Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '07

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
916
 

Venezuella

Venezuella
 

Kolombiya sınır görevlilerinin dostane yaklaşımıyla çıkış işlemlerimi yaptırdıktan sonra iki ülkeyi birbirinden ayıran Tachira Nehri üzerindeki uzun köprüyü yürüyerek geçerek Güney Amerika seyahatimin son durağı olan Venezuella’ya giriş yaptım. Yeni bir ülkeye girmenin heyecanıyla soluğu sınır görvlilerinin kapısında aldım. İşte tam o sırada bir dizi şaşırtıcı olayla karşılaştım. Beni kapıda karşılayan bir güvenlik görevlisi hangi ülkeden geldiğimi sordu. “Türkiye’den” deyince hemen içeri alıp bir sandalyeye oturttu. Bı sırada ofisteki diğer görevlilere benim taa Türkiye’den geldiğimi söyleyince tüm görevliler duvarda asılı bulunan Del Mundo (Dünya) haritasında ülkemizin yerini aradılar. Çok uzak yoldan geldiğim konusunda uzlaşıp hemen taze sıkılmış soğuk bir meyve suyu ikram ettiler. Bununlada kalmayıp ara sıra yerlerinden kalkarak bana sarılmayıda ihmal etmediler. Bu insanlarda sanki saatlerdir, geleceğimi öğrenmişlerde sınırda beni bekliyorlarmış gibi bir hava sezinledim. Görevlilerden biri hemen pasaportumu alıp Bogota’da bir günde aldığım Venezuella vizem sayesinde giriş işlemlerimi halletmeye başlarken, bir diğeri benim yerime bazı formları doldurmaya başladı. Bense bu insanların Türkler’e olan sıcak ilgisini sebebini anlayamadım. (Venezuella artık Türkiye’ye vize uygulamıyor) Giriş için gerekli prosedürler tamamlanınca içlerinden biri bir liste çıkarıp; “Mr. Mustafa, otel rezervasyonunuzu yapacağız ama bu listede isminizi göremiyoruz” dedi. Bende “Ne listesi, ne otel rezervasyonu?” deyince mesele anlaşılmaya başladı. Meğer onlar beni tüm dünyadan Chavez’in gençlik festivali için davet edilen ülke temsilcilerinden bir olduğumu sandıkları için yakın ilgi göstermişler. Tabi ki Chavez’i bütün kalbimle desteklediğimi, ancak böyle bir durumdan haberdar olmadığımı, sadece bir gezgin olarak tüm Latin ülkelerini kapsayan bir seyahate çıktığımı ve bu bu ülkeninde son durağım olduğunu söylediğimde olayı idrak ettiler. Üç gün sonra başkent Caracas’ta Chavez’in tüm dünya gençlerini davet ettiği gençlik festivaline mutlaka katılacağımı belirterek görevlilere yakın ilgileri için teşekkür edip dışarı çıktım. Bu sırada bir grup yabancı genç, festival için sınırdan yeni giriş yapmıştı.

Eski bir ulaşım aracına binip bir kaç kilometre ötedeki Kolomb’un yakın arkadaşının ismi verilen San Cristobal kentine doğru yola çıktık. Bir saatlik yol boyunca her bir km’de külüstür otobüsümüz askerlerce durdurularak onca yolcunun içinde tek yabancı ben olduğum halde küçücük çantam her defasında baştan aşağı dökülüp saçılarak arama yapıldı. Araçtan indirilerek onca yolcunun gözü önünde sürekli çantamın dökülüp saçılmasını izleyen diğer yolcular sanki suçluymuşum gibi bana bakmaya başladılar. Bu sahneler her on dakikada bir tekrarlanınca olay artık hem benim için hemde benim yüzümden bekleyen yolcular için bir işkenceye dönüştü. Son aramalarda sinirime hakim olamayıp polise tepki göstermeye başlayınca onlarda bana karşı sertleşmeye başladılar. Sinirlenip sağa sola bağırdığımı gören yolculardan biri beni sakinleştirmeye çalışırken durumu izah etti. Kolombiya’dan ülkeye uyuşturucu sokanlar olduğunu ve hükümetin bunu önlemek için bu sınırdan girenleri çok sıkı aradığını belitti. “İyi de kardeşim bu işi kimlerin yapıp kimlerin yapmayacağını bu görevliler hala öğrenemedi mi?”

DOLARIN MI VAR DERDİN VAR!

Sinir harbiyle geçen bir saatlik yolculuktan sonra hava kararırken tarihi San Cristobal kentine geldik. Terminalden birkaç adım ötedeki bir otele gidip oda sordum. “Yer var ama parasını peşin alırız” dediler. Bende görevliye 100 dolar uzattım. Adam sanki ona küfür etmişim gibi yüzüme bakarak “ bu para geçmez, git Bolivares getir” dedi. “Sabah bozdurup vereyim” dediysemde kabul görmedi. Terminalin çevresini dolaştım ama kimseye bozduramadım. Yorgunluktan bitap düşmüş bir halde olmama rağmen yeniden çantamı sırtlayıp başka otel aramaya koyuldum. Hangisine gittiysem benzeri bir tepkiyle karşılaştım. Adamlara bozuk param olmadığı için 100 dolar verip üstünü sabah alırım dediğim halde bana oda vermediler. İnanabiliyormusunuz, tüm dünyada insanlar dolar için birbirini yerken, burada gavur parasıyla beş para etmiyor. Birinin şehir merkezinde belki bozduracak bir yer bulabileceğimi söylemesi üzerine merkeze gitmeye karar verdim. Ama nasıl gideceğim, dolmuş param yok ki. Dolar uzatınca hepsi küfretmişim gib algılayıp araçtan atmaya kalkıyor beni. Neyse ki, hayırsever biri benim dolmuş parasını verdide şehir merkezine gidebildim. Bana yardımcı olan adam yalnız gezdiğimi öğrenince “Sen kafayı mı yedin, gece vakti bu şehirde yalnız dolaşılır mı?” deyince içimi bir korku aldı. Gerçekten de merkeze geldiğimde şehrin en işlek caddesinde bile bir tek allahın kulu yoktu. Hızlı adımlarla yürüyüp bir kaç otele baktığımda hepsinde yer vardı ama hiç biri içeri almadı. Demir parmaklıklar arkasındaki resepsiyon görevlileri kurşun geçirmez bir paravanın içine Bolivarları peşin koyup butonu çevirmeden hiç kimseyi odaya sokmuyorlar. Bu görüntüler üzerine bir an için ‘acaba Hala Kolombiya’dayım da yanlışlıkla Medellin kentine mi gittim’ diye düşünmeden edemedim. Bir gece vakti ülkemizden binlerce km uzakta ve yalnız başıma, son derece tehlikeli olduğunu anladığım bir şehirde ve bomboş sokaklarda beş parasız kala kaldım. Kendimi hiç bir seyahatte bu kadar çaresiz hissetmemiştim doğrusu. Çaresiz ve korku içinde dolaşırken imdadıma üç yıldızlı Bella Vista Oteli yetişti. Rehberlik yaptığım ya da tura katıldığım durumlar hariç, tüm seyahatlerimin en yüksek otel parasını kredi kartımla ödeyerek (28 dolar) güvenli bir odaya kapağı attım. Kabus gibi geçen bir günün ardından küveti doldurduğum sıcak bir duşla kendime gelip derin bir uyku çektim. Sabah ola hayrola...

San Cristobal’de dün gecenin aksine sokaklar insan kaynıyor ve hayat normal ritmiyle akıp gidiyordu. Sabah kahvaltımı öğleye doğru yaptıktan sonra yerel bir pazardan ceviz büyüklüğünde yarım kilo böğürtlen alıp yiyerek terminale döndüm ve bana büyük bir kabus yaşatan bu şehri fazla gezmeden ülkenin iç kısımlarına doğru yol aldım. Şehri geride bırakalı daha bir kaç km olmuştu ki askerler otobüsü durdurup beni aşağı indirdikten sonra bir kez daha çantamı ortalığa döktüler. Ancak neden bilmiyorum bu kez sanki sinirlerim alınmışcasına tüm yolcular beni beklerken bende tebessümle iki elimi yana açıp onları seyrettim. Neyse ki, sonraki saatlerde aramaların arkası kesildide dev kaktüslerle dolu manzaraların eşliğinde Endonezya’dayken yemeye alıştığım tropikal meyve olan rambutanlardan bol bol yiyerek Merida kentine geldim.

Merida, az bütçeli gezginler için Venezuella’da en çok rağbet gören şehirlerden biri. Nitekim şehre girdiğim anda koca çantaları sırtlarında olduğu halde fink atan bir sürü Avrupalı gence rastladım. Buraya gelenlerin çoğu doğa aktiviteleri, yürüyüş, tırmanış ve dünyanın en büyük ve en uzun teleferiğine binip muhteşem tropikal doğayı seyretme amacını taşıyorlar. 1958 yılında Fransızlar’ın yaptığı teleferik 12.6 km uzunluğunda. Bu uzun teleferik 4765 metre yüksekliğindeki Pico Espejo Dağı’nın 1577 metresinden başlıyor ve üç ayrı yükseltide duruyor. Birincisi 2436 metrede, ikinci durağı 3452 metrede, üçüncüsü ise 4045 metrede bulunuyor. Sabahın erken saatlerinde başladığımız teleferik çıkışını tamamlayıp muhteşem vadi manzarasını görüntüledikten sonra yüksek irtifa sorunu yaşamamak için öğleye doğru tekrar aşağıya indik. Teleferiğin çıktığı son noktada birde gözlemevi istasyonu bulunuyor. Aklimatize olan dağcılar kalan yüksekliği bir günde çıkıp zirve yapabiliyorlar. Bense başkentteki festivali kaçırmamak için zirve isteğimi törpülemek durumunda kalıyorum.

Son bir kez Andlar’ın serin rüzgarını yedikten sonra şehre dönerken aracımıc bir benzin istasyonunda durunca şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Daha Önce İran’da Tebriz’den Tahran’a 8 dolara uçmuştum. Hatta bir minibüs tutup bir çay parasına aracın deposunu mazotla doldurtmuştum. Burada da durum İran’dan farklı değil. Bir dolara 40 litre mazot alınabiliyor. Ulaşım bizim ülkemize göre ucuzdu ama yinede bu petrol fiyatlarına göre İran’daki gibi çok daha ucuz olması gerekiyordu.

Devam edecek

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ece Temelkuran'ın "biz burada devrim yapıyoruz sinyoritta" kitabını okuduğumdan beri gitmek isterim venezuella'ya. bakın siz gitmişsiniz, imrendirdiniz beni yazdıklarınızla... sevgilerimle...

Zevzek 
 28.08.2007 19:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 24
Kayıt tarihi
: 12.07.06
 
 

1970 Adana doğumluyum. Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliğini bitirdim. Türkiye'nin yedi coğra..