Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

"İsminiz lütfen?"

"İsminiz lütfen?"
 

Görsel: İnternetten alıntı.


Son derece basit ve sıradanmış gibi duran bir soru, bu soru. Ardından ezbere, otomatik olarak verdiğimiz yanıt. Artık ismimiz ne ise, yanıtınız da o... Karşılığında ise çoğu kez duyarsız bir baş sallama, not etme hali ya da nezaket cümlelerinin klişe sığınağı altında bize yansıyan yine ezber yanıtlar. Oysa ki, isimler tıpkı büyülü birer ayna gibi pekçok şey yansıtırlar. Çoğu kez rastlantısal ya da sıradan değildirler. Hatta bir şey taşıdığı isimle özdeşleşebilir de!

Batı uygarlığının ve dünya edebiyatının büyük dehalarından, şiirsel yazın ustası Shakespeare, her ne kadar "İsmin ne önemi var", "Gül'ün kendisi adından daha önemlidir, ne ad verilirse verilsin gül yine güzel kokacaktır" demişse de... O "gül"ün kimin "gül"ü olduğu, hem "5N1K" kodundaki "K" boyutuyla, hem de sosyal ilişkilerde yadsınamayacak bir gerçek olan "sınıfsallık" olgusu bağlamında önemli olduğundan, "adlandırma" konusu oldukça önemli bir meseledir aslında."Gül", her isim altında tabii ki kokar kokmasına da, onu kimin koklayacağı, kaça koklayacağı ve bu bağlamda o kokuyu henüz koklanmadan hissedilebilir hale getirilerek "meşrulaştırma" meselesi hep daha önemli olagelmiştir. Fakat bu durum, Shakespeare zamanları bugünlerdeki gibi karmaşık hale gelmemişti henüz. Birer "kimlik taşıyıcısı" olan isimleri ve nesneleri büyük bir tüketici aurası ve imaj tüketimciliği ile tüketip yerine hemen bir üst-gerçekliği koyan (post modern) yapı henüz oluşmamıştı o zamanlar.

Doğumumuza eylemli bir kalkışma ile karar veren anne ve babalarımız, bize bahşettikleri bu mucizevi hediye (yaşam) karşılığında, sanki o eylemin ardışık ve tekelci bir devamı gibi, isimlerimizi de verirler bizlere. Önce alınlara, sonra da nüfus cüzdanlarına ardından da her yere yapışır bu isim (ad ve soyad). Eğer ilgili Asliye Hukuk Mahkemesi'ne gidip de değiştirilmezse kalır o ad kişi sonsuzluğa intikal edene dek. Hatta ondan sonra bile devam eder; kabir taşınızda, mirasınızda, eserlerinizde, iz bırakan soylu mücadeleleriniz, katkılarınız anımsandığında, ya da hiçbiri yapılamadıysa anılarda, evlatlarda ve torunlarda... Bu çerçevede ben, sahibine ek bir beğenilme şansı daha verdiği için, çift ön isimden yanayım.

Felsefeciler, dil bilimciler, insanların kendilerine ve nesnelere neden onca geniş bir yelpaze arasından şu yada bu adı uygun gördükleri üzerine birçok görüş ve kuram geliştirmişlerdir. Teorik temelde, isim kültürünün tarihsel ve toplumsal dinamikleri mevcut olup isim tipolojisi, isim verme geleneği, dindarlık ve isim ilişkisi bu bağlamda temel yaklaşım konularını oluşturmaktadır. Bu çerçevede isim kültürü; isimbilim (Onomastique, Onomastik), isim sosyolojisi ve din sosyolojisinin, konu ve yöntemlerinin keşiştiği bir alan görünümündedir. Konuyu "nesne adları" alanına kadar genişletecek olursak "Semiyoloji" (Yunanca "Semion"dan gelme, işaret, iz, im, belirti anlamında)' de bu kesişim alanına dahil edilmelidir. İsimlerin toplumsal çevreyi ve kollektif kimliği bir anlamda imaja dönüştürme işlevi bulunmaktadır. Bu husus, kültürel bütünleşme alanında olumlu bir rol oynayabileceği gibi zaman zaman çatışma rolü de üstlenebilir.

İsim verme pratiklerinie bakılarak gelenek, dünya görüşü ve yaşam şekillerindeki özgün farklılıklara değgin gözlemlerde bulunmak mümkündür. Örneğin; bir yanda uygarlık tarihinin büyük ölçüde dinler tarihi olduğu gerçeği, diğer yanda ise bu coğrafyadaki ağırlıklı dinimiz olan İslamiyetin kendinden önceki tek tanrılı dinleri ve peygamberleri de tanıması gerçeği bakınız isimlere nasıl yansımış: İsa (Jesus), Musa (Moses), İbrahim (Abraham), Süleyman (Solomon), Yusuf (Joseph), Davud (David), İsmail (Samuel), Adem (Adam), Havva (Eve) ve daha birçok benzerleri.Fakat "Eski Ahit" ve "Yeni Ahit" kardeşliği içerisindeki Musevilik ve Hristiyanlık, kendilerinden sonra gelen İslamiyeti tanımadıkları için, bir Abdullah'ın, Hayrullah'ın, Emrullah'ın ve Mumammet'in bu dinlere mensup ülkelerdeki karşılıklarını göremezsiniz.

Tarihi perspektifimizi biraz daha genişlettiğimizde, Arap ve Yahudi kültürlerinde isimlendirme konusunun son derece önemli bir iş olduğunu görüyoruz. Aristokrat ailelerde çocuğa verilen ismin dinsel ve gizemli bir önem taşıyan, adeta "şifre" mahiyetinde bir yapıda olduğu göze çarpıyor (Bu konularda Sn. Prof. Yalçın Küçük'ün çok sayıda ve değerli çalışmaları mevcut olup, oldukça spekülatif bir alan haline dönüştüğü için biz o alana girmemeyi seçtik).

Latin kültürüne baktığımızda, Güneybatı Avrupa (İspanya ve Portekiz) ve onun doğal kültürel uzantısı olan Güney Amerika'da, isimlerin, çocukların boyunlarına asılı birer soyağacı panosu gibi çok sayıda verildiğini, bu yüzden de sık sık "Didi, Pele, Zico, Edu " benzeri kısaltmalara gidildiğini gözlemliyoruz.

İsim eğer uzun olacaksa, bir anlam taşısın isterim.Bu manada benim favorim, Kızılderili isimleridir. O doğa ile içiçe, hem onu, hem de kendilerini kutsal bildikleri değerlerle birlikte yücelterek saf, temiz ve cesur bir yaşam felsefesine sahip olan bu insanlar, çocuklarının doğumunu "...söz kendine oturacak bir yer buldu sonunda..." diye tanımlarlarmış. İsim verme konusunda doğaya olan tutkunun ve gizemli bir cesaret felsefesinin adeta bir tül perde arkasından göz kırpmasını anımsatan bu yaklaşımdan acaba hangimiz etkilenmemişizdir ki? Bir "Oturan Boğa", " Kızıl Şimşek" ya da "Yağan Yağmur" adı kadar kendini ele veren, bu arada da kalbimizdeki tüm sempatiyi ele geçiren başka isimler bu yoğunlukta nerede var? (Burada itiraf etmeliyim ki, bu yazımın esin kaynağı da Kızılderililerdir)

Bize gelince...

Tarih sahnesine geç çıkan bir ulus olarak biz Türkler kadar "Coğrafyasını bu kadar uzaklara taşıyan" (H.İnalcık "Tarihçilerin Kutbu") başka bir ulus yok!..M.Ö. 220'ler ( Büyük Hun İmparatorluğu)' den başlayıp 17 devlet kurarak, 1923 Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar geçen 19 buçuk asır içinde Orta-Asya bozkırlarından fethede, fethede, dura, kalka Orta Avrupa içlerine kadar sokulan ve Anadolu'da merkezi konumlamasını bulan bir ulusuz biz. 1923 sonrası eski Osmanlı topraklarından Anadolu'ya doğru zaman zaman oluşan göç dalgalarını da bu duruma eklersek, tüm bu süreç içerisinde isimler ve tümüyle dil' de bir kartopu gibi gittikçe büyüyen, çeşitlenerek zenginleşen bir yapı kazanıyor. O güzel ve bereketli coğrafyasına yerleştiğimiz Anadolu ise; Asurlular'dan Hititlilere, Selçuklular'dan Osmanlılara kadar uzanan kırkı aşkın medeniyete ve tek tanrılı her üç dine de beşik olmuş muhteşem bir kültür yarımadasıdır. Hal ve durum böyle olunca, orjinimiz "çekik gözler" nasıl çok azalarak onlarca ırk ve tip armonisinin o hoş birlikteliğine kendini bıraktıysa, isimler de o ölçüde zenginleşerek artmıştır.

Daha yakın bir mercekle duruma bakacak olursak; Dede Korkut hikayelerinde, 1300'lü yıllarda Anadolu'nun kuzeydoğusunda ve Güney Kafkasya'da yerleşik olan Türk aşiretlerinin kendi kültürel özelliklerini birebir yansıtır bir tarzda ad koymaya çok önem verdiklerini görüyoruz. Osmanlı döneminde; Fatih devrine kadar Anadolu Selçuklu ve Orta-Asya Türk isimleri oldukça ağırlıklı bir şekilde varlığını sürdürürken, Yavuz Sultan Selim'in "Mekke ve Medine'nin Hizmetkarı Ünvanı"nı (ki bu, "Hadim-ül-Harameyn" ünvanı olup yanlış bilindiği üzere, "Hilafet"in alınması değildir-H.İnalcık) alışını takiben, Anadolu ve Trakya'daki "Sünni" kesimde "Arap-İslam", Alevi kesim ile, İmparatorluk bünyesindeki diğer 14 ulus halklarının kendi özgün kültürel bağlamlarına uygun isimler çerçevesinde bir yoğunlaşma görüyoruz.Zorlu ve destansı bir mücadele sonrası kurulan Cumhuriyetimizn Osmanlı'dan "radikal bir kopuş" mahiyetinde seyrettiği ilk çeyrek yüzyıllık sürecinde isimlerdeki "Arap-İslam" etkisinin eski yoğunluğunu kaybettiğine tanık oluyoruz. Bu arada 1934 yılı ortalarında yürürlüğe giren "Soyadı Kanunu" sosyal ve iktisadi yaşamın getirdiği birçok zorluklara hiç kuşkusuz çözüm getirmiştir. Bu yeni süreç esnasında, bazı hallerde az eğitimli Nüfus Müdürlerinin dil sürçmeleri soyadı şeklinde yazıya dönüşse de, çoğu halde, lakap ve tarım ekonomisine uygun meslek isimleri ile kültürel aidiyet sözcüklerinin "oğlu" son eki ile soyadına dönüşmesi şeklinde bir uygulama yaşandığını görmekteyiz. Fakat "soyadı" bizde batı dünyasındaki önemine, aradan geçen onca yıla rağmen ulaşamamış olup ön ismin gölgesinde kalmıştır düşüncesindeyim.

Çoğunlukla, özellikle de erkek çocuklarda önceden yaşamış aile büyüklerinin isimlerini vermek öteden beri sürüp gelen bir gelenektir. İslam-Arap kökenli ad yoğunluğu, ezanın da yeniden Arapça okunmaya başlandığı 1950'lerin başından itibaren artmış, 1970'lerin ticaret ve montaj sanayii bazında Avrupa ile yeni yeni eklemleşen ulusal burjuvazide (ve ne tesadüf ki "Yeşilçam" da aynı anda) Tanju, Ajda, Ajlan, Tijen " gibi batı dilleriyle ses benzerliği heveslisi isimlerde kıpırdanmalar görülmüştür. Sonrası, 1975-1980 döneminin zorlu yıllarında sağ kanatta "Alperenler, Asena'lar, Togutaylar, İlbey'ler yükselirken sol cenah ise; Deniz, Mahir, Ulaş gibi daha o dönemde efsane olmuş isimlerin yanısıra Devrim, Evrim, Barış, Asya, Irmak gibi adlarda karar kılmıştır. Günümüzde ise, Cumhuriyetin ilk yıllarında kırılıp 1950'lerin başlarında tekrar dirilen İslami süreç, 1980 sonrası katmanları arasına büyük kent varoşlarını yükselen "Furkan", "İmran" ve "Büşra" ları da alarak eski kıvamına yaklaşmış bulunmaktadır. Diğer tarafta korunaklı lüks sitelerde ise, Çisil, Arman, Aleyna, Arın, İmgesu gibi adlarla çağrılmakta birçok çocuk artık onları tanıyanlarca...

Fakat her koşulda Ayşe ve Zeynep'imiz, Ahmet, Mehmet ve Mustafa'mız el ele hakimiyetlerini hep sürdüregelmişlerdir.Yanısıra kızlarımıza doğadan, estetik ve zerafet içeren isimler (Yasemin, Yonca, Lale, Sema, Selma, Asuman vb. ya da "Nur", "Gül" ve "Ay" ön ya da son ekli isimler) ya da doğa dışından (Senem: Tapılacak kadın, sevgili) erkek çocuklarımıza ise güç, iktidar, yetke ifade eden (Alp, Serhat, Levent, Gökhan, Hakan, Batuhan, Yiğit, Erol, Görkem vb.) isimlerde de bir yoğunlaşma mevcuttur. Burada da kızlarımızda estetik, zerafet, özveri ve şevkat sahibi "İyi bir anne", oğullarımızda ise "Güçlü, yetkin , otoriter aile reisi" özlemi içeren ataerkil, erkek egemen bir bakış açısını yakalayabiliyoruz.

Takma ad ya da "lakap" olgusuna değinmeden de geçemeyiz.Soyadı kanunu öncesi sosyo-ekonomik yaşamda ciddi bir boşluk dolduran ve taşıyana da yakışan bu "isim müessesesi", boyalı basının "Güzin abla" döneminde "rumuz"a, günümüzün dijital ortamında ise "Sanal-isim"e (hem özgürlük ifade eden, hem de maskeleme işlevi arası bir konumda) ulaşarak evrimini sürdürmektedir.Yine taşıyana bazen yakışan, bazen de kurtulmak istenilen bir kambur haline gelen tarihsel serüveniyle.

Soyadlarında evli bayanlarımızın çift soyadı kullanmaları özgürlüğü, bunu daha çok kullanan büyük şehirli, çalışan bayanlarımızın feminist bazı tavırları çerçevesinde sisli bir ortama bürünmüş gibi görünmekte. Fakat eski soyadını da kullanmanın ana işlevinin, doktorluk, avukatlık, diş hekimliği, mali müşavirlik gibi piyasası olan mesleklerde eski müşteri kitlesi nezdinde bilinirliği sürdürmek olduğu aşikar... Aslında her ikisinden de kaçmak gerekirken, hem yağmuru, hem doluyu, hem babayı hem de kocayı bir arada taşımak zahmetli olsa gerek. Burada babalarımızın erkek evlat ile soyadlarını devam ettirme arzularında zorunlu bir cinsel adres değişikliği sezinliyorum ben kendi hesabıma.

Bir de zihnimi öteden beri kurcalayan, "İsminin arkasına saklanma, onun hakkını verebilme ve hatta ismini aşabilme" olgusu var. Kısaca değinmek gerekirse, hepimizin gönlü mutlaka ismimizin hakkını verebilmek ve mümkünse de onu aşabilmekten yana değil midir? Bu konuda Mustafa Kemal'in üstüne isim bulmak bence imkansız, ama yanı başına ya da biraz altına ekleyebileceklerimiz de vardır ve bu yazı sınırlarına sığmaz herhalde...

Her ne olursa olsun, ama o kökten, ama şu tarihsel kökenden, beğenelim ya da beğenmiyelim, ardına saklanalım ya da aşmaya çalışalım, kanımca her isim numaralandırılmaktan iyidir. Hele de bu çağda, dijital bir kıvamda.Okullarda, hastanelerde, mahpushane ve bankalarda ya da kimlik, vergi, telefon ve sayısız şifre numaralarında olduğu gibi. Hele bir de "Cumhuriyetimiz"i de numaralandırmaya kalkmıyorlar mı!..

Son söz olarak da; daha çok "nesneleşme" izlenimi ve soğukluk hissi yaratan, o sıradan sayılma hallerinden iyidir her bir isim demek isterim...

İ.Ersin KABOĞLU,

16 / Aralık / 2014, Ankara 

 
Toplam blog
: 366
: 2333
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..