Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ekim '13

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
282
 

Ve hepsi de Ayakkabılarını çıkardılar...

Ve hepsi de Ayakkabılarını çıkardılar...
 

İstanbul’un yine altuni güzelliklere büründüğü bu enfes sonbahar mevsiminde, bir kez daha Kurban Bayramı’nı karşılamaya hazırlanıyoruz. Bu bayramla ilgili yaşadığımız toplumsal çelişkileri bundan önceki yazılarımda detaylı olarak ele almıştım (bkz. “Neleri Kurban Etmiyoruz ki…”). Özetle, yılın diğer zamanlarında afiyetle et yiyenlerin kurban hayvanlarına acımaları biraz ikiyüzlü kaçıyor. Neticede yediğimizin tümü aynı “masum” bakışlı hayvanların etidir, bu sadece Kurban Bayramı ve kurbanlıklara has bir durum değildir. Aradaki tek fark, bunun sözünü ettiğimiz zaman diliminde gözümüzün içine sokulmuş olmasıdır. Sofralarımıza gelen mis kokulu yiyeceğin hangi canlı türünden nasıl elde edilmiş olduğunun kaçınılmaz olarak bize hatırlatılmasıdır.

Galiba öncellikle bundan rahatsız oluyoruz.

Bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

Ancak bu hayvanların kesilme şekillerine, özellikle de acemi kasapların elinde ve her türlü hijyenden uzak ortamlarda gerçekleşenlere, tabii ki benim de her bilinçli dindar gibi büyük itirazım var. Hayvanlara eziyet çektirmenin vebalini hiçbir dini gerekçe ortadan kaldıramaz ve bunun günahını da hepimiz yükleniyoruz. Bunun önüne geçmek tüm toplumun sorumluluğundadır. Bu açıdan belediyeler ve büyük marketler de aslında son derece profesyonel hizmetler sunuyorlar, ancak insanlarımızın önemli bir kısmı hala kendine en yakın bölgede rastgele kurban kesmeyi tercih ediyor.

Sonuçta her konuda olduğu gibi farklı eğitim ve bilinç seviyelerine göre ne yazık ki çok farklı ve insanı adeta insanlığından utandıran kurban kesimi manzaraları sergileniyor. Ancak unutulmamalıdır ki, dünya genelinde de kesimhanelerde çok vahşi kesim yöntemleri uygulanıyor ve bu açıdan da Kurban Bayramı’nda sergilenen (göreceli olarak çok daha az sayıdaki) olumsuz örnekler, dünyanın her yerinde her gün işlenen sayısız benzerlerinden farklı değildir ne yazık ki. Bu konudaki videoları izleyen etoburlar bile, bir süreliğine et yemekten kesildiklerini belirtiyorlar.

Diğer taraftan kurban hayvanlarının dinen doğru kesilme prensipleri, aslında en “yumuşak” kesim şeklidir. Yani hayvanları onlara uygun temiz yeşil ortamlarda son ana kadar en iyi şekilde tutmak ve duayla teskin ederek profesyonelce kesmek. Ne yazık ki gittikçe kalabalıklaşan dünya nüfusunun gereksinmelerini karşılayabilmek için, endüstriyel üretim gittikçe daha da suni ve acımasız bir hal almaktadır. Buna paralel olarak çöpe giden et miktarı da aynı şekilde artmaktadır. Bu açıdan da Kurban Bayramı çok önemli bir istisnadır, kesilen hayvanların zerresi ziyan edilmemektedir ve et gerçekten de ihtiyaç sahibi olanlara ulaşmaktadır. Özellikle de ülkemizde bu böyledir ve varlıklı olanlar tarafından kurban etinin tümünün ya da büyük bölümünün fakirlere bağışlanması da ayrıca çok yerinde bir gelenektir.

Bayramın kendisine gelince, aslında en “doğru” kutlama şekli kendinizin başında durarak kurbanı ehil kimselere kestirip yine kendi elinizle ihtiyaç sahiplerine dağıtmanızdır. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu konuda belediyeler ve büyük marketler çok güzel hizmetler sunmaktadır. Ayrıca muhtara bile gittiğinizde, hiç de uzağınızda olmayan gerçekten muhtaç sahibi hanelere kolaylıkla ulaşabilmeniz mümkündür. Bizim gibi gelirde uçurum farkı olan toplumlarda bu ne yazık ki zor değildir. Manevi hazzı ise o denli büyük ve de hüzünlüdür.

Hayvanı “kurban” etmek kavramına karşı olanlara ise vahşi fok avını ve de anlamsız boğa güreşlerini hatırlatmak isterim. Matador Alvora Munera’nın hikâyesini örneğin. Bu ünlü Matador son büyük mücadelesinde gücünü yitirip yıkılır. Boğanın ona yaklaştığını görünce de korkulu sonun yaklaştığını hisseder. Lakin boğa ona hiç bir şey yapmaz. Karşılaşmadan sonra Matador açıklamasında şöyle der: "Boğa gözümün içine bakarak bağırdı, böyle sadece bağırdı. Sırtına oklar batırdığım hayvan bana zarar vermedi, istese beni orada öldürebilirdi, fakat sadece gözlerime bakıp bağırdı. Her hayvanda olduğu gibi onun gözlerinde de masumluk vardı. Yüreğimde adaletin hıçkırarak ağladığını işittim. Belki de bağışlanırdım, lakin itiraf edemedim. Kendimi dünyanın en vahşi mahlûku gibi hissediyordum."

Ama bildiğim kadarıyla matadorun bu sarsıcı itirafı, boğaların her sene insanların ilkel zevklerine kurban edilmelerini önleyebilmiş değil. Fokların yaşadığı vahşet ise yer kabuğunu sarsacak cinsten, Hele verdiğim resimlerde o yavru fokun bakışı yok mu, beni kahrediyor. Kafalarından vurularak öldürülmelerinin tek nedeni de, kürklerinin zarar görmemesidir. Aynı şekilde ıstakozların canlı canlı kaynar suya atılmaları da affedilir cinsten değildir.

O yüzden de hayvan kesme bayramı olmaz diyenlere, öncellikle bayramın anlamını ve prensibini doğru öğrenmelerini tavsiye eder, yerinde eleştirilerine hak verirken de, gözlerini diğer gerçek vahşetlere çevirmelerini dilerim.

Belki de en büyük sorunumuz, kendimizi birbirimize doğru anlatamamamızdır.

Bundan bir süre önce katıldığım mesleki bir konferans çok alışılmadık bir şekilde yoga seansıyla açıldı. Çıplak ayakla sahnede yer alan genç bir kadın, katılımcıların rahatlamasını sağlayacak birkaç yoga hareketi göstereceğini söyleyerek, herkesin ayakkabılarını çıkarmasını istedi. İşin ilginç yanı, benim gibi birkaç istisna hariç, herkes de ayakkabısını hiç itiraz etmeden çıkardı. Benim çıkarmayışımın nedeni, zaten çok rahat ve pozitif enerjiyle dolu olmamdandı. Bunu bozmak istemedim, onun yerine yoga eğitmenini izlemeyi tercih ettim.  

Gösterdiği hareketler, özellikle de nefes teknikleri çok ilginçti. Ama her şeyden önce, ayaklarla yere basmanın, yani yeri hissetmenin önemini vurguladı. Bu açıdan da, namazın ne kadar rahatlatıcı olduğu anlaşılıyor, çünkü her gün belirli saatlerde ve çok bilinçli olarak “yere” basılıyor, ayaklar yerle temas ediyor. Allah’a yönelirken de odaklanma sağlanıyor, yoga da bunu güneşi hayal ederek yapıyorlar. Nefes tekniklerine gelince, Arapçadaki farklı üç “h” harfi, yani göğüsten gelen normal h, gırtlaktan gelen hırıltılı kalın h ve en önemlisi “huu” denirken mideden gelen o hafif uçan h, tam olarak yogadaki nefes tekniklerine karşı geliyor. Diyeceğim, namazdaki duaları orijinaline uygun olarak düzgün okursanız, zaten otomatikman nefesinizi de düzenlemiş oluyorsunuz.

Ancak en ilginç konu, yoga eğitmeninin yorgun ve olumsuz enerjiyle dolu olunduğunda önerdiği hareketti: Oturduğunuz yerde, bacaklarınızı hafifçe açıp, kafanızı aşağı doğru eğmeniz gerekiyormuş. Böylece kan beyine hücum ederek, oksijen almasını ve kişinin pozitif enerjiyle dolmasını sağlıyormuş. Bu açıdan bakınca secdeye varmanın, insan sağlığı açısından da ne kadar değerli olduğu anlaşılıyor.

Ama tüm bunların ötesinde yoga eğitmeninden şunu öğrendim, namazı bilinçli, doğru ve tam odaklanarak kıldığınızda, inanılmaz bir enerji alışverişinin tam odağında oluyorsunuz. Müthiş manyetik bir alan oluşuyor ve ne yazık ki birçok insan bunun farkında değil, özellikle de kılanların içersinde. Namaz daha çok rutin gibi kılınıyor, oysa özellikle günümüz stresli insanı için adeta bir vaha niteliğindeki çok farklı katmanlardan oluşuyor. Bir bakıma bütün meditasyon tekniklerini içersinde barındırırken, manen de bambaşka bir boyut kazandırıyor. Tabii bu gözle bakar veya bakmak isterseniz.

Benim gibi “gıcık” istisnalar dışında herkesin ayakkabılarını itirazsız çıkardığına tanık olunca da, insanların tüm eğitim ve kültür birikimi yanında manen rahatlamaya ne kadar da hasret olduğunu görüyorsunuz. Yanımdaki genç hanım o kadar rahatlamıştı ki, ayakkabılarını tekrar giymeyip bütün gün boyunca öyle kalmak istediğini söyledi. Sanırım bunda ayakkabılarının oldukça yüksek olan topuklarının da önemli bir etkisi vardı (hanımların çoğunda olduğu gibi). Ancak gerçekten de olumlu enerjiyle dolmaya hasret kaldığı belliydi.

Bana gelince, zaten rahat ve pozitif enerjiyle dolu olduğumdan, katılmasam da bu rahatlama seansı beni de etkiledi ve uykumun gelmesine neden oldu. Gayet de enerjikken, istem dışı esnemeye başladım. Neyse ki, bu durum uzun sürmedi.

Diyeceğim, aslında yanı başımızda namaz denilen en alâ “meditasyon aracı” dururken, insanlarımızın çok farklı yerlerde manevi şifa araması ilginç geliyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, bunun bir nedeni de belki birbirimize derdimizi doğru anlatmayı beceremediğimizdendir. Ya da günümüze uygun bir söylem geliştiremediğimizdendir. İnsanları kazanmak yerine, hep küstürüp birbirine düşman ettiğimizdendir.

Belki de farklı örnekler üzerinden kendimizi anlatmaya gerek görmediğimizdendir.

Oysa en çok buna ihtiyaç duyuyoruz.

Birbirimizi gerçek anlamda anlayıp kucaklayabildiğimiz nice sevgi, barış ve paylaşım dolu bayramlar dilerim...

Zuhal Nakay

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 559
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster