Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Aralık '18

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
119
 

Umut, Fakirin Ekmeği

Umut, Fakirin Ekmeği
 

    1959’da Almanya’ya davetli işçi olarak gider; Kemaliyeli Hüseyin. Altı ay hiçbir Türk’le görüşüp konuşmadan çalışır; bir fabrikada.

     Aylar sonra Türkçe bilen bir Yunanlı ile tanışır. Sohbet sırasında, “Seninle tanışıncaya kadar, aylardır hiç kimseyle konuşmadım.” deyince, Yunanlı işçi, “Ben buraya Wuppertal’dan geldim. Orada pek çok Türk işçi var. Her hafta sonu bir kahvede toplanırlar.” diye anlatır.

           Almanca da bilen o Yunanlı işçinin yardımıyla Wuppertal’dan bir iş teklifi alıp o kentte çalışmaya başlar Hüseyin. İş çıkışı, “Bekârlar Yurdu”nda Alman ve İspanyol iki işçi ile aynı odayı paylaşır.

          Her hafta sonu Türk kahvesine gider. Oradaki gruplara, sohbetlere katılıp konuşma açlığını gidermeye, anayurt özlemini dindirmeye çalışır.

          Kahvede tanıştığı yurttaşlarından bazıları müstakil ev tutmuşlar. Kira da olsa, kendilerine ait evlerde daha özgür yaşıyorlarmış elbet. Dahası, kız arkadaşlarını bile evlerine götürebiliyorlarmış. Onları dinleyince, Hüseyin de bir ev kiralamayı düşünür. Bu fikrini söyler ama umduğunun aksine yardım eden olmaz hiç. Dahası, ev bulmanın zorluğunu dile getirir herkes.

          Bir Alman arkadaşı, gazetedeki ilanlardan kiralık bir ev bulur.  Birlikte gidip bakarlar. Fabrikalardan uzak olmamakla birlikte kent merkezine uzak bir kenar mahallede iki katlı bir ev… Alt katta ev sahibi, üstte oğlu oturmaktadır.

         Girişte, kapısı ayrı bir odadır; kiralık olan ev! Bir divan, üstünde bir yatak, küçük bir masa, eski bir dolap… Yemek yapmak için uyduruk bir tezgâh ve üstünde elektrikli bir ocak…

          Lâvabo mu dediniz? Girişteki salonda… Tuvalet mi? Evin arkasındaki tarlada… Daha iyisini kim istemez? Ama şimdilik bu da iyi! Müstakil mi, müstakil… En azından Bekârlar Yurdu’ndaki üç kişinin kaldığı odadan daha iyi değil mi?

          Fazla ikirciklenmeden tutmaya karar verir. O karar verir de Alman arkadaşıyla konuşan ev sahibi razı değildir sanki. Uzun konuşmalardan sonra, biraz gönülsüz de olsa, razı olur. Bir aylık kirasını peşin ödeyip evi tutar Hüseyin.

          Yurda dönünce, “İyi mi yaptım, kötü mü?” diye alır mı bizimkini bir düşünce! Öyle ya, bundan sonra yurt arkadaşlarından ayrılacak, dolayısıyla yalnız kalacaktır. Parasıyla da olsa, akşamları yemeğini yurtta yiyor, çamaşırını yıkatıyordu. Kiraladığı eve gidince ne olacaktı? Ya! Bütün bunları neden düşünmedi hiç?

          Çözümü kendi bulur yine: “Evde boş zamanım çok olur. Âbimin gönderdiği yemek kitabından yararlanıp memleket yemekleri yaparım. Daha bile ucuz olur hem. Sonra dilbilgisi ve Almanca öğreten kitaplarım var ya… Almanca çalışırım.”

          Böyle düşünüp rahatlar. Gerçi tava, tencere falan gereklidir ama… Adam sen de! Eve taşınınca alırdı elbet.  Bu arada yurt müdürüne aybaşında ayrılacağını söylemeyi unutmaz.  Unutmaz da kafasına bir şey takılır yine:  “Kiraladığı ev kent dışında ve tenha bir yerde. Bir kötülük yaparlar mı acaba?”

          Almanya’ya geldiği günden bu yana görüp yaşadıklarını şöyle bir gözden geçirir sırayla. Doğrusu ya bugüne kadar kimseden bir kötülük görmemiştir. Aksine yardımcı olmuştur herkes. Öyleyse neden korkacak, niçin çekinecekmiş ki! Üzüleceğine sevinmesi gerekirdi. Kendine ait müstakil bir odası olacaktı çünkü. Dolayısıyla daha bir özgür! Arzusu bu değil miydi?

          Aybaşına rastlayan hafta sonu, oda arkadaşları ve yurt müdürüyle vedalaşıp bavulunu ve çantasını alarak yurttan ayrılır. Umduğunun aksine, kimse uğurlamaya gelmez. Bir taksi bulup biner. Gideceği adresi şoföre verir.

          Evin önüne gelince araba durur. Şoför taksimetreyi gösterir. Ücreti ödeyen Hüseyin, bavulunu ve çantasını alıp iner. Kiracılarının geldiğini gören 60 yaşlarındaki bay ve bayan ev sahipleri, O’nu karşılayıp “Hoş geldiniz” diyerek buyur ederler. Kendisiyle ilgilenip konuşmak isterler ama Hüseyin Almanca bilmez, onlar da Türkçe… Dolayısıyla konuşmak da mümkün olmaz, anlaşmak da…

          Odasında yalnız başına kalınca, bavulunu açıp eşyalarını yerleştirir dolaba.  Sonra Almanca çalışmak ister. İster ama pek bir şey anlayamaz. Almanca kitabını bırakıp ortaokullar için hazırlanmış Türkçe Dilbilgisi kitabını alır eline. İlk sayfadan başlar çalışmaya. Okuduklarını anlayınca, hoşuna gider. “Tamam, der; ben önce Türkçe dilbilgisi öğreneyim; sonra Almanca çalışayım.

          Birkaç günde alışır yeni evine. İş dönüşü çeşitli yemekler pişirmeyi dener. Önce zor gelir ama sonra sonra zevk alır bu işten ve lezzetli yemekler yapmaya başlar.  Bu arada dilbilgisi kitabını bitirir ve her akşam yemekten sonra Almanca çalışmayı alışkanlık haline getirir. Bu sıkı çalışma sonucu birkaç ay sonra meramını anlatacak kadar Almanca öğrenir.

          Ufak ufak da olsa ev sahipleriyle konuşup anlaşır. Onların da hoşuna gider bu durum. Özellikle televizyonda Türkiye ile ilgili programlar olduğunda Hüseyin’i de davet ederler. Böylece hem hoşça vakit geçirir, hem de pratik yaparak Almanca’sını geliştirir. Zamanla birbirlerini öyle severler ki, Hüseyin onlara “anne, baba” diye hitap ederken, onlar da Hüseyin’i “Türk oğlumuz” diye çağırırlar.

         Samimiyeti iyice ilerlettiklerinde, ev sahibi hanım, şu itirafta bulunur bir gün:

        “Sen buraya evi kiralamaya geldiğinde vermek istememiştim. Bu genç, yabancı… Hem de Doğulu… Bize bir kötülüğü dokunur; diye korkmuştum. Seni tanıdıktan sonra yanıldığımı anladım. Öyle düşündüğüm için utanıyorum kendimden.”

          Almanya’ya gittiği ilk günlerde, ilk aylarda Hüseyin, Almanlar’dan korkuyordu. İşe bakın ki, Almanlar da Hüseyin’den, Hüseyinler’den korkuyormuş! Birbirini tanımayan insanların, birbirlerini düşman gibi görmelerinin tipik bir örneği…

          Yıllar yıllar önce, hiçbir Yunanlı ile görüşüp tanışmamışken, her Yunanlı’yı kötü insan sanırdım ben de. Ne zaman ki Kavala, Selanik, Veriya veAtina’ya gidip geldim; ne zaman ki Yanis, Keti, Yorgo, Elefteriya, Andonya, Oktavyus, Despina, Thanasis, Yûla, Yuanna veNiko’yu tanıdım; yüzde yüz değişti bu düşüncem. (Onlar şimdi benim en değerli dostlarım, kardeşlerim!)

          Uzağa gitmeye ne gerek var. Yakın zamanlara kadar, başta Ruslar olmak üzere Bulgarlar, Romenler ve tüm Komünistler’i de düşman bilmez miydik biz!

           Oysa, dünyanın neresinde olursa olsun; dil, din ve ırk ayrımı yapan insandan daha kötü kim vardır?

          Bizim Kemaliyeli Hüseyin, herkesle anlaşabilecek kadar Almanca öğrenmiştir artık. Pekiyi, O’nun niçin bir hanım arkadaşı olmasındı? Aynı fabrikada dul bir Alman hanımla arkadaş olur. Önce kafe, sonra birahane derken samimiyeti ilerletir.

          Bu arada masrafı da artar tabii. Dolayısıyla aldığı ücreti az bulmaya başlar. Ve bir gerçeğin farkına o günlerde varır ancak: Bakar ki Alman işçiler, O’nun en az iki katı ücret almakta. Genellikle daha ağır ve daha zor işlerde çalıştıkları halde, niçin daha az ücret ödeniyordu Türkler’e?

          Hüseyin, çalıştığı bölümün ustabaşına bu adaletsizlikten söz ederek zam ister.  Ustabaşı, çeşitli bahaneler ileri sürerek bu isteği kabul etmez. Ev sahiplerine anlatır bu durumu. Onlar da ödenen ücreti çok az bulur.

          Hafta sonu gittiği Türkler’in toplandığı kahvede de tartışılır bu konu. Çoğu bu adaletsizlikten yakınır. Alman işverenler ve fabrika sahipleri eleştirilip suçlanır: “Bizler serbest mahkûmuz. Bizler modern köleyiz” der bir yurttaşımız. “Madem öyle, o zaman niye geldik biz buralara?” diye soran birine:

          “Bir umut peşinde geldik. Umduğumuzu kendi vatanımızda bulsaydık, ne işimiz vardı bizim buralarda?”(*) diye cevap verir.

           Haksız mı?

 

(*) Umut Peşinde, H. Esat Yavuztürk, Yön Yayın Dağıtım, İstanbul 1995

     İletişim: Yayınevi Tel. (0212) 511 79 16, Yazar Tel. (0212) 211 26 02

                                                                                                              Hüseyin Erkan

                                                                                                (0535) 612 93 62

gülsen tunçkal bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gurbet elleri! Neredeyse 60 koca yıl ve binlerde hikayelerden sadece birisi. Avrupa çok kişiye geçim kaynağı olsa da çok yuvalar yıktı. Bir umut uğruna kimler yurdundan yuvasından gurbet ellerin soğuk kucağına düştü. Yine bir Gurbet diyarından gerçek bir kesitti okuduğum. Kaleminiz kavi olsun Hüseyin bey, saygılarımla..

gülsen tunçkal 
 21.12.2018 20:53
Cevap :
Öyledir Gülşen Hanım! Esenlikler.  22.12.2018 9:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 238
Toplam yorum
: 49
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 273
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster