Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Haziran '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
107
 

10 yılda yapılan 10 km'lik yolun hikâyesi...

10 yılda yapılan 10 km'lik yolun hikâyesi...
 

iyi ki bilincindeyim çağımın                                                                                                                                       iyi ki yaşıyorum bütün boyutlarıyla                                                                                                                           İiyi ki sövebiliyorum ağız dolusu                                                                                                                                                      ne güzel                                                                                                                                                                          ne güzel

Hasan Hüseyin Korkmazgil

                1975’te, yıkandığı banyo suyunu, “şifadır” diye halka içiren milletvekilinden de söz ettik; dört eşi varken, 14 yaşında bir kız çocuğuyla vali, savcı ve hâkimlerin önünde davullu zurnalı bir düğünle evlenen milletvekilinden de…

                Sanmayın ki, bütün milletvekilleri böyledir. Sanmayın ki, halkın sorunlarıyla ilgilenen, onların dertlerine çözüm arayan hiçbir milletvekili yoktur.

                Sanmayın ki, Antalya ve İzmir Eski Vali Yardımcısı Turan Eren’in ÜÇ DİLEK adlı kitabı hep kötü örneklerle doludur.

                Hayır, hayır! Çok güzel örnekler de var bu kitapta. İşte onlardan biri:

              Yazarımız, Van’ın Gevaş ilçesinde Kaymakam Vekili’dir. Bir gün, Van Milletvekili Müslih Gönentaş gelir ziyaretine. Gevaş’ın yolu olmayan bir köyünden söz eder: İn köyü… Arabayla gidilemeyen tek köydür orası. Son derece dağlık bir araziden geçecek 10 km.’lik bir yol, nedense yapılmamış yıllardır. Köylüler, yolsuzluktan dolayı Van Gölü’nden kış-yaz motorlarla, kayıklarla gelip gitmekteymişler.

                Ve kurulduğundan bu yana, hiçbir kaymakam gitmemiş bu köye. “Yol Su Elektrik (YSE) Müdürünü de alıp hep birlikte gidelim. Böylece müdürün aklına bu yol yapımını sokalım.” der; milletvekili.

                Kaymakam da uygun bulur bu öneriyi. YSE Müdürünü telefonla arayıp konuşur. O hafta sonu gitmeye karar verirler. Van’da bulunan Maliye Müfettişi Argun Özdemir’i de davet eder. Sonra Cumhuriyet Savcısı’nı ve Yatılı Bölge Okul Müdürü’nü… Herkes, memnuniyetle kabul eder.

                Kaymakamlık Makam Şoförü Mahmut’un kaptanlığında Özel İdareye ait motorla gidilecektir köye. Gerekli hazırlıklar yapılır. Cumartesi sabahı göl kıyısına gidilir. Müfettiş Argun Özdemir, yanında o sırada asker olan Zekeriya Temizel (Sonradan Maliye Bakanı) ve Maliye Müfettişi Âkif Hamza Çebi (Sonraları Trabzon Milletvekili) ile birlikte gelir.

                Milletvekili Müslih Bey, İn köyünden Hacı Bey ile birlikte hazırdır; göl kıyısında.

                Yeteri kadar erzak, mangal ve kömür alınıp çıkılır yola.

                Yatılı Bölge Okulu Müdürü Hikmet Sungur ve Müdür Yardımcısı Hüseyin Bey, hemen mangalı yakıp salataları hazırlamaya girişirler. Yarım saat içinde hazırdır sofra. Mevsim yaz… Lacivert göl, (ki o yörede “deniz” denir bu göle) çarşaf gibidir. Motorun güvertesinde neşe içinde yenilir, içilir.

                Kaymakam, YSE Müdürü ve Milletvekili takım elbiseli ve kravatlıdır. Öteki konuklar mevsime uygun giyinmişler. Yazar, güvertenin kenarında “Lacivert Deniz”i seyrederken, düşmemek için korkuluk demirini sıkıca tuttuğu bir anda, büyük bir gürültüyle motorun burnu havaya kalkmasın mı? Yazardan başka herkes, uçarak savrulur göle. Yan yatan motor, Kaymakamı altına alarak kapaklanır. (Van Gölü’nde bir canavar olduğundan söz edilir de inanmazdınız siz, değil mi? Bakın, görün işte! Canavardan başka kim yapabilir bunu?)    

Haklı olarak, öleceğini düşünür yazar. Eşi ve oğlu canlanır gözünde. Derken, motor aksi yana yatar birden. Öbür yana savrulan Kaymakam, can havliyle yine demir korkuluklara yapışır sıkıca. Bu sırada herkesin yüzerek kıyıya çıkmaya çalıştığını görür. Sağa sola yatıp duran motorun hareketi biraz yavaşlayınca, pencereden sarkıp kamaraya atar kendini.

                Yüzü kana bulanan Kaptan Mahmut, panik içindedir. Milletvekili Müslih Bey ve gitmekte oldukları İn Köylü Hacı Bey de kamaradadır. Bu sırada, “İmdat! Yüzme bilmiyorum, kurtarın beni!” diye bir ses duyar. Dışarıya bakınca Savcı Behiç Bey’in çırpındığını görür suda. En yakınındaki can simitlerinden birini söktüğü gibi çabucak, atar Savcı’ya hemen. Sonra, motorun arkasında sarkmakta olan ipi fırlatır. Simitle birlikte ipi de yakalayan Savcı motora yaklaşınca, elinden tutup çeker yukarı. Derin bir soluk alan Savcı, “Sağ ol Kaymakam Bey, hayatımı kurtardın. Hiç yüzme bilmiyorum. Çırpındığım için suyun yüzünde kaldım.” der.

                Aklıma bir öykü geldi burada: Çokbilmişlerden biri, şöyle bir gezmek için kayığa biner. Kürek çeken kayıkçıya, “Felsefe bilir misin?” diye sorar. “Nerde beyim! Öyle şeyler bilmeyiz biz.” deyince kayıkçı, “Öyleyse, hayatının üçte birini kaybettin.” der. “Canın sağ olsun bey! Geri kalanı yeter bize.” der kayıkçı:

                Biraz sonra, “Pekiyi, mantık bilir misin?” diye sorar bu kez.

                “Valla beyim, ‘mantı’yı ve ‘martı’yı bilirim de mantık nedir bilmem.”

                “Desene, hayatının üçte ikisini kaybettin.” derken bizim çokbilmiş, kuvvetli bir fırtına çıkıp kayık devrilmesin mi?

                Bu kez kayıkçı sorar: “Yüzme bilir misin bey?”

                “Bilmiyorum” cevabını alınca, şu düşündürücü sözü söyler:

                “Öyleyse, hayatının tümünü kaybettin sen!”

                Neden mi anlattım; çok bilinen bu öyküyü?

                Şunu söylemek için:

                Biz okullarımızda, ıvır zıvır pek çok şey ezberletiyoruz da çocuklarımıza, gençlerimize, yüzme gibi, ilk yardım gibi, hastalıklardan korunma gibi yararlı hiçbir şeyi öğretmiyoruz.  

                Bakınız işte! Savcı Bey’e ilkokul, ortaokul, lise ve hukuk fakültesi diplomalarını vermişiz; tarihi, coğrafyayı, mantığı, felsefeyi ezberletmişiz ama yüzmeyi öğretmemişiz.

                YSE Müdürü Tuncer Çıtak, takım elbisesi ve kırmızı kravatı ile en güzel yüzenlerden biridir. Kaymakam, “Tuncer Bey! Rezilliği görüyorsun. Köyün yolunu yapacak mısın, yapmayacak mısın?” diye sorar; yarı şaka, yarı ciddi.

                “A... a..... olsun yapacağım; yapacağım.” der; can havliyle kıyıya doğru kulaç atarken.

                İyi de doğru düzgün ve neşeyle giderken, neden ve nasıl oldu bu kaza?

                “Ne oldu Mahmut, motor mu patladı?” diye sorar Kaymakam.

                “Hayır Kaymakam Bey, motoru taşlara çarptım.” diye doğruyu söyler kaptan.

                “Mahmut, sen buraları avucunun içi gibi iyi bilirsin. Nasıl oldu da taşları görmedin?” deyince yazarımız, anlatır nedenini Kaptan Mahmut:

                Motora ait 15 bin liralık koçanları, nasıl olduysa çaldırmış. Aylığı 1100 TL. “Aylarca aylığımın tamamını versem, bu borcu ödeyemem. Ne yapsam, nasıl yapsam?” diyerek karışıkmış kafası. (Bir de buna yemekte içtiği “aslan sütü”nü de ekleyiverin siz!)

                Bereket versin ki Kaymakam, “Boşuna üzülmüşsün. O biletler paraya çevrilmez ki. Yarın Özel İdareye telefon eder, yeni bilet getirtiriz.” der de morali düzelir kaptanın. Bu moralle motoru taşların içinden çıkarır. Göl kıyısına ulaşanları da alıp bu kez daha dikkatli sürerek sağ salim ulaştırır köye herkesi.

                Bütün köylü karşılamaya çıkmıştır onları. Kazayı fark edip derhal harekete geçmişler. Yeniden toparlanıp yola revan olduklarını görünce, sevinmişler. Kaptan Mahmut, Milletvekili Müslih ve Hacı Bey hariç, köye gelen konukların tümü sırılsıklamdır.

                Müslih Bey, “Bir köyde don gömlek iç çamaşırlarıyla görünen ilk kaymakam herhalde sizsiniz.” der ki, sanırım öyledir. Yalızca Kaymakam mı? YSE Müdürü, Cumhuriyet Savcısı, Mal Müdürü, Okul Müdürü, sonraları Milletvekili ve Bakan olacak müfettişler!..

                Böylesine seçkin konuklar geleceğini bilir de koç keserek güzel bir ziyafet sofrası hazırlamaz mı köylü?

                Cumhuriyet öncesinde de vermiştir köylü hep, Cumhuriyet sonrasında da… Dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de zayıf olan ezilmeye, sömürülmeye mahkûm; maalesef.

                On yıl sonra… Yıl 1986… Turan Eren, Vezirköprü Kaymakamı’dır. Bir akşam TRT-1’de şu haber geçmektedir.

                “Gevaş ilçesine bağlı İn köyü yolunun açılışı, Tarım ve Köy işleri Bakanının katılımı ile yapıldı.” Tabiî açılışa Bakan’dan başka Van Valisi, Van Milletvekilleri ve Gevaş Kaymakamı ile diğer ilgililerin katıldığı da belirtilir.

                Ne güzel değil mi? İyi ki, YSE Müdürü, Van Gölü’ne düştüğünde sağlam bir yemin etmiş! Keşke, başka büyüklerimize de böyle yemin ettirsek!

                On kilometrelik bir yolu, on yıl gibi çok kısa bir sürede tamamlamışız ki, sanırım; bu bir dünya rekorudur!

                Ancak, ne yazık ki, bu tür rekorlarımızı, dünyaya tanıtma konusunda çok yetersiz kalıyoruz!

                Bu konuyu etraflıca düşünüp tartışsak, böylesine büyük rekorlar kıran çok değerli yöneticilerimizi altın madalyalarla ödüllendirip alkışlasak, dünya ülkelerine örnek göstersek; diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Böylesine büyük hizmetler yapan büyüklerimize borcumuzu başka nasıl ödeyebiliriz?

                                                                                                              Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

                                                                                                              (0535) 612 93 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 302
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 267
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster