Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Kasım '11

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
242
 

Yolculuğumuz kökenlerimizi körü körüne yüceltme süreci midir?

Yolculuğumuz kökenlerimizi körü körüne yüceltme süreci midir?
 

AHLAT Mezar Taşları ve Bir Kümbet



Her konudaki tarih bilgimiz olması gerekenden çok az.

Dilimizin, edebiyatımızın, geleneklerimizin, anıtlarımızın ve toprağımızın tarihini bilmiyoruz.

Ne her bir bilim dalının ne de tarihin kapsadığı diğer alanların gerçek tarihini öğretmediler bize.

Lise ile birlikte tarihimizi yabancıların yazmış olduğu söylendi.

Ne tarihimizle gurur duyduk ne de atalarımızın anıt eserleri ile.


Yıllar boyunca tarihimizin içinde değişik kurgular olduğunu duymaya başladık.

Benzer durumu Ürdün, Bulgaristan, Azerbaycan, Makedonya ile Suriye’de gördüm.

Kimi valiler, kaymakamlar, öğretmenler ile çoğu kültür müdürlerinin en yakınlarındaki müzeleri bile gezmediğini kaçımız biliriz?

Osmanlı gibi Cumhuriyet de içinde yalanların olduğu birer masaldır diyebilir miyiz?


Ezbere dayalı tarih, coğrafya, sanat tarihi, dil ve edebiyat ile nice açmazlara düştük.

En küçük bir tarihi bilgi ya da bir kitapçık karşısında apaşıp kaldık.

Geç de olsa ezberci tarih bilgileri ile olaylar karşısında sentez yapamadığımızı anladık.

Bu tür gerçekleri olayların irdelenmesinde ve kimi yöneticilerin halka saygısızlıklarında da gördüm.

Bana göre Oğuzlar yanında Hazarlar, Persler, İonyalılar, Lilikyalılar, Urartular, Amazonlar, Miletliler, Ermeniler, Kilikyalılar, Kommageneliler, Selevkoslar, Romalılar, Araplar, Moğollar ile İlhanlılar bilinmeden yeterli tarih bilgimiz vardır, diyemeyiz.

Anadolu Beylikleri kadar Orta Doğu Atabeklikleri de çok önemli değil midir bizler için?

Romancı Franz Kafka çevirmen sevgilisi Milena Jesenka’ya 1921’deki bir mektubunda: Gereksiz olduğunu bile bile de olsa hiç tarih okumadın mı Milena, diye sorar. Onun da kendisi gibi tarih bilgisi ile dolu olmasını bekliyordur çünkü.

Akrabalıklar toplumların sorunlarını çözmek için ne kadar geçerli olabilir?

Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar, Kıpçaklar, Alanlar yanında Kürtler de bilinmeden bugünün gelişmeleri bile anlaşılamaz. Özellikle Hazar Denizi ile Elazığ yakınlarındaki Hazar Gölü ile ülkemizdeki milyonlarca Hazar soyadlı yurttaşlarımız, kökenlerine de vurgu yapan bu soyadlarını nereden almışlardır, bilen var mı?

Macarlar Orta Avrupa'da neden bu kadar değişik özellikler taşıyabiliyor?

Macarlar ile Türkler, Hunlar, Kabarlar, Hazarlar, Kıpçaklar, Alanlar, Bulgarlar, Kumanlar, Tatarlar, Karaimler, Gagauzlar, Ermeniler, Aşkenaziler, Seferadlar, Lehler ile Kürtler ne derecede akraba topluluklardır? Benzer soruların başına Hazarlar, Hunlar, Bulgarlar ile Kürtler getirilerek de sorulabilir.

Orta Doğu’daki paylaşım ve egemenlik kağışması sürecinde ortayab çıkan kimi yakklaşmlar le bilimsel olduğu öne sürülen son araştırmaara göre Türkler, Araplar, Hazarlar, Aşkenaziler ile Kürtler ne kadar Yahudi kanı taşımaktadır, hiç duydunuz mu?

Peki bu tür iç içe girmişlik ya da akrabalık durumları kimi toplumların sorunlarını çözmek için ne kadar geçerli olabilir? Oysa tarihte pek çok örneği olduğu gibi akrabalıklardan çok maddi çıkarlar daha ağır basmaktadır. Bu durumda kimi eski akrabalıkların yeniden güçlendirilmesinin arkasında bazı maddi çıkarlar olmayabilir mi?

Yeniden tarih çalışmak bize az da olsa kimi gerçeklerin tekerrür etmekte olduğunu göstermez mi?

Bugünler bende yeniden Hunlar, Hazarlar, Kabarlar, Macarlar, Romalılar, Ermeniler, Yahudiler ve Kürtler konusunda bir araştırma isteği doğdu. Bu okumalarım içerisinde hiç kuşkusuz tarihin sosyoyojik yorumlanması yanında kültürel sosyoloji de ağırlı olarak yer alacaktır. Bu kapsamda 'dil bilim' ile 'anlam bilim' bakımından da kimi açıklamalara gerek vardır.

Kimi kaygılar içinde olduğumdan dolayı Macar Dili ve Macar Tarihi konusunda araştırmaları bulunan bir arkadaşımdan öğrendiğime göre bu ulusların her birinin (Magyar, Kabar, Hazar, Bulgar, Avar, Tatar, Azer) kök adları ekinde bulunan (-ar) ya da genel olarak Türkçe ağızlardaki (- er) takısı: Çoğul eki olduğu kadar savaşçı,(- er) gücü yerinde kişi (adam, adem) ya da Arapça(asker) anlamlarına denk geliyormuş... Bu konuyu ayrıntılı olarak yazmak istiyorum.

Bence olayın özü şu: Bize öncelikle Türkçe'nin ya da konuştuğumuz dilin kökeni kadar yapısı da öğretilmedi. İlk Türkçe yazılardan ya da yazılı belgelerden haberimiz yok. Orhun ve Yenisey Anıtlarından başka var olduğu söylenen belgeler neden gerektiği gibi anlatılmadı bize? Bu yüzden en az sekiz bin (8.000) yıllık Türkçe dil öbekleri (lehçeler) konusunda oldukça bilgisiz bir durumda olduğumuz açık.

Belirgin cümle yapısı ile bazı ses kuralları ve kimi edebi kurallar çerçevesinde Türkçe’yi öğrendiğimizi sandık. Diğer diller yanında ülkemizde konuşulan ağızlar konusunda ne bizim ne de öğretmenlerin yeterli bilgisi vardı. Benzer durumlar bu taprakları yurt tutmuş yüze yakın kültürlerin varlıkları için de geçerli.

Bir bütün içerisindeki ayrışma toplumun çözülmesi için yeterli midir?

Hiç bir oluşum ‘gökten zembille’ inmediğine göre: Biz tarihte izi bulunan büyük bir bütünün arta kalan parçaları ya da mirasçıları değil miyiz? Söz konusu ‘bütün’ için çok şey söylenebilse de ilgimizi çeken kimi ayrıntıların tutarlı bir biçimde açıklanması gerekmektedir. Bize öğretilen tek yanlı bütün ezber bilgiler, artık biliyoruz ki bugünün insanının kılı kırk yaran ilgilerini kaşılamaktan uzaktır. Özellikle bir kaç bilgi kırıntısı peşine düşen gençlerin sorgulamalarını çok yönlü bir biçimde cevaplayabilmek başlı başına bir sorun. Bu bağlamda gelişen toplumsal bilimler yanında gerekli çalışmalar özellikle de karşılaştırmalı çalışmalara yapılmadığından bilgi açlığımız günden güne çoğalıyor.

TRT GAP TV ile TBMM TV yöneticisi TRT’den emekli eski bir yapımcı yönetmen olarak kitle iletişim araçlarının çok yönlü etkilerinin varlığı karşısında gerektiği gibi yayınlar yapılmadığı düşüncesinde olduğumu açıklamak zorundayım. İçinede bulunduğumuz sorunlu yıllarda bile gerekli kitle iletişim denetimleri de gerektiği gibi yapılamamıştır. Oysa 'etle tırnak gibi' kaynaşmış bir bütünüz diye nitelediğimiz bu ülkenin huzurunu, birliğini, binlerce yıllık kardeşliğini bozmak için birileri en az otuz (30) yıldan beri ‘samanın altından su’ yürütecek; siz de buna 'düşünce özgürlüğü', 'basın yayın özgürlüğü' diyerek göz yumacaksınız, öyle mi?

Üzülerek söyleyebilirim ki her türlü zorluğun kapısını açabilecek olan bilgi belirli bir kesimin ya da devlet üniversitelerinin tekelinde tutularak siyasileşmiştir. Bu tür gerçekleri 1970’lerdeki öğrenciliğim ile 2002 başına kadar dayanan çalışma hayatımda gördüm değişik biçimleri ile. Öyle ki yaşadığım süre boyunca bu tekellerin neler ya da kimlerden müteşekkil olduğunu görerek belirli bir yılgınlığa düştüğümü de burada açıklamak zorundayım. İşte bu yüzden araştırmaları ile ülkemiz kadar başka ülkelerdeki gelişmeleri de bilen ya da bilmek zorunda olan uzman kişiler bu tür bir tekelleşme içerisinde ise kim ne yapacaktır?

Kan üzerinden bile ayrılıkçılık propagandası yapılan bu süreçte kanunlar yeterli değil midir?

Bu durumda kimin nerede gizli ya da açık 'danışmanlık' yaptığını, kimin makam uğruna siyasete yamandığını, kimin de 'bana değmeyen yılan bin yaşasın' dercesine köçesine kurularak ülkenin içine sürüklenmekte olduğu bölünme-parçalanma-kan davası gütme sürecinde bunalımlara girmekte oluşuna göz yummaya çalıştığını kimse kimseden saklayamaz. Çok bilgili uzmanların var olduğu bu ülkede neden yayınlarda sadece kendinden menkul ya da her ortaya çıkışlarında o bildik ezberlerini söyleyen kişiler yerine bu uzmanlar konuşmazlar?

Bize özgü sorunlar kadar dış tahrikler ile de gelişen ayrılıkçı ve bölücü söylemler karşısında kamuoyunun diğer ülkeler kapsamında da bilgilendirilmesi için bu uzmanlara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyim. Bu yüzden basın yayın kuruluşları üzerinde 'silahlı direnişi özendirici', 'terör örgütünü destekleyici' ve 'terör eylemlerine yardım ve yataklık yapanlar' için yeterli kanun mu yoktur bu ülkede? Bu konu ile ilgili AİHM Kararları da mı yeterli olamamaktadır yoksa?

Kaldı ki bu konuda her şeyi savcılardan beklemenin de ne kadar yeterli olduğunu görüyoruz. 'Gündüz külahlı gece silahlı' olarak her türlü yıkıcı girişimlerde bulunanlardan başka bir türlü kaldırılamayan 'dokunulmazlık' sıfatına bürünenlerin sözleri ve eylemelri için neler yapılmış olduğu konusunda bile kuşkular doğmaya başlamıştır. Bir yıldan bu yana dillendirilen kimi ayılıkçı çıkışlar ile gizli kent yapılanmalarının üstüne gidebilmek için yürülükteki yasalar, İnsan Hakları çerçevesinde yapılan değişiklikler gereğince bilmem ne kadar yeterlidir.

Böylece toplumumuzda var olan kimi düşüncelerin ya da basma kalıp yargıların; yeni bilgilerin etkisi ile değişerek gelişmesi yolu engellenmiş oluyordu. Bu yüzden olsa gerek hiç bir telif ya da özgün düşünce sahibi olmayan nice kendinden menkul kişinin basma kalıp yargılar yanında kimi düşünce dayatmaları yolu ile kendisine ün sağladığını söyleyebiliriz. Bu süreçte siyasetin yönlendirilmesi de bu biçimde gelişmiştir bence. Oysa siyaset bütüncül ve eşitlikçi olması gerekir iken kendi çıkarı için hukuk araçlarını da kullanarak toplumu ayrıştırarak yoluna devam etmek isteyen bir bilmece değil midir?

Siyaset her yerde kolay yolu seçmek demek midir?

Her türlü sorunun çözümü için tek dayanak olarak ortaya çıkan siyaset de bir bütün olarak bilimsel düşünceden yana olamamıştır. Onun doğası gereği gelip geçici bir iktidar hevesi olması bakımından birikmiş bilgilerden değil de kendince kısa sürede ulaşılabilecek bazı projelerden ya da yatırımlardan yana olması gibi saplantılar içine düştüğünü gördük. Özellikle doğru bilgilere ulaşabilmek uğruna karşılıklı etkileşimler yolu ile gerçekleştiğini sandığımız bu etkileşim sürecinde ne yazık ki bilgi dayanakları geniş tutulmadığı için belirgin propagandalar ile toplum umulmadık bir biçimde ayrıştırılma sürecine sürüklenmiş bulunuyor.

Bu kapsamda yapılması gereken bilgi ve düşünce birikimlerinin yeni yeni araştırmalar ile desteklenmesi bir yana bırakılarak ‘siyasi ikbal’ için ön görülen kimi dayatmalar için yola çıkıldığını gördük. Bu saplantılarda ne fizik ne kimya ne kültür ne de dil bilim bakılarından geleceğimizi kurtaracak olan hiç bir ilerlemeye ulaşılamamıştır. Bir anda aramızdan alınan canlar bakımından yapılabilecek bir sıralama ile son yıllarda ortaya çıkan saldırgan terör olayları, trafik kazaları ve depremler ‘insanlar ile kişilikler’, ‘kentler ile konutlar’ ve ‘yollar ile araçlar’ yönünden ne kadar yaya kalındığını bize göstermiyor mu?

Bu sorunlarımızın ne kadarı kendi iç yapımızdan, ne kadarı yalan yanlış yönetimlerden, ne kadarı dış etkilere açık olmaktan ya da hangi olay baştan sona bilgi noksanlıklarından kaynaklanmaktadır? Siyasetin kendi amaçları için çok yönlü bilgi yerine bazı bilgi kırıntıları ile yetinme kolaycılığı sık sık onun başını ağrıtan bir kişilik sorunu olsa gerekir. Bu öyle bir kolaycılık açmazı ki bazı olayların önlenebilmesi için sorunların zamana yayılması yanında bazı gerçeklerin üstünün örtülmesi için sık sık yalanlara baş vurulması ya da kimi konularda kendi kendisine yetememe durumlarına düşülmesi türünden açmazlara düşüldüğünü görürüz.

Ayrılıkçı söylemler gerçekçi bir tarih ve kültür siyaseti yoksunluğumuzun göstergelerindendir

‘Tarih ve kültür’ araştırmaları konularındaki çalışmalarını, özellikle söylenceler, arkeoloji ve ideolojiler yanında tarih, dil ve kültür derinleştiren ABD’li çağdaş bir yazar:’ Bu kitabı... herkesi haberdar etmek ve ... kökenlerimizi yükseltecek olması umuduyla yayınlamaktan mutluluk duyuyorum’ diyor.

Oysa tarihi de kapsayan araştırmalar bir yönü ile sürekli olarak kimi bulgular ya da zorlama yorumlar yardımı ile bir ‘köken yükseltme’ basamağı olabilir mi? Bir araştırmacı kendi kökenini yükseltmek uğruna bu kadar tarafgir bir istekte bulunabilir mi? En güzeli iyi kötü, acı tatlı, gerçek ya da sahte bütün belgeleri ortaya koyarak tartışmak değil midir? Kimi araştırmalarda ne yazık ki gerçeğin bir bölümü var ise öteki bölümü görmezden gelinerek; yuvarlak sözler ile gerçeklerin üstü kapatılmak isteniyor.

ABD'li yazardaki bu 'tarafgir' tutumunun değişik yansımalarını gördüm araştırmasının diğer bölümlerinde. Hangi birini sayayım ki! Özellikle yer adlarından ulus adlarına, kaynakları arasında kimi Arap gezginlerine yer vermesine rağmen Endülüslü yazarlara yer vermemesi ve Türklerin tarihi konularında bırakalım Türk tarihçilerini özellikle Çin ve Arap kaynaklarından yararlanmaması, nüfus bilimin verilerini bir yana bırakarak kendi 'köken yükseltme' yolu ile yoğun bir propaganda yağmakta olduğunu anladım, kimi kaynakları bilebildiğim kadarı ile. Bu konuların irdelenmesi sanırım ülkemizdeki arkeologlar, tarihçiler, kültür bilimcileri ile dil bilimcilerinin uzmanlık alanına girmektedir. Türkiye’deki çoğu uzmanın yapması gereken çalışmaların özünde bu türden kaygıların bulunması yanında bazı açmazlarımızın da yüzümüze vurulması özlenen bir yaklaşım olmalı.

Kısaca: Başımıza gelen ayrılıkçı söylemler içinde ortak değerlerimizi saklayan bir tarih, kültür ve dil siyaseti yoksunluğumuzun göstergelerindendir.

Peki bu durumda bu yazıma başlık olarak seçmiş olduğum soruyu şöyle de sorabilirim diye düşünüyorum şimdi:

Yolculuğumuz kökenlerimizi körü körüne yüceltmesini mi yoksa ortak değerler paydasında buluşma süreci midir?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 1018
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster