- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
''Gül ve Bülbül'ün Sadakati''

Zamanla İstanbul büyüdü, genişledi, kalabalık bir metropol halini aldı. Yapılan güzel eserlerin yanında, kat be kat, daha güzel değerleri kaybettiğimizin farkına varamadık. Varanlarımızın seside ya cılız kaldı, yada o paylaşım karmaşasında bastırıldı.
Anadolu göçlerinin hızla İstanbul'a akması neticesinde, şehrin nüvesi bozuldu. Yeşilini, berraklığını aldı götürdü. Şehir el değiştirmeye başladı. Eski sahipleri, yeni misafirlere yerlerini yurtlarını bıraktı. Daha doğrusu şehri terkettiler. Daha sakin yerlere gitmeyi tercih ettiler.
Bir zamanlar, paşaların sayfiye yeri olan, bağ bahçeleriyle anılan, bu nedenle Paşanın-Bahçesi denen, bugünkü Paşabahçe'ye ana, baba ocağına otuz yıl sonra döndüğümde eski komşulardan, eski dostlardan, tek tek sayılabilecek kadar az insan kaldığını görmek insanın içini bursada, ne denli bir değişim yaşandığının bir göstergesi oluyordu.
O güzelim bahçelerin yerlerinde yeller esiyordu. Çirkin betonlaşmaya, yapılaşmaya isyan edercesine aralarında tesadüfen ayakta kalmış ağaçlar yaşam mücadelesi veriyordu. Birde yol kenarındaki asırlık çınar ağaçları ayaktaydı.
1960'lı yıllarda bizimde bahçenin dörtte üçü elden çıkarılmak zorunda kalmıştı. Kalan bir dönümlük bahçede, çardak güllerinden, yediveren güllerine kadar rengarenk çiçekler ve ağaçlar hiç eksik olmamıştı. İşte, Gül'ün olduğu yerde bülbüller olmaz mıydı?
Bugün gemiyi terketmiyen güllerin sevdasına, bülbüllerde gitmemişlerdi. Güle aşık eski dost, sabahın erken saatlerinde serenadına başlıyor, sanki biran önce güllerin açması için dil döküyordu. Bizde bülbüllerin sesleriyle erkenden kalkıyoruz, pencerenin kenarına oturup saatlerce o güzelim sesleri dinlemek mutluluğuna erişiyoruz.
''Bülbülün Figanı''
Bülbül en güzel nağmelerini, güle şakıyacak,
Aşkını tüm gülüzara anlatacak
Gülün cevabı, belki bir başka bahara kalacak,
Bülbülün çilesi hep, gülün dikeninden olacak..