun arkasına saklanan A.B, diğer yanda, Sovyet geleneği ile komşusu üzerinde hak iddia eden ve her fırsatta baskı ortamı yaratan Rusya yandaşlarının başlattığı iç savaş Kiev’de Bağımsızlık Meydanı’nı aylarca yakıp yıkmış yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuştu.

2014 Nisanında, ülkenin doğusunda bulunan Luhansk ve Donetz kentlerini ele geçiren Rus yanlısı isyancılar, Putin desteklemediklerini söylese de, resmi bina ve karakollara Rus bayrağı çekilmesinde sakınca görmedi. Sonra, ordular girdi işin içine ve bir yılda altı bin kişi öldü, onbeş bin kişi yaralandı.

2004 Turuncu Devriminde devrilen Rus yanlısı Yanukoviç, A.B anlaşmalarını on sene sonra kaptığı koltuk üzerinde iptal edince yeni bir kriz doğdu ve savaşa evrildi.

Şu ana kadar gezdiğimiz her kent köşesinde, değişik şiddetlerde devam eden savaşın izlerini, propagandalarını ve acılarını gördük. Sanırım, başkent olması nedeniyle Kiev’de bu gerilimi daha fazla hissedeceğiz.

Saint Michael Katedralinden çıkıp, Sofiskkaya Meydanına yürürken bando sesleri geliyor kulağıma. O yöne baktığımda, mimarisinden tanıdığım Aya Sofya Katedrali’nin önündeki meydanda toplanmış kalabalığı görüyorum. Katedralin önündeki meydana da adını veren Bogdan Heykelini geçince, askerlerin yemin töreninin yapıldığını görüyorum. Anmadan geçmeyelim; Bogdan Khmelnysky, Ukrayna Kazaklarını örgütleyerek bağımsız Ukrayna için Polonya ordularına karşı ilk ayaklanmaları, daha sonra savaşları başlatan ulusal lider.

Asker adayları, daha doğrusu askerliğe bu törenden sonra başlayacak olanlar muntazam dizilmişler, yanda bando yer almış, önde protokolde siyah takım elbiseli siyasetçi ( muhtemelen Kiev Belediye Başkanı ), yanında Ortodoks cüppesi ve beresi ile din adamı ve süslü üniformaları içinde bir komutan, Ukrayna’nın doğusunda Rusya’nın tezgâhladığı çirkin savaşa şehit adayları göndermeye hazırlar.

Bir ara, bando valsler çalmaya başlıyor, meydan renkleniyor, gençler aileleri ile kucaklaşıyor, anneleri, kız kardeşleri ile meydanda dans ediyorlar. Çok geçmeden, gökkuşağı sona eriyor, askerler hizaya aileleri kenara çekiliyor. Siyasetçi, din adamı ve komutan haykırarak, hamaset fışkıran bir tonda uzun uzun konuşuyorlar.

Bitmeyen nutuklar devam ederken, Katedrale yürüyor ve kenti görüntüleyebilmek için Çan Kulesi’ne çıkmak amacıyla gişeden bilet alıyorum( 60 UAH ). Çan Kulesinin orta katına çıkana kadar 64 basamak sayıyorum. Karşıda altın kubbeli Mişel Katedrali ve Dinyeper Nehri’nin bir kısmı ve ardında eski kent mimarisinden tamamen ayrılmış, yeni Kiev kenti blokları yükseliyor.

Kulenin üst katına çıkmak için 206 basamak daha çıkmam gerekiyor, ama buna da değiyor. Aşağıda tören meydanına bakıyorum; din adamı, siyasetçi ve komutan çok daha küçük görünüyor gözüme rahatlıyorum.

Ortalığı nice temâşaa ettikten sonra, meydana eşimin yanına iniyor ve Velyka Zhytomyrska ve Volody Myska sokaklarının cıvıl cıvıl akışına kaptırıyoruz kendimizi. Karşımızda iri bir pastayı andıran yapının önünde duruyoruz ister istemez. Andrew Kilisesi burası, muhteşem görüntüsünü yanı başındaki bir ağacın gölgesindeki bankta oturarak seyrediyoruz. Bir levhada kapalı olduğu yazıyor, bakımda olmalı.

Mavi zemin ve altın rengi işlemeleri, beş kubbesi ile geleneksel Ukrayna Ortodoksluğunun mabetlerinden birisi. 1754 yılında, Petersburgdaki meşhur Kışlık Sarayın da mimarı olan İtalyan Bartelemeo Rastrelli tarafından inşaa edilmiş.

Aslında herkes Andrew Kilisesi’ne Andriyivsky Yokuşunu çıkarak nefes nefese geldiğini yazıyor. Bizim geldiğimiz rotada bu yorucu yokuş Kilisenin arkasında kaldığı için bu yorgunluğu tatmadık. N var ki, Andrivsky Yokuşunun ne olduğunu iki kez inip çıkarak anlayacaktım az sonra. Zira; 13 numaradaki Bulgakov Müzesini ziyaretim, geriye Andrew Kilisesinin yanında bekleyen eşimin yanına gelişim, sonrasında fotoğraf amacıyla bir kez daha inip çıkmam yeterince deneyim kazandırdı ise de, birkaç saat önce Ayasofya Çan Kulesi’ne tırmanırken saydığım 270 merdiven yanında yok mertebesinde sayılabilir.

Andrivskyi Yokuşu boyunca, kafeler ve kaldırımlardan yola taşmış hediyelik eşya ve resim sergilerinin önünden geçiyorum. Gerçekten almaya değer tablolar ve el işi ürünler görüyorum.

Ağır kapıyı iterek giriyorum içeri. Üç kadın kendilerinden geçmiş sohbet ediyorlar, beni görünce irkiliyorlar nedense. İçlerinden birisi bilet tomarını gösteriyor, tamam diyorum, 40 UAH vererek büyük ustanın on yıl yaşadığı bu evi dolaşmak, yazdığı masayı, kişisel eşyalarını ve pek çok fantezilerinin kaynağına erişmek hakkını elde ediyorum.

Görevli kadının nezaretinde, büyük dairenin tüm odalarını, mutfağı, kütüphanelerin bulunduğu salonu, yatak odalarını geziyorum. Bir gardropun içinden başka bir odaya geçiş tam da Bulgakov’un muzip zekâsının eseri oluyor. Sonra kadın bir büyük aynanın önüne getiriyor, o0danın ışıklarını kapatıyor, aynanın ardında minik yıldız kümeleri dolaşmaya başlıyor. Yr yatağı ve koşturan minik tavşanlar Bulgakov’un yine fantastik dünyasını yansıtıyor.

Kadının nefesini ensemde hissediyorum, oysa; bir köşede oturup Usta ile Margarita’yı yazdığı masaya gözlerimi dikip, İsa’nın Golgota’ya gidişini, onu çarmıha geren Roma’lı vali Pontius Pilatus’un yıldıran sorularını hatırlamak isterdim, ama, kadın mekanik hareketlerle tamam der gibi çıkış kapısının önüne bırakıverdi.

Aklımda, derin bir estetikle döşenmiş eşyalar, kitaplıklar, üç tane piyano ve yıldızların uçuştuğu yatak odası kaldı.

Binanın yanındaki küçük bahçede Mihail Bulgakov’un heykelinin bulunduğu banka ilişiyor ve Stalin’e yazdığı mektubundan ötürü kutluyorum gönülden.

Bulgakov, Stalin’in istibdat yıllarında yazı ve müzik kabiliyetine rağmen sık sık haksızlığa uğramış, işsiz kalmış, eserleri yasaklanmış. Bendeki Usta ile Margarita’nın baskısı 1968 yılında yapılmış, Sovyetler Birliği’nde kitaplarının 1940’daki ölümünden yirmialtı yıl sonra basıldığı söyleniyor.

Üzerindeki baskılardan yıldığı günlerde büyük bir cesaretle Stalin’e “ yazar olarak düşünmeye ve her şeyi kendi gözüyle görmeye hakkı olduğunu, bu yapılamazsa yaşamanın bir anlamı kalmadığını “ yazdı. Stalin, kendisine telefon etti, görüştüler ve sonrasında bazı tiyatro eserleri sahnelenmeye başladı.

Evet, şimdi herkesin nefesini kesen Andrivskyi Yokuşuna vuruyorum kendimi, eşimin yanına gitmek için. Hava oldukça sıcak, daha doğrusu kelimenin tam anlamıyla bir yağmur sıcağı var. Yine de Lviv’deki kadar ıslanmayacağımız belli Kiev’de.

Andrev Kilisesi’nin zevkle hazırlanmış bir pastayı andıran fasadını seyrediyorum eşimin yanında nefeslenirken ve bu kez tekrar Andrivskyi Yokuşu’nu birlikte iniyor, Dinyeper Nehri’ne doğru yürüyoruz.

Kontraktovo Meydanında kalabalık var, beyaz şemsiyeler altında ülkenin değişik bölgelerine ait yiyecek ürünler satılıyor. Peynirler, sucuklar, isli etler, hamur işleri, mangalda pişen şaşlıklar ( bizdeki şişlik et ) ile oldukça zengin çeşitler bulunuyor.

Meydanın yakınlarındaki Çernobil Müzesi’ne giriyoruz ( 20 UAH ). Alt katta Çernobil faciasına, üst katta Fukushima, Hiroşima ve Nagazaki temalı standlar ve pek çok fotoğraf yer alıyor. Nükleer patlamalarda ölen çocukların fotoğrafları ile kaplı duvarlar insanın ruhunu karartıyor, ama; özellikle yarımızın enerji sorunu için kurulması aşamasında bulunan nükleer santralların yaratacağı riskler hakkında farkındalık yaratmak ve ibret almak için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir mekan. (Ukrayna Milli Çernobil Müzesi Khoryva sokak No:1 Podil / Kiev )

Dinyeper Nehri boyunca uzanan Naberezhno Otobanı, belli ki, Kiev kent ulaşımının büyük yükünü taşıyor. Üç şerit halinde araçlar akıp gidiyor4. Dinyeper boyunca yürüyorum.

Nehrin iki yanı da şaşılacak kadar ağaçlarla daha doğrusu ormanlarla kaplı. Yukarıda güneş altında parlayan Gökkuşağı Anıtı çarpıyor gözüme. Anlaşılan oldukça tırmanacağım, zira, nehir seviyesinin oldukça üzerinde bu yer.

Bir hamle yaparak yoğun ağaç dokunun içinden yukarılara uzanan daracık beton merdivenlere atılıyorum. İlk yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Anlaşılan kaderde adamakıllı ıslanmak var bugün, hem de hiç ummadığım anlarda.

Ardından, bardaktan boşanırcasına başlayan yağmurdan kaçmak için kestane ağaçlarının altına sığınıyorum.  Önceleri güzelce koruyan dallar giderek su damlalarını taşıyamaz oluyor ve aşağı üzerime boşaltıyor.

Çaresiz, koşar adımlarla tekrar tırmanıyorum merdivenleri. Gökkuşağı Anıtı’nın bulunduğu meydandayım şimdi.  Evet, Anıtın kompozisyonu çok çekici dahil, aradan geçen yıllar etrafını da çocuk parkına çevirmiş rengarenk plastik objelerle.. Yüksek volümlü müzik, olması gereken atmosferle büyük tezat oluşturuyor. Çarpışan otomobillerin bulunduğu delik deşik örtünün altına sığınıyorum bu kez.

İnsanların Kardeşliği Anıtı (Arka Druzhby Narodiv) oluyor. Metalik bir gökkuşağı gibi yükselen tuhaf anıt, 1982 yılında Sovyetler Birliği’nin 60. yıldönümü, Kiev’in de 1500. yıldönümü anısına yapılmış. Altında ise işçilerin kardeşliğini simgeleyen bir heykel var. Titanyumdan yapılmış bu soğuk görünümlü “şey” kimseyi etkilememiş olmalı ki anıtın etrafında kurulmuş küçük lunapark, bangır bangır müzik çalarak bira içip keyif yapan Kievlileri eğlenceye çağırıyor.

Bir ara yağmur dağılıyor, geniş parkın diğer yanından ( araçla ulaşımın sağlandığı ) yürüyerek Milli Filarmoni Orkestrası Binasının yanından, ünlü Dinamo Kiev Stadını teğet geçerek Bağımsızlık Meydanından uzanıp gelen Trokhsviatytelska Sokağına geliyor, durup boşanan yağmur eşliğinde ıslana kuruya kaldığım Status Guesthuose’e geliyorum.

Odamda biraz dinlendikten sonra, Maidan Nezalezhnosti ( Bağımsızlık Meydanı’na gitmek üzere çıkıyoruz. Sabah navigasyon yardımıyla geldiğimiz yolların ne denli yokuş ve yorucu olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Oysa önümüzdeki caddenin sonu, Bağımsızlık Meydanı’nın bir kıyısında bitiyormuş.

Bugün Cumartesi, meydan çok kalabalık. Gruplar bir kenarda canlı müzik yaparken, bazıları bir liderin etrafında toplanmışlar hararetli konuşmaları dinliyorlar.

Bağımsızlık Meydanı, tüm canlılığına ve hareketliliğine rağmen bana geçmişi hatırlatıyor; kısaca Turuncu Devrim günlerinde Bağımsızlık Meydanını anlamadan Kiev hattâ Ukrayna gezisi eksik kalır.

2004 Devlet Başkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Rusya yanlısı Yanukoviç yüzde 49,4, Yuşçenko yüzde 46,6 oy alınca, seçimlerde ciddi ihlal ve hileler olduğunun öne sürülmesiyle Yuşçenko, taraftarlarını sokağa çağırdı. Bunun üzerinde, Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı başta olmak üzere ülkede kitlesel gösteriler patlak verdi. (turuncu devrim )

Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç iktidarının Kasım 2013’te Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi üzerine Kiev’de başlayan olaylar, Ukrayna’yı tarihinin en büyük kaosuna sürüklerken, Rusya ve Batı arasında “Soğuk Savaş” yıllarını aratmayan gerginliklerin de başlangıcı oldu. Kiev’de Rusya yanlısı Yanukoviç’in iktidardan inmesi talebiyle başlayan kitlesel protesto eylemleri, polis ve göstericiler arasında silahlı çatışmalara dönüşerek başkenti savaş alanına çevirdi.

Olayların ardından Yanukoviç ülkeyi terk ederken Kırım, Rusya tarafından ilhak edildi. Bu olaylardan sonra çatışmaların yoğun olarak yaşandığı bölgelerde nüfusun ciddi bölümü göç etti ve şehirlerin altyapıları büyük zarar gördü.

Kiev’i gezerken ve insanlarına karışırken yukarıdaki bilgiler ve şehrin yaralı ruhu insanı rahat bırakmıyor.

Hava kararmak üzere bir restoran’a giriyoruz. Verdiğimiz sipariş aradan bir saat geçmesine rağmen gelmeyince, sadece önden gelen çorbanın bedelini ödeyip, garsonun şaşkın bakışları arasında terk ediyoruz restoranı. Tekrar bekleme korkusu yaşamamak için, guruldayan midelerimizi hiç sevmediğimiz halde fast food ürünlerle susturuyoruz.

Gece de Bağımsızlık Meydanında coşku daha da artıyor, Ukrayna’nın Avrupa’lı bir kent olabileceğinin işaret fişeği olan yeraltı yaya geçitlerinden geçerek odamıza dönüyoruz gece yarısına doğru.

 

20 MAYIS 2018  (KİEV)

Bugün, gezilecekler listemdeki Babı Yar’a gideceğim. Litvanya’daki Parnerai benzeri bir panorama ile karşılaşacağımı bildiğim için eşimin gelmemesinin iyi olacağını düşündüm.

Sabah erken çıkıp yürüyerek Kreşatik Metro İstasyonu’na geliyorum. İndiğim kırmızı hattan, Syrets yönüne giden yeşil hatta geçerek kimsesiz bir vagonda kafam karşılaşacağım yerler ve fotoğraflarla şimdiden karmakarışık ilerliyor ve sondan bir önceki Dorohozhychi Metro durağında iniyorum. Metro için eski çay markalarına benzeyen plastik jetonlar alınıyor gişelerden 5 UAH.

Dışarıda elimdeki offline haritaya bakarak ilerliyorum. Çok geçmeden devasa bir parkın yürüyüş parkurlarının içinde buluyorum kendimi. Çocuklu kadınlar bebek arabalarını sürerken bebekleri ile gülüşüp söyleşiyor, bu arada selamıma da gülümseyerek karşılık veriyorlar. Yaşlılar, belli ki yılların alışkanlığı içinde başladıkları parkuru sonuna kadar yürüyüp geri dönecekler.

Bir dört yol ağzında, Babı Yar’da Almanlar tarafından 1941-1945 yıllarında öldürülen çocuklar anısına yapılmış bir anıt çıkıyor karşıma. Üzerindeki kız çocuğu heykelini gören bir küçük kız, annesinin yanından ayrılarak anıtın etrafında şarkılar mırıldanarak dönmeye başlıyor.

Artık Babı Yar ile ilgili kısa bir bilgi verme zamanı sanırım, gezimi daha iyi kavrayabilmek için; Babi Yar, Kiev yakınlarında, daha önceleri askeri amaçlarla kullanılan, 1937 yılına kadar ise mezarlık olarak kullanılan bir bölgeydi. 1937 yılından beri ise kapalı tutulmaktaydı.

Alman kuvvetleri 19 Eylül 1941 günü Kiev’i işgal etti. İşgalin hemen ardından, planlı bir şekilde hedeflerini gerçekleştirmek için çalışmalara başladılar. 26 Eylül günü yapılan toplantıda, Kiev’de bulunan Alman üst düzey askeri yetkilileri, Kiev Yahudilerinin gerilla taktikleri ile Alman birliklerine saldırı hazırlığında olduğunu öne sürerek yok edilmelerine karar verdi. Katliamı Einstazgruppe adındaki Alman birlikleri gerçekleştirdi

Önce el ilanları dağıtılarak ve asılarak Kiev bölgesinde bulunan Yahudilerin yerlerinin değiştirileceği ve başka bölgelere nakledilecekleri duyuruldu. Bu ilanlarda bütün Yahudilerin 29 Eylül sabahı saat 06.00’da Kiev’deki bir meydanda toplanmaları gerektiği, yanlarına değerli eşyaları, valizleri, paraları ve kalın kıyafetler almaları gerektiği belirtildi.

 Alınan olumlu tepki beklenenin çok ötesinde oldu. Katliamdan iki gün sonra verilen bir raporda, operasyonun en zor kısmının Yahudilerin toplanma kısmı olacağının beklendiği, ancak toplanacak kişi sayısının 3000-5000 olacağını varsayılmaktayken 30 binden fazla kişinin toplandığı belirtildi.

Kurbanlar başlarına gelecekleri son anda silahlar ateşleninceye kadar anlayamadılar. Bir görgü tanığının ifadesine göre, “Kurbanlar çeşitli istasyonlardan geçirildiler ve her bir noktada çantalarını, paltolarını, kıyafetlerini, ayakkabılarını ve son olarak da iç çamaşırlarını tek tek bırakmak zorunda bırakıldılar. Her çeşit kıyafet için ayrı bir bölüm oluşturulmuştu.

Her şey çok hızlı ilerlemekteydi ve hareket etmekte tereddüt edenler askerler tarafından itilerek ve vurularak hareket ettirildiler.” Kurbanları daha sonra, önceden kazılmış 150 metre uzunluğunda, 30 metre genişliğinde ve 15 metre derinliğinde bir çukurun önüne getirerek makineli tüfeklerle taradılar. Katliamdan 29 kişi ölü taklidi yaparak sağ olarak kurtuldu. Bunlardan biri olan Dina Pronicheva yaşadıklarını Babi Yar isimli bir kitapta anlattı.

Daha sonraki aylarda Babi Yar’da katliamlar devam etti. Kiev’deki Alman işgali bitene kadar Babi Yar’da 100.000 kadar insanın katledildiği düşünülüyor. 2. Dünya Savaşı’nda birçok katliam gerçekleşti fakat hiçbiri 29-30 Eylül tarihleri arasında Babi Yar’da gerçekleşen katliam kadar yoğun olmadı. 

Çok geçmeden, sağ tarafta başka bir anıt, farklı bir kompozisyonla görünüyor. Amerikan Filmlerinde gördüğümüz, Çingenelerin de kullandığı bir at arabası bu, saçtan yapılmış. Nazi katliamında Yahudiler, Ukraynalı sosyalistler, milliyetçiler ve çingeneler de öldürülmüştü. Kurşunlarla delik deşik tentesi ile anlamlı bu anıt öldürülen Çingeneleri anlatıyordu.

Geniş meydanın solunda iri bir Menora ( Yahudilerin yedi kollu şamdanı ) yükseliyor. Katliamlardan en büyük payı alan Yahudiler, güçlü diasporaları sayesinde katledildikleri her yerde ilgi çekici anıtlar yaparak, yıldönümlerinde mutlaka anıtın başında tören düzenliyorlar.

Anladığım kadarı ile patika başka bir anıta götürmüyor. Genç bir çifte diğer alanları soruyorum Metro istasyonunun diğer tarafında kaldığını söylüyorlar. Geri dönerken, yol üzerinde dizilmiş fotoğraflar görüyorum.

Fotoğrafların bir kısmı, yine Babı Yar’da yaşanan bir dramı anlatıyordu. Bugün de Kiev'in en başarılı takımlarından biri olan Dinamo oyuncularının da aralarında bulunduğu Ukraynalı futbolcular 1942'de Nazi Almanyası'nın futbol takımını yendiler. Ukraynalılar maçı 5 - 3 kazandı. Bugün ''ölüm maçı'' olarak anılan maçtan sonra takımın oyuncularından 9'u tutuklandı. Tutuklananlardan biri kısa süre sonra gözaltında öldü. Üçü ise 6 ay sonra bir toplama kampında vuruldu.

Sonraları, özellikle Euro 2012 yılında gündeme gelen Maç, Zafere Kaçış isimli film bu olayı daha katı olarak anlatmış, ilk zamanlar bu katliamı fazla umursamaz görünen Sovyetler Birliği de daha sonraları propoganda amaçlı kullanmış. Ukrayna gibi dengelerin zor kurulduğu bir ülkede milliyetçiliği körüklemesinden endişe edilen filmin senaryosu kısaca şöyle;

Ukrayna’da 1941 sezonu, alman işgali yüzünden yarıda kaldı. ülkenin en ünlü takımı olan dinamo kiev’in oyuncularından bir kısmı cepheye savaşmaya gitti. diğerleri de şehirdeki yer altı partizan güçlerine katıldı. bunlardan yakalananlar Darnitsa kampına gönderildi. Yakalananların bir kısmı öldürüldü, bir kısmı toplama kamplarına gönderildi, bir kısmı ise Kiev’de serbest bırakıldı. işte bu serbest kalanlar, 1942 haziranında fc start’ı kurdular. 11 oyuncunun 8’i dinamo kiev, 3’ü de lokomotiv kiev oyuncusuydu. Start, şehirdeki işgal birlikleriyle maçlar yapıyordu. rakipleri genelde romanya, macaristan ve alman güçlerinin çıkardıkları takımlar oluyordu. Start bu maçları 9-1, 11-0, 6-0 gibi çok farklı skorlarla kazanıyordu. 

6 Ağustos’ta Start, Nazi askerlerinden oluşan Flahelf takımıyla yaptığı maçı 5-1 kazandı. Nazi askerleri, Start’ın bu galibiyetlerinin mihver devletleri güçlerinin moralini bozmasından ve şehirde bir direnişe yol açmasından endişelenip rövanş istediler. Maç 3 gün sonra, 9 Ağustos’ta oynandı. Diğer maçların aksine, maçta çok yoğun Nazi askeri tedbirleri alınmıştı. Maçı nazi subayları da seyrediyordu ve hakem de bir nazi subayıydı. Maçtan önce hakem Start’ın soyunma odasına girdi ve seremonide Nazi selamı vermelerini emretti. Start’ın oyuncularının bu selamı vermemesi nasıl bir maç olacağının habercisiydi.

Filmde hakem Almanların futbol kurallarına sığmayan aşırı faullü oyununa göz yumuyordu. kafalar yarılıyor, formalar yırtılıyor, almanlar arkadan çift dalıyor, Start oyuncuları yerden kalkamıyor, Hakem maçı bırakın ful çalmak, tedavi için bile durdurmuyordu. 9 ağustos 1942’de, aynen böyle oldu. Fakat devre arasına Start 3-1 önde girmeyi başardı.

Devre arasında soyunma odasına gelen bir Nazi subayı, start oyuncularına şunları söyledi:
“Almanlar olarak yeteneklerinizden çok etkilendik. fakat bu maçı kazanmayı düşünmemeniz gerektiğini bilmeniz gerekir. eğer bir galibiyet alırsanız, sonuçlarına katlanmalısınız.”

2.yarı iki takım da 2şer gol attı ve skor 5-3e geldi. maçın bitimine birkaç dakika kala kievli defans oyuncusu klimenko topu aldı, 4 alman oyuncusunu çalımladı, kaleciyi de geçtikten sonra kale çizgisinin önüne kadar geldi. topu kaleye itmek yerine geri döndü ve orta sahaya doğru vurdu. Hakem de bu pozisyonla birlikte 90 dakikanın tamamlanmasını beklemeden maçı bitirdi.

Kiev’li oyuncular, filmdekiler kadar şanslı değillerdi. ertesi hafta oynayıp 8-0 kazandıkları bir maçtan sonra bütün takım tutuklandı ve Babi Yar’daki Syrets toplama kampına gönderildi. işkenceler ve infazlar çok hızlı başladı. İlk öldürülenlerden biri de Klimenko’ydu. O takımdan sadece 3 oyuncu savaş sonrasında sağ kalmayı başardı. Start, sonuçlara katlanmıştı.

Yevtuşenko’nun mısralarını hatırlıyorum, 1961 yılında Babı Yar katliamı üzerine yazdığı;

Hiç anıt yok Babi Yar'da.
Tek mezar taşı o dik yamaç.
Korkuyorum.
Yahudiler kadar yaşlıyım şimdi.

Metro istasyonunun arka tarafına yürüyorum bu kez. Yemyeşil bir doku içerisinde, çimenlerin üzerinden kayarak iniyor çıkıyorum. Biliyorum bu çukurlar, 1941 yılında Naziler’in katlettiği 100000 Yahudi, Çingene ve sosyalistin iş makineleri ile gömüldüğü toplu mezarlar. Irkçılığa lanet okuyarak ok gibi ilerliyorum, ileride yemyeşil bir tepenin üzerinde yükselen anıtın yanına.

Bir genç kız çimenlerin üzerinde sessizce meditasyon okyanuslarına dalmış. Heykel, belli ki, reel sosyalist Sovyet çizgileri barındırıyor. Oysa, ne hikmetse, Sovtet yöneticilerinin, ne hikmetse Babı Yar katliamını görmezden geldiğini ve basında da hiç yer vermediklerini okumuştum bir yerlerde.

Gözüm, şimdilerde yeşil bir kadife ile kaplanmış yemyeşil çukurlarda. Az önce gördüğüm fotoğrafları hatırlıyorum. Ortalığı kasıp kavuran kış günlerinde, toplu mezarlarda donarak birbirlerine yapışmış cesetlerin görüntüleri düşüyor aklıma soğuk soğuk terliyorum.

Sonunda, metro istasyonuna geliyor ve Shevchenko Müzesi’ne gitmek üzere Teatralna istasyonunda iniyorum. Shevchenko Ulusal Müzesi’ne gideceğim. Shevchenko ( Şevçenko ) Ukrakna halkının ulusal lideri. Şair, ressam, düşünür, onların gözünde halkın ulusal bilincini ayakta tutan bir toplumsal sanatçı.

Kısaca tanıtayım Şevçenko’yu;  Taras Şevçenko Ukraynalıların milli şairi, milli ressamı ve mili kahramanı. Şevçenko Müzesi’nin bütün salonları ona adanmış, duvarlar dolusu yağlıboya, suluboya, karakalem ve kitaplar, kitaplar.
Taras Şevçenko’nun şiirlerinden Ukranya folklorunu okumak olası. Kozbar, Türkçeye çevrilmiş tek eseri. Kobzar, Ukraynalı halk ozanına verilen isim. Elindeki kobza ile (kopuz) müzik eşliğinde yerel duygulara tercüman oluyor.

Şevçenko’nun en ünlü şiiri “Katerina” bir Moskovalı ile seviştiği için saçları kesilerek aforoz edilen ve köyünden uzaklaştırılan bir kızın öyküsü. Şevçenko, onun resmini de yapmış. Sarışın ve bir buğday başağı kadar narin bir Ukran kızı meçhule doğru hüzünle yürüyor. Suçu bir Moskal’le (Moskovalı) evlenmek... Aynı dil, aynı din, aynı iklim ama Ruslarla Ukranlar arasında benim bile bir haftada anlayabileceğim kadar açık bir çekememezlik var. 

Kendi adının verildiği bir bulvarın köşesinde kolayca buluyorum müzeyi; 1949 yılında açılmış. 24 odada, toplam 4000 parça eser sergileniyor. Elbette, ağırlık, Şevçenko’nun hayatı ve eserlerinin sergilendiği odalarda. El yazması şiirleri, gerçekten çok güzel resimleri, metal üzerine elmas kalemle resim kazıma gibi farklı dallardaki eserlerini hayranlıkla izliyorum.

Her eski Sovyet artığı devlet gibi Ukrayna’da da hâlâ yaşlı kadınlar görevdeler. Ben odaları dolaştıkça, iki adım ötemde yaşlı kadın da beni izliyor. Gözlerine bakıyorum, çoğu gestapo kılıklı kadından çok daha sevecen. Şevçenko’nun otobiyografisi ve hokka ve şiirlerini yazdığı kalemin bulunduğu masadan ayrılamıyorum. Kadının da dikkatini çekiyor, masanın başında takılıp kalmam, vücut dili ile ( hiç izin verilmediği halde ) bu masa ve içindekilerin fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Gülümsüyor olur anlamında başını sallıyor. Bu masanın aklımda kalan hazin bir öyküsü var. Israrla yanından ayrılamama nedenim bu.

Nazım Hikmet, gençliğinde onun şiirlerini yazdığı kalemini görmek için Şevçenko Müzesi’ne gider ancak kalbi rahatsız olduğu için yukarı çıkamaz...

Şevçenko’nun kalemini Nazım’ın yanına getirirler. Alır, okşar gözleri dolar ve bir şiir yazar...

uzun şiirinin son dörtlükleri önemli;

“ Konuştuk şiir üstüne
Yüreğim gibi, dedi, yana yana
Şiir düşmeli, dedi, halkın önüne
Verdi bana kalemini. “

2001 yılında, adı değiştirilerek Taras Shevchenko Ulusal Müzesi oluyor. Büyük bir merakla dolaşıyorum sergiyi, bir yandan da ilk defa adını bu gezi esnasında Ukrayna’da duyduğum için hayıflanıyorum.

Hemen çapraz köşesinde Şevçenko Parkı’na giriyorum. Günlerden Pazar olduğu için kent sakin, trafik rahat ama parklar dolu. Batı kent denince, devasa ağaçlar, bol ve rahat banklar gölge alanlar geliyor akla. Geniş havuzun yanında bir adamın çaldığı trompet melodileri fıskiyenin şırıltılarına karışıyor.

Sonra, yine metronun verdiği hız ve rahatlıkla Kreşatik durağına geliyor, Bağımsızlık Meydanı boyunca yürüyerek Status Guesthouse’a eşimin yanına geliyorum. Kiev’in can damarı, hafıza deposu, direnişin, zaman zaman utancın merkezi Bağımsızlık Meydanında kalabalığın yaşama sevincini izliyor, geç saatlerde odamıza çekiliyoruz.

 

21 MAYIS 2018   (KİEV  -  ODESA)

Kiev’de son günümüz, gece treni ile Odesa’ya geçeceğiz. Kaldığımız Status House’ın resepsiyon durumu sorunlu. Bankoda bazen bir kadın duruyor, bazen de kimseler olmuyor. Bu nedenle çantalarımızı dönüşte almak üzere bırakmayı düşünmüyoruz. Kuvvetle muhtemel ki, akşamüzeri geldiğimizde (sabah check out yapıp, anahtarları teslim ettiğimiz için) kapıyı açacak birini bulamayacak ve çantamızı alabilme telaşına düşeceğiz.

Uzun lafın kısası, Kiev’in bu günkü gezi programında tekerlekli valizimizle birlikte olacağız. Status Guesthouse mutfağında eşimin hazırladığı kahvaltı ile enerji dolu olarak, yoğun bir güne hazır hissediyoruz kendimizi.

Sırada, Kiev’in ( özellikle Ortodokslar için ) çok önemli güzergahından birisi var. Percent Lavra Kompleksi burası. UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan ve pek çok kilise, manastır ve mimari yapıdan oluşan bir kompleks olan Lavra’yı bugüne kadar dünyanın dört bir yanından ziyaret eden turistlerin sayısı 45 milyon civarında. 30’ar Grivna vererek giriyoruz içeri.

Kiev Rusya’sının ilk manastırlarından olan Peçerskaya Lavra, 1051 yılında Prens I. Yaroslav (Yaroslav Mudrıy) zamanında kurulmuş. İsmini, Yunancada “cadde, kasaba, büyük manastır” anlamında gelen “Lavra” sözcüğünden alıyor. İçinde bulunan yeraltı mağralarından dolayı Peçerskaya (Rusça “peşçera” mağara demek) Lavra olarak adlandırılıyor.

Keşişliği yaymak için Kiev’e gelen Anatoliy adında bir keşiş, Dnyepr’ın altında bir mağarada yaşamaya başlar. Daha sonra ona katılan müridleri, mağaralarda yaşamlarını sürdürerek, yeraltında ibadetlerini yaparlar. Prens Yaroslaviç’in, manastıra yer üstünde bir alan hediye etmesiyle burada Lavra’nın üst kısmı  kurulur.

Lavra’nın yeraltı mağaralarının Dnyepr Nehri’in altına kadar uzandığı ve hatta katedrali Kiev’in ve komşu Çernigov kentinin kiliselerine bağlayan yeraltı tünelleri olduğu yönünde rivayetler bulunuyor.

Lavra, Ukrayna kültürünün gelişiminde de önemli rol oynamış. Ülkenin mimarlarının ve ressamlarının inşasında seferber olduğu Lavra’da, Kiev Rusyası’nın ilk matbaası kurulmuş.

Lavra tarihler boyunca yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir merkez olarak da hizmet vermiş.

1718 yılında yaşanan büyük yangının ardından tadilattan geçen Lavra Ukrayna barok tarzında inşa edilerek bugünkü halini almış. 1917 devriminin ardından kapatılan Lavra müze olarak kullanılmaya başlanmış.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından bir bölümü bombalanan Lavra, Sovyetler Birliği’nin son yıllarında yeniden ibadete açılmış.

Myanmar’da, Hindistan’da, Sri Lanka’da, Bosna-Hersek Blagaj’da hac ritüelleri yapılan mekânlarda ne gördüysem burada da var. Bir yanda, Tanrısına temiz bir mümin olarak ulaşma gayreti içindeki günahkâr olmaktan bıkmış insanlar, diğer yanda bu arzuyu ranta çeviren ve genellikle Kamu’nun desteklediği dini kurumların rant sistemi.

Çok geniş bir alana yayılmış komplekste 18 kilise var, bunların en önemli 6 tanesi yani hac yeri olanları yeraltında. Bir binadan, burada görevli din adamlarını beslemek için yapılan yemeklerin kokusu yükselirken, bir yanda ağır adımlar kıdemlerine göre farklı giysiler içinde din adamları ağır adımlarla huşû içinde yürüyorlar. Ziyaretçilerin omuzları çökük, kadınların başında sıkı sıkıya başörtüler en teslimiyetçi ruh hali ile en tövbekâr tavırları ile kiliselerin kapısından istavroz çıkararak girip çıkıyorlar.

Oldum olası sıkıldığım bir mekândayım, ama; Ukrayna kültürünün önemli bir parçası olan bu kompleksi gezmeden olmazdı. Huyum gereği, hep kıyı köşe yerlere girerim. Kimsenin uğramadığı bir bahçenin kuytusunda arkadaki depolara konmak üzere hazırlanmış parlak sarı saçtan kubbeler görüyorum, yanyana dizilmiş olarak. Golden Dome denilen ve dinin haşmetini göstermek üzere, insanlara altınmış gibi gösterilen bu ucuz malzemeler, yeni huşû kavramları yaratmak üzere sıralarını bekliyorlar, kiliselerin tepelerinden halkı kandırmak için.

Bu alanda daha fazla oyalanmamak için olsa gerek sonradan pişman olacağım bir hata yapıyorum ve Minyatür Müzesine girmiyorum. Oysa, bir toplu iğne başına resmedilmiş satranç takımı, sivrisinek iğnesi üzerine işlenmiş genç kız figürünü atlamış olmanın pişmanlığı ile ayrılıyor bu ( kutsal ) mekandan.

Aslında Arsenalna Metro durağında indiğimizde sağ tarafa yönelip Mariinsky Sarayı önüne gitmiştik. Anladığım kadarıyla uzun yıllar bakımda. Yine de, ferforje bahçe demirlerinin arasından güzelliğini tüm cömertliği ile teşhir ediyor.

Günümüzde, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın resmi törenlerde kullandığı bir mekan. 1744’de Rusya’nın muhteris İmparatoriçesi Elizaveta Petrovna için inşaa edilmeye başlanıyor. Fakat, 1752 yılında bittiğinde Elizaveta ölmüş oluyor ve arzu ettiği bu sarayda hiç konaklayamıyor. Ancak, sonraki İmparatoriçelerden 2. Katherina’ya kısmet oluyor bu pasta kıvamındaki saray.

19.yy’da yanıyor, Bolşevik Devrimi yıllarında karargah olarak kullanılıyor, derken Valilere mekan oluyor, sonra da dediğim gibi Cumhurbaşkanı resmi davetleri burada veriyor.

Sonra, yanındaki Mariinsky Park’a giriyoruz. Gözü rahatsız eden hiçbir şey yok, renkli park mobilyası yok. Eski ama bakımlı bir havuz, yıllardır aynı coşkuyla akmaya devam ediyor anlaşılan.

1874 yılında yapım emri verilen park, Ukrayna için söylenmiş, parklar içinde bir kent deyişini hatırlatıyor.

Uzun bir süre adı “Tsarsky” olarak kalan Mariinsky Park’a  yapılan devrimin hemen ardından yakınındaki saraydan esinlenilerek şu anki adı konulmuştur. Çevresin de  çok sayıda devlet binasının bulunduğu  bu park, Huzurlu  atmosferiyle gezmek, yürüyüş yapmak ve fotoğraf çekmek için en iyi noktalardan biri. Yüz ölçümü olarak oldukça geniş bir alana sahip olan bu park aynı  zamanda içerisinde bir sarayı da bulundurmasından dolayı her ülkeden gelen turistlerin ilgi odağı olmuş ve gezi planlarında bir yer edinebilmiş.

Sırada Ukrayna’nın ulusal gurur bölgesi diyebileceğim Motherland heykeli ve etrafında çok güzel tanzim edilmiş alan var.

Nazilerin Sovyetler Birliği dahilindeki Ukrayna Sovyeti topraklarına yaptıkları topyekün saldırının ve sonuçlarının izlerini görebilmek için çok özenle tertiplenmiş Büyük Vatanseverlik Savaşı Müzesi çok önemli bir ziyaret mekanı. 1974 yılında açılıp 1981 yılında bugünkü kompleks haline getirilen müzedeki salonlarda dayanılamayacak acıların tanığı oluyor insan ister istemez.

Önce Savaş Müzesi’ne giriyoruz eşimle ( 30 UAH ). Sabahtan beri taşımak zorunda olduğumuz çantalarımızı önce, bodrum kattaki emanete bırakıyoruz, ayrıca çok geniş havadar bir dinlenme salonu burası. Girer girmez yüzümde bir gerilme olduğunu hissediyorum. Karşımda, ağır silahlarla delik deşik edilmiş bir ambülans duruyor. Savaşın vahşeti için başka söz söylemeye gerek bırakmayacak kadar çarpıcı.

Bir başka fotoğraf Nazi sapkınlığı olan Üstün Irk üstünlüğüne göre saf Alman ırkı, Darwin söyleminden esinlenerek, evrim geçiren insanların daha büyük kafatasına sahip olduğundan hareketle insanların kafatası çaplarına göre sınıflandırmaktı. Hitler, sarışın, renkli gözlü genç Alman kızları ile bir araya getirdiği SS subaylarının birlikte olmalarını sağlayarak Üstün Irk oluşturma hayalleri kuruyordu.

Geniş salonlarda sergilenen 300000 civarında malzeme Nazi çılgınlığının boyutlarını, savaşın korkunçluk ve çaresizliğini acımasızca bir kez daha hatırlatıyor. 6 numaralı salon, insan derisinden yapılmış eldivenler, insan cesetlerinden öğütülmüş gübre çuvalları, yine cesetlerden yapılan sabunların kalıpları, çocuklar için minik darağacı ve giyotinleri gördükçe başım dönmeye başlıyor.

14 nolu salon bir anılar mekânı. Salon boyunca Cenaze Şölen Masası oluşturulmuş. Masaya o döneme ait kullanılan tüm eşyaları konmuş. Bu eski bir Slav adetiymiş. Ölenler şölen eşliğinde gömülürken aynı zamanda onurlandırılırmış.

Müze içinde ve dışındaki, 2. Dünya Savaşından kalma T-72 tanklarına baktıkça, o büyük savaşı düşünebiliyorum. Nazi ordusundaki tümenlerin %60, Kızıl Ordu tümenlerinin % 50’si fiilen Ukrayna topraklarında savaşmış. Kızıl Ordu’da ölen her 5 askerden birinin Ukrayna’lı olduğu düşünülürse, bu halkın acıları çok daha hissedilebiliyor. Bu savaşta ölen Ukrayna’lı sayısının 10000000 olduğu söyleniyor.

Müzenin giriş kısmında ise Doğu Ukrayna temalı bir sergi var. Sanırım Dünya’nın en yakın tarihinin anlatıldığını sergi budur. Burada Ukrayna’nın bütünlüğüne ve bu mücadele için ölenlere vurgu yapılarak 2014–2017 yılları arasında Doğu Ukrayna’nın savunmasında kullanılmış 4000 parça sergileniyor. Tüm müzede sergilenen gerçek obje sayısı 400000 sayısını aşıyormuş.

102 metre yükseklik ve 500 ton ağılığa sahip heykel Ukrayna Halkının İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferini temsil ediyor. 100 UAH ödeyerek, heykelin 36.6 m. Yüksekliğindeki platformuna çıkmak için asansörü bekliyorum. Asansör görevlisi inerken 15 dakika sürem olduğunu, sonra alacağını söyleyip gidiyor. Lavra Kiliselerinin sarı kubbeleri, arkadaki yeşil doku, Dinyeper Nehri’nin her iki yönünde korunmuş, hiç mi hiç müdahale edilmemiş ağaçlar, ötelerde yeni kent yerleşimi büyük bloklar uzanıyor.

Bu yükseklikte bile oldukça rüzgar var, koruma tellerinin arasına yerleştirdiğim kameramı sarsıntısız tutmakta zorlanıyorum. Daha yukarıda, heykelin kalkan seviyesindeki rüzgarı düşünemiyorum. Bu nedenle kötü havalarda buraya çıkılmasına izin verilmiyor, bugün olduğu gibi.

Heykelin elindeki kılıç 9 ton ağırlığında, sonradan fark etmişler ki, kentteki kilise kubbesinden daha yukarıda, hemen budamışlar tabii ki, dikkatle bakınca kılıcın güdüklüğü, kalkan büyüklüğüne oranla hemen fark ediliyor.

Aslında, komplekse girişte yer alan Sovyet dönemi reel sosyalizm kokan panolar gerçekten tam yurtseverlik atmosferi sergiliyor. Kızıl Ordu, halk milisleri yüzlerindeki öfke ve nefretle topraklarını koruyorlar.

Lavra’ya daha doğrusu Arsenalna metro durağına geri dönerken, geldiğimizde gördüğümüz T-72 tankları ve Ukrayna’nın doğusunda devam eden savaşta, Rus ordusundan elde edilmiş uçak ve helikopterler üzerinde Ukrayna gençleri ve çocukları gururla binerek eğleniyorlar.

Metrodan Kreşatik durağında inerek Nezalosthi’nin kalabalığına karışıyor, bir ara akşam yemeği atıştırıyoruz.

Bağımsızlık Meydanı oldukça hareketli yine, işten çıkanlar büyük havuzun kıyısında ellerinde telefonları dalıp gitmişler. Küçük gruplar, enstrüman çalan gençlerin etrafında çemberler oluşturmuş tempo tutuyorlar. Bir köşede oturup, Turuncu Devrim günlerindeki hali ile hayat dolu bu günkü halini düşünüyorum.

Hava kararmaya başlarken, valizimizin parke zeminde çıkardığı tıkırtılar ile Kreşatik Metro istasyonuna gidiyoruz, üç durak sonra Vokzalna’da inip hemen yanı başındaki Pasazhyrskyi tren garının geniş kapısından şaşılası kalabalık ortama dalıyoruz.

Odesa treni 21.15’de hareket edecek, bekleme salonunda bezgin ve yaşlı Ukraynalı’ları izliyorum. Her halkın kendince bir tarihi var, yüz hatlarında, çizgilerinde anlamını bulmak mümkün.

1 nolu perona gelen tren on dakika sonra Odesa’ya hareket ediyor. Biz kompartmanımıza yerleşmiş, ertesi gün için fotoğraf makinesi, telefon şarj işlemlerini yapmak istiyorum. İlginç, kapının üzerinde bir priz var, anlaşılan onunda soketleri gevşek, bir türlü enerji gelmiyor. Nice deneme ve pratik çözümden sonra başarabiliyorum.

Tren raylarının bitmeyen tıkırtısında, görevli kadının getirdiği çaylarımızı yudumlarken Lviv ve Kiev anılarımızı canlandırıyoruz zihnimizde. Uyku-uyanıklık arası geçiyor gecemiz. Sabaha karşı Moldova sınırı yakınlarında Batlava’da duruyoruz, korkunç bir ayaz var. Neticede tam saatinde 06.18’de Odessa garına giriyoruz.

Kiev garı kadar büyük ve kaotik değil bu gar. Ama, sevimli ve tarihine bağlı eserlerle karşılıyor vagondan iner inmez.

Giriş kapısının üzerinde tanıdık Sovyet tarzı heykel yükseliyor. Altında da, 1905, 1917 ve 1944 yazılı. 1905 Sovyet Devrimi’nin ilk kıvılcımlarının çakılıp, işçilerin ayaklandıkları, Potemkin Zırhlısındaki askerlerin baş kaldırdıkları yıl. Bugün, Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı filminde yüzlerce insanın katledildiği Potemkin Merdivenlerini göreceğim önce.

1917 malûm isyanın büyüyüp coğrafyayı kuşattığı yıl. 1944 ise, 2. Dünya Savaşı sonrasında Odessa kenti Romanya yönetimine geçmiş, ancak sonrasında SSCB  topraklarına dahil edilmiş.Potemkin Merdivenlerinde, o uğultulu tarihi anarken, Nazım’ın bu kentte yitirdiği sevgilisi için yazdığı şiiri mırıldanacağım belki kimbilir.

Ucuz uçuş için en uygun biletin Pegasus Havayollarında olduğunu gösterince, 14032018 tarihinde bilet rezervasyonlarımı yaptım. Eşimle birlikte, tüm uçuş bedelleri o gün itibarı ile şöyle;

Fethiye – İstanbul                    132.98 TL

İstanbul – Lviv                          542.00 TL 

Odesa – Ankara - İstanbul       750.00 TL

Meraklısına notlar;

Önce, Lviv’e uçacak, iki gece konaklamadan sonra, gece treniyle Kiev’e geçecek, bu kentte de iki gece kaldıktan sonra yine gece treni ile Odesa’ya gidecek ve son gece konakla(ya)madan gece yarısını geçtikten sonra Odesa’dan Ankara’ya, iki saat sonra da İstanbul’a uçacaktık. Gece treni yolculuğu bizi konaklama masrafından kurtarırken, diğer yandan da geceyi yolda geçirmek suretiyle zamandan kazanmamıza yol açacaktı.

Ukrayna’da çok disiplinli ve geniş bir demiryolu ulaşım ağı var. Ukrayna Demiryolları  sitesinden farklı seçenekleri değerlendirerek tren biletlerimizi de güvenli şekilde alarak, çıktılarını dosyamın içine yerleştirdim. Farklı seçenekler şöyle; gündüz daha hızlı trenler var, burada koltuk alabiliyorsunuz. Gece trenlerinde dört ve iki kişilik kompartmanlar var. Ben, daha huzurlu ve sakin bir gece geçirmek ve uyuyabilmek adına iki kişilik kompartman seçtim. Fiyatları tabii, diğerlerine göre hayli yüksek, yukarıdaki siteden inceleyebilirsiniz.

Tren biletleri için ödediğim bedeller şöyle;

Lviv – Kiev                              218.00 TL

Kiev – Odesa                          335.00 TL

Aslında, Ukrayna’nın para birimi olan Grivna, paramızın değerli olduğu ender para birimlerinden. Gezi planları yaparken, 1 TL= 6.14 UAH ( Ukrayna Grivnası ) idi, ne var ki, gezimiz süresince TL’nin aşırı değer kaybetmesi neticesi 1 TRL= 5.2 UAH’a kadar düştü.

Bir de on line rezervasyonlarda UAH önce dolara, sonra da Türk Lirasına çevrildiği için, çapraz kurlardaki insafsızlık iki kez yansıyor fiyatlara.

Konaklama için açıkçası airbnb veya muadili sitelerden uzak durdum. İyi de yapmışım, zira, Ukrayna’lı kadınlarla tanışıp beraber olmak sevdasıyla yola düşen yağız Türk delikanlıları (lâf aramızda ) Avrupa’nın bu güzelim kentlerinin ruhunu yaralamışlar. Sokaklarda, meydanlarda kafelerde kulağıma gelen Türkçe konuşmalar, neredeyse kırk yıllık eşimden utanmama yetti desem anlaşılır umarım.

Komşu odada, mal bulmuş Mağribiler gibi, ucuz votka ile kendinden geçmiş veya hayat kadınlarının koynunda dağılmış insanların naralarına katlanamayacağımı bildiğim için,  booking.com adresinden, kent merkezine yakın, konaklama yorumları iyi ve mutlaka sürekli resepsiyon görevlisi olan mekanlar seçtim. Sonradan, bu tercihimin ne denli isabetli olduğunu anladım.

Üç kentte konakladığım mekânlar ve fiyatları şöyle;

Lviv    Cossacs Hostel                                        2 gece       201.00 TL      

Kiev    Status Guesthouse                                2 gece       252.00 TL

Odesa   Deribas Hotel                                       1 gece      127.00 TL

Bir de online rezervasyon olarak, Avrupa’nın en zarif Opera binalarından olan Lviv Opera’sı için  internetten “ Cossacks / Kazaklar “ isimli oyuna işlem yaptım. Locadaki iki kişilik bilet için 16.88 TL ödedim.

 

mustafa semih arıcı bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 7385
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster