Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '15

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
193
 

Yaşama bedeli!

Çocuklarla beraber erken yatınca ister istemez çok erken uyandım. Bir saat geçmesine rağmen daha sabah olmadı. Belki de Yetkin’in horultusuna uyanmış olabilirim ya da eski eşimle çocuklarla beraber yeni bir eve çıkma hikayesini gördüğüm bir kabus da beni uyandırmış olabilir. Ama aslını sorarsanız çocuklar bende kaldıklarında tedirgin olup arada sırada kalkıp üstlerini örtüyorum. Daha hala 6 ve 4 yaşındalar ve hala bakım gerektiriyorlar. Uykusu olduğunda halen Yetkin’i bile giydirdiğim oluyor. Bebekliklerinde altını değiştirdiğim gibi halen popolarını siliyorum. Yemek yemeyi unuttuklarında ağızlarına kaşık sokuyorum. Minicikler!

Her zaman olduğu gibi sabahın bu saatlerine bayılıyorum. Benim bile kafamda henüz gürültü başlamamış  yenilenmiş gün kadar “doğanın sessizliği karşısında” huzur buluyorum. Gençliğimde bu saatlerde kalktığımda araba yarışı yapıyordum. Beşiktaş’tan Sarıyer’e hatta bazen Rumelikavağı’na uzanan parkurda arabaları geçip birinci olmanın kudretine ya da yalnızlığına bürünüyordum. Ve çoğu zaman, tek bir kadın için çetiğim acının büyüklüğü karşısında yaptığım kifayetsizce davranışlar olarak görüyordum bu yaptıklarımı! Bir kadını niye bu kadar uzun süre sever insan? İnanılmaz bir şekilde, ayrılmış olmama (benim üzerime 3-5 ayda evlenmiş olmasına) rağmen, bir insanı bu kadar uzun sevebilmek, diyeceksiniz vakitsiz ayrıldığınız için, yarım kalmış bir aşk hikayesi olduğu için! Ama kesinlikle öyle değil; hayatımda en çok mutlu olduğum o bir yıl içindir! Evet, samimi olmak gerekirse, onun öncesinde tam olarak mutlu olduğum tek bir yıl yok!

İnsan karmaşa içerisinde, gençliğinde sadece kendisi için sunulmuş olan hayatı yaşama mecburiyetindedir. Oysa çocuk bile olsa insan yaşadığı hayatı değerlendirebilecek kadar akıllıdır. Ne yazık ki çocukluğum ve gençliğim benim adıma iyi geçmemiştir. İnanmadığım bir hayatla başbaşa hobilerimden güç alarak bu yılları aşmayı başarmışımdır. Ve her fırsatında evden uzaklaşıp yalnız yaşamayı yeğlemişimdir. Bunun sebeplerinin önemi yoktur, önemli olan bu senelerin yaşanıp yarattığı hezeyanlardır. Çünkü bunlardan kurtulmak için önce bilinç, sonra cesaret ve sonra da çaba gerekecektir. Bu anlamda ben doğruyu bulmak üzere çok kitap okuyup çok farklı hayatları inceleyip kendime model yaratmak zorunda kalmışımdır. Nitekim aradığım rol modelini kimsede bulamamışımdır. Örneğin Mustafa Kemal muhteşem bir liderken özel hayatı açısından bakıldığında Türkiyenin ilk boşanan erkeğidir. Bu konuyu açıklamak için çok fazla örnek vermenin gerekliliğine inanmıyorum. Özetle insan gençliğinde kendisini gerçeklemek üzere bir rol model arar ve bu bağlamda ben bu konuda da başarılı olduğumu söyleyemem. Tabi bunda benim idealist yaklaşımımın belirgin davranış bozukluğu var. İdealistliğimi anne ve babamdan satın alırken bunu bu kadar yoğun içselleştirmek aslında çocukluk hezeyanlarımdan kaçmak üzere yarattığım bir oyun olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayım bugün. Çocukluğumu yaşayamamanın sebebini idealistliğimle açıklamak çok kolaycı bir yaklaşım olmasın rağmen yıllarca kendimi böyle kandırdım. Yoksa herkes çocuk olmak zorundadır, ister, bu çocuklara zeki olanlar da dahil! Oysa minicik beynime ve ellerime rağmen resmen bir büyükmüşçesine hayatımın sorumluluğunu üslenmek hiçbir şekilde açıklanabilecek bir durum değil! Ama hayat başa düşerse başka yapılacak bir şey kalmamış demektir. Diyeceksiniz anneniz ve babanız da benzer kararlar almak zorunda bırakılmamışlardı, cevap kesinlikle evet! Türk toplumu bir devrimi gerçekleştirirken her devrim gibi garip yan etkilerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Kendi burjuvasını yetiştirirken duygunun da gerekli olduğu varsayımıyla hareket edememiş insanları idealist fikirlerle avutma durumunda kalmıştır. Dünyada bu esnada cereyan eden tüm özgürlük duygularına karşın toplumun din anlayışından kaynaklanan kalıpsal inanç sistemleri, gelenek ve görenekleri belirlerken, modern toplum anlayışını sadece görünüşte yarattığı, topluma içselleştiremediği gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Beyni modern olmayan görünüşte modern görünen bir toplum yaratmak bir o kadar daha özürlü diğer bir nesile bu çelişkiyi aktarım anlamına geliyor. Kişisel olarak yaşadıklarımı sadece ailemle sınırlandırmak doğruyu bulmak konusunda beni yalnışa götürecektir.

Bir evvelki bloğumda belirttiğim gibi artık entelektüelimi saklamak gibi br niyetim yok. Bu adamı yetiştirmek üzere verdiğim çabanın sonuçlarını aldığım bir dönemde topluma karşı ahlaki sorumluluklarımın hatırlatılması açıkçası hiçbir şey ifade etmiyor. Ersin beye sıkça söylediğim gibi bugünkü ahlaki karmaşada oturup seyretmenin bu toplum için herhangi bir faydası yoktur. Toplum dönüşmek için aldığı manevrayı yarım bırakıp tekrar geriye dönmek üzere çabalarını sıklaştırmışsa Atatürk ile açıklanmayacak ölçüde gerçekleşmiş bir yaşam inkılabının burada yarıda kesilmesi toplumda kesinlikle erezyon ve korezyona dönüşeceği aşikardır. Bu durumda Türkiye’deki gerçek entelektüel zihniyetinin devreye girmesinden başka herhangi bir şans kalmamıştır. Evet, yıllardır söylediğim gibi, ben bu toplumu dönüştürmekten yanayım. Bununla ilgili her türlü bilgiye ve ipucuna sahibim. Newyorker’ın tabiriyle bunu yapmakla mükellef bir zatım; MÜDÜRÜM!

Tanzimattan başlamak üzere iki Meşrutiyet, bir Cumhuriyet ilanıyla devam eden ve şimdi Meşrutiyet’in yenisini yapmak üzere işbaşında olan iktidar anlayışıyla paralleleşen ve şekillenen postmodern Türkiyemde, gerçekçi davranış modellerinin konulmadığını, Türk Mühendisliği yapılmadığını hatırlatarak, aslında kendisiyle çelişen ve yabancılaşan bir toplum modeli ile emperyalist zihniyetler için hareket eden bir Türkiye’nin yaratılmasına göz yummak, resmen topluma ihanet anlamına gelir! Biz, evet, bu anlamda, örnek bir model oluşturup bizim gibilerin sayısını artırarak “toplumsal ahlak reformu”na çanak tutmaya çalışıyoruz. Çünkü erezyonun başlangıç noktası din değil AHLAKtır!

Sonuç itibariyle bugüne kadar benden aldıklarınızdan çok farklı olarak yepyeni bir dönemin başladığını sizlere müjdelemek istiyorum. Bugüne kadar edebiyat ile sınırlandırdığım yazım hayatıma bundan sonra sınır koymadan ve bir hayli çeşitlendirerek karşınıza çıkacağımı ve böylelikle Eric Van Buyten’dan bir hayli uzak bloglar yazacağımı belirtmek isterim. Umarım bu yeni anlayışımda dahi beni yine anlayışla karşılarsınız.

Yaşama bedeliniz ağırsa yaşarken bunun karşılığını vermek durumundasınız. Benim yaptığım tek şey bu!

Saygılarımla,

ANIL

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Her yaşamın bir bedeli vardır. Farkedilmese de insan bunu bir şekilde yaşar. Bazen dayanılmaz hal alınca ödenen bedel paylaşılmak da istenir.Bu belki de yükü azaltma girişimidir en azından ruhsal boyutta. Yazmak da bunun bir çeşidi. Duygu ve düşüncelerimizi yazarak paylaşmak. Hepimizin yaptığı bu ama paylaşımlarda da ne kadar özgür olduğumuz tartışılır. Öncelikle editörlerden altın makas gelebilir, sonra okuyan bir şekilde tepki koyabilir. Böyle bir ortamda olabildiğince özgür(!) paylaşımlar yapılabilir. Yeni döneminizde güzel ve farklı içerikte yazılarınızı zevkle okuyacağız demek ki...Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 09.12.2015 22:00
Cevap :
Çok önemli kavramlara değinmişsiniz ve her biri ayrı birer blog konusu olabilir. Özgürlük: dünyada kim sahip olmuş ki-belki biraz deliler! Bedel: Hayatımızı tanımlayan bir kelime, anlamından daha büyük anıları canlandırıyor gözümde! Editörler mi? Onlar kim? Ve yazmak, hepimizin sebebi farklı ama farklı hayat mümkün olsaydı, muhtemelen şu an yazmıyor olurduk değil mi? Güzel bir yorumdu...  11.12.2015 8:29
 

Sayın Yazar,"mutluluk,insanın elinden gidince"değeri daha iyi anlaşılıyor da hep mutluluğun peşinden koşuyoruz da ne kadar mutluyuz! Düşünce ve görüşlerinizi içtenlikle aktarmışsınız.Evet,belirtiğiniz gibi postmodern bir toplum olmaya özendik;ama sadece biçimde modernleştik,özümüz değişmedi.Selamlar.

Hüseyin Başdoğan 
 08.12.2015 11:20
Cevap :
Yazımı bütünleyen yorumunuz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere... Selamlar  11.12.2015 8:25
 

Dönüştür bakalım toplumu Anıl, demek ki ikinci bir Kerim Korkut’umuz oluyor! Başka ne diyeyim, yıllardır BBG evi gibi izliyoruz yaşamını. Kimi zaman geliyor oldukça marjinalleşiyor kimi zaman da hüzünlendiriyorsun bizleri! Mesela -eğer ki doğru anladıysam- şu 3.5 ay hikayesine çok içerledim:( Vurur tabii ki insanı duvardan duvara da çoğu kişi bunu içinde yaşar, sen bizi de içine çekiyorsun! Yazılarındaki çeşitliliği garipsemiyorum! Ben de onca farklı konuda yazıyorum. Seni artık “ben”lerinle kabul ettim çünkü haksız yalnızlığın beslediği “fark edilebilme” telaşını megalomaniden ayırabiliyorum! Bugüne dek kimsenin kafasında net bir Eric oluş(a)madığı için sen bundan sonra “konuları senin önüne geçen” bloglar yaz kardeşim. Ben seni okumaya devam edeceğim. Selam ve sevgiyle.

Ata Kemal Şahin 
 02.12.2015 7:17
Cevap :
Bir gün bir insana, önemli bir insana, tüm hikayemi anlattığımda ben senin yerinde olsam ölürdüm dedi. Ben 1997 yılına kadar içimde yaşayıp bir kez öldüm. Sonra dedim ki kendi kendime, başka Anıl'lar ölmesin, toplum ve aile kurbanı olmasınlar. Evet, eskiden misyonum üzülerek söylüyorum buydu. Çok yıllar kabuğumda yaşadıktan sonra burada yeniden hayat bulmaya çalıştım. Evet çok hatalarım oldu ama yazdıkça daha fazla nefes aldım. Ve bir gün geldi ki o gün 27 Kasım, dedim ki yeni bir hayata başlama zamanı. Bu yüzden her seferinde teşekkür ediyorum, bana katlandınız. Her şeye rağmen anlayışla karşıladınız, uzaklaştırmadınız, nazikçe uyardınız, hepiniz büyüttünüz beni sabırla. Ama Filiz hanımın dediği gibi halen kafam karışık. Yeni hayatı yaşamadığım bir biçimde yaşamak için yeniden öğrenmem lazım. Desteğiniz için teşekkür ederim. Sevgiler, Saygılar  02.12.2015 7:28
 

Nasıl da çiğnerler sakız gibi geviş getiren hayvanlar iştahıyla gerçeğin kırıntılarını.Nasıl da gizlice sırıtıp izlerler sağılan ruhların tökezleyen kambur gölgelerini. Ezenle ezilenin bir kavgasıdır işte bu.Güçlüyle güçsüzün çekişmesidir.Ölüm fıçılarının patlatıldığı bir dünyada yaşıyoruz artık değerli Anıl.Duygu ve düşüncelerimizde dağınıklık varsa toplarız.Kusurumuz varsa kendi içimizde gideririz.Eksiğimiz varsa tamamlarız.Değişerek değil de gelişerek ruhumuzu evrensel şölenlere hazırlayabiliriz.Kendi dünyamızı onarmadan başkalarının dünyasında yitip gideriz yoksa.Acımasız dişliler öğütmeye programlanmışken hayatlarımızı güçlü olmak zorundayız.Akıl ve sevgi gücümüzle insanlığından ayrılmış ahmakların tozlu ve kusurlu heveslerini kursaklarında bırakmalıyız.Siz sizsiniz.Kendinizsiniz.Ve iyisiniz.Dağın ve gerçeğin ardındaki gerçeği de görebilecek yetidesiniz...Asıl ahlağı erozyana uğratan nedenler üzerinde düşünmek gerekir.Sevgiyle kalın.Selamlar.

Abbas Oğuz 
 01.12.2015 19:01
Cevap :
Ne güzel ifade etmişsiniz dönemin zorluğunu özgürlüklerin bol özgürlüğün olmadığı bir dönemdeyiz. Savaş çıktı haberimiz yok ama bizleri yıldırmayı başaramayacaklar... Harika yorumdu... Selamlar  11.12.2015 8:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 613
Toplam yorum
: 1641
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 280
Kayıt tarihi
: 10.04.11
 
 

Eric küllerinden doğduktan sonra dünyada büyük değişiklikler olsa da Türkiye'de çok fazla şey değ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster