Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mayıs '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
89
 

Ünlü kârhaneciler

Ünlü kârhaneciler
 

Bildiğiniz gibi, kimi ülkelerde “rüşvet” denen çok yaygın bir hastalık vardır. Hamdolsun, bu hastalığı yaratan mikrop bizim ülkemize girememiş, düşmanlarımızın türlü çeşitli oyunlarıyla girmişse de yaygınlaşamamıştır! Niçin mi?

Halkımızın yüzde 99’u Müslüman’dır çünkü. Ve bu dinin inanışına göre, rüşvet almak gibi, rüşvet vermek de günahtır. “Pekiyi, ya burnumuza gelen pis kokular ne?” mi dediniz?

Olsa olsa, geri kalan o yüzde 1’in marifetidir! Bir Türk ve bir Müslüman, bile bile günah işler mi hiç!

Bizim Antalya Eski Vali Yardımcısı Turan Eren, “anı-roman” türündeki Üç Dilek adlı eserinde bu konuya da yer verir.

Adilcevaz’dan sonra, Şemdinli’ye Kaymakam Vekili olarak atanır. Yeni görevine başlar başlamaz, sınır komşumuz İran’la ortaya çıkan bir sorunu görüşmek üzere “Esendere Sınır Kapı”sına gider. İran Kaymakamı Servan Seyfi, “Hoş gelmişsen. Başım gözüm üzerine gelmişsen, sayın meslektaşım.” diye akıcı bir Azeri Türkçesiyle karşılar Turan Bey’i. (Özellikle Kars, Ardahan, Iğdır ve Ağrı yöresindeki yurttaşlarımızın da böyle konuştuklarının yakından tanığıyım.)

Her iki kaymakamın da heyetler vardır yanlarında. Bir ara baş başa kaldıklarında, “Sayın meslektaşım; yanımdaki şişman adam SAVAK (İran Gizli Servisi)ajanıdır. Onun yanında dikkatli konuşalım.” der, Servan Seyfi.

Bu arada, sınır karakollarını gösteren haritalarda Türk bayraklarının İran bayraklarına göre neden daha büyük çizildiğini sorar Turan Bey. Elini yumruk yapıp havaya kaldıran Servan Bey, “En büyük Türkiye! Tabii ki Türk bayrakları büyük olacak.”der.

İranlı Kaymakamın, resmî aracında sürekli Zeki Müren ve Neşe Karaböcek’ten şarkılar dinlediğini de yazmayı ihmal etmez yazarımız. Yalnız arabada mı? Yemek yedikleri lokantada ve her şeyin toptan satıldığı çok büyük ve çok güzel bir çarşıda da…

Bir ara çok şık giyinmiş birini tanıştırırken, “Adı Cihangir… Kendisi kârhanecidir.” deyince, bizimkiler gülmeye başlar. Servan Seyfi şaşırır. Bizimkiler, “kârhaneci” sözünü, “kerhaneci” anlamışlar. Oysa Cihangir Bey fabrikatörmüş, güya! Fabrikaya Azerice “kârevi” anlamında “kârhane” denirmiş. “Kârhaneci” de fabrikatör oluyor elbet. (Durun bakalım, gerçekten öyle mi?)

Servan Bey, bizim heyeti Urumiye Gölü’ne götürür. Mevsim yaz. Erkekler mayo ile kadınlar topuklarına kadar uzanan elbiselerle girmişler göle. Turan Bey, İranlı hanımları, elbiseleri ıslanıp üzerlerine yapışmış haliyle daha bir ilgi çekici ve seksi görür. (Aramızda kalsın bu not. Eşi Hâkim Semra Hanım duymasın! Nem gerek!)

Geldik şimdi işte, zurnanın zırt dediği yere:

Bu sırada Servan Bey’i çağırırlar telefona. Gidip geldikten sonra, “Yüksekova Kaymakamı Ali Bey’di arayan. Gece, bizim 400 kadar koyunumuz sizin tarafa geçmiş. Kaymakam Bey, Esendere Kapısında tutanakla bana teslim etmek istiyor.” diye açıklama yapar.

Yahu, ne yaramaz hayvanmış bu koyunlar! Gece uyumaları gerekirken ne diye geçerler, İran’dan bizim tarafa? Sınırda görevli onca insanı da boşu boşuna uğraştırıp dururlar!              

İranlı meslektaşının verdiği haberle kafası iyice karışınca bizim Kaymakam’ın, “Görünüşte her ne kadar, bizim koyunlar sizin tarafa geçtiyse de, sen tersini düşün.” der, Servan Bey. Hayda! Bu ne demek oluyor şimdi?

Yani efendim, Türkiye’de koyun ucuz, İran’da pahalı olunca, Anadolu’nun iç kısımlarından toplanıp gelen koyunlar, Şemdinli ve Yüksekova’dan geçirilirmiş İran’a. İran’da bu işleri planlayıp finanse eden de “Kârhaneci” diye tanıtılan Cihangir Ağa imiş.

Her iki devletin sınır boyu ilçesinin kaymakamları, insanlardan çok, koyunlar ve koyunların sorunlarıyla uğraşırlarmış! Böylece, sınırlarda görev yapmanın ne kadar zor olduğunu siz de anladınız sanırım!

Yapılan işi kitabına uydurarak yürütmek, her babayiğidin harcı değil tabiî!

Dönüşte, Esendere sınır kapısına birlikte gelirler. Yüksekova Kaymakamı Ali Yılmaz da oradadır, Kârhaneci Cihangir Ağa da… Bırakalım biz onları orada, devam etsinler kârlarına! Alınanlar, verilenler kesinlikle rüşvet falan değildir! Sakın öyle dinen “günah” ve yasal olarak da “suç” sayılan bir şey gelmesin aklınıza! Olur mu hiç öyle şey!

Turan Eren’in Şemdinli Kaymakam Vekilliği bir hafta sürer. Keşke biraz daha uzun sürseydi de sınırlarda yaşanan daha çok şeye tanık olsaydı! Yeni atanan kaymakam gelince, görevi devredip Hakkâri’ye döner. Bir süre sonra da Van ilimizin Van Gölü’nün güney kıyısındaki ilçesi Gevaş’a atanır.

Göreve başladıktan birkaç gün sonra Van Valisi Ahmet Tosun telefon eder: “Kaymakam Bey, biliyorsun, Bahçesaray’ın Kaşıkçılar köyünün yolunu yapıyoruz. O köyden Mahmut Hanbey, dozerin önüne çıkıp yolun yapımına engel oluyormuş. Git, bir bak. Nedir, ne değildir; öğren gel.” der.

“Baş üstüne Sayın Valim” deyip hemen yola çıkar Kaymakamımız.

Gördüğünüz gibi, “Topraktan öğrenip kitapsız bilen” şu köylüler ne cahil insanlar, değil mi! Devlet, köylerine yol yaptırmak için uğraşıyor; onlar, ellerinden gelen yardımı yapacaklarına engeller çıkarıyor. Olacak şey mi? Neyse… Biz, Kaymakamımızı izleyelim:

138 Km kat edip Bahçesaray’a ulaşan kahramanımız, Belediye Başkanı Naci Hanbey’le karşılaşır. Başkan’ın, “Hayrola Kaymakam Bey, nereye böyle?” sorusunu, “Amcanız Mahmut Hanbey dozerin önüne çıkıp yolun yapımını engelliyormuş. Gidip ona bakacağım!” der. Başkan, bu habere üzüleceğine güler:

“Amcam, o yolu yaptırmak için uzun zaman uğraştı. Yol yapılıyor diye adam neredeyse çiftetelli oynayacak. Engellemesi mümkün değil. Ama siz yine de gidin.” der.

Hayret! Vali öyle diyor, Belediye Başkanı böyle… Bu işte bir bit yeniği var ama ne?

10 Km daha gidip Kaşıkçılar köyüne ulaşır sonunda. Dozerci, Özçelik adında bir operatördür. Dozer de operatör de çalışmaktadır. Onları engelleyen biri yoktur; görünürde. Mahmut Hanbey’i çağırtır. Elinde bastonla gelen yaşlıca adam, “Kurban olduğum Kaymakam Bey’im! Bu kadar yolu teptin, bizim için geldin. Ne zahmetler ettin?” diye coşkuyla karşılar Kaymakamı.

Ne iştir bu! Sen hem dozeri ve dozerciyi engelle, hem kaymakamı böyle karşıla. Olacak şey mi?

Kaymakam’ın “Nasılsın?” sorusunu, “Benden daha mutlu bir adam olabilir mi? Bir aya varmaz, yolumuz bitecek. Biz iyi olmayalım da kim iyi olsun?” deyince, Kaymakam:

“Mahmut Hanbey; hem öyle söylüyorsun, hem devletin dozerinin önüne çıkıp yola engel oluyormuşsun. Neden?” diye sorar, haklı olarak.

Adam, hiç beklemediği bu suçlama karşısında şaşırır. “Bak Kaymakam Bey, işte Operatör Özçelik burada. Ben hiç önüne çıktım mı Özçelik?” diye sorar.

Dozerci, kafasını yukarı kaldırıp, “Hayır, çıkmadın” der. “Bak Kaymakam Bey, karşıda gördüğünüz şu kavaklık benim. Dozer ister sağından, ister solundan, ister ortasından geçsin. Niçin dozerin önüne çıkayım! Köyüme yol geliyor; medeniyet geliyor. Bunun farkındayım ben Sayın Kaymakamım.”

Meseleyi öğrendikten sonra ilçeye dönen Kaymakam hemen Valiyi arayıp bilgi verir.

“İyi de kardeşim, sorun çözülmedi ki. Mademki Mahmut Hanbey, yol yapımına engel olmuyor, aksine var gücüyle destekliyordu, öyleyse Dozerci Özçelik niçin bu köylüyü Vali’ye şikâyet etti?”diye mi soruyorsanız?

Haklısınız. Bu sorunuz mutlaka cevaplandırılmalı. Bakınız, gerçek neymiş:

Van bölgesindeki şantiyelerin şefleri yol yaparken, yolu yapılan köyün her hanesinden bir kuzu alırlarmış. Bir çoban tutulup kuzular otlatılır; sonbaharda şantiyeye sürü ile dönülürmüş.

Kıskançlık duygusuna kapılmadan siz söyleyin şimdi: Bu onlara analarının ak sütü gibi helal değil mi? Rüşvet alıp vermeyle bir ilgisi var mı bunun!

Bunu bilen Dozerci Özçelik, Mahmut Hanbey’den de hane başına bir kuzu istemiş. Hanbey, “Bak kardeşim, demiş; bu bölgenin çakalı da kurdu da biziz. Haraç yenilecekse, rüşvet yenilecekse biz yeriz. Sen görevini yapıyorsun. Sana tek bir kuzu bile vermem. Ama günde on kuzu ye, on kuzu keseyim. Bu benim ağalığım, bu benim misafirperverliğimdir. Ama sana canlı olarak bir kuzu bile vermem.”

Yahu, bu cahil köylüleri kim kışkırtıyor böyle?

Siz, Dozerci Özçelik’in yerinde olsanız, devletin memuruna saygısızca davranıp diklenen Mahmut Hanbey denen bu “terörist”i şikâyet etmez miydiniz Vali’ye?

Van Valisi Ahmet Tosun, Gevaş Kaymakam Vekili Turan Eren’i Bahçesaray’a şikâyeti soruşturmak üzere gönderirken, bu gerçeği biliyordu; diyeyim de kafanızı iyice karıştırayım. Niçin mi?

Çünkü denizler çalkalanmadan durulmadığı gibi, kafalar da durulmaz; çalkalanmadan!

                     Hüseyin Erkan                                                                                                    huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

                  (0535) 612 93 62

-----------------------------------------------------------------------------

BİR DOST İÇİN: 1969-1972 yılları arasında Paşayiğit köyünde birlikte çalıştığım; arkadaş, dost ve öğretmen olarak kendisini çok takdir edip sevdiğim Haspi Sözbir, beni ilk kez üzdü; geçen hafta!

Bunu hiç beklemezdim O’ndan. Ne acelesi vardı, tüm sevdiklerini burada bırakıp öteki dünyaya göçüp gitmesi için? Ne gerek vardı buna! Çok üzdü beni ama bilsin ki, kalbimdedir; O yine.

Işığı ve güzel olan her şeyi seven sevgili dost, dilerim; ışıklar ve güzellikler içinde ol, orada! 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 302
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 267
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster