​ 'Magazin etkisi' ve düşündürdükleri... / Magazin / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ekim '08

 
Kategori
Magazin
 

'Magazin etkisi' ve düşündürdükleri...

'Magazin etkisi' ve düşündürdükleri...
 

Hayaller ve direnme gücü!Fotoğraf:www.yousuf07.azbuz.com


Bir hafta sonu daha ve güzel bir kahvaltı sonrası, gazetelerimizin vazgeçilmezlerinden olan 'Magazin ekleri'ni açmış güzelce okuyoruz. Doğrusu içlerinde Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinin pazar ekleri gibi son derece nitelikli ve doyurucu olanları da var.

'Magazin' deyip geçmeyelim! Ne denli ciddi raporlara konu olup alt katmanlarında ne denli derin yaklaşımlar barındırdığını bir bilseniz! İşte bu yazımı da bu amaçla kaleme aldım. Önemli bir iktisadi örgütün, önemli bir raporunu konu alan bir haberden hareketle...Hele de tüketimlerimizi azaltıp tasarrufa ağırlık vermemiz gereken bu günlerde!

OECD'nin yeni açıklanan “Eşitsizlik büyüyor mu? - OECD Ülkelerinde Gelir Dağılımı ve Yoksulluk-” adlı raporunda, 1970’lerden günümüze gelir eşitsizliği arttığı halde sosyal patlama riskinin azaldığı, bunun da önemli ölçüde ‘magazin etkisi’nden kaynaklandığı ifade edilmekte.

OECD’nin üye 30 ülkeden 24’ünü kapsayan gelir dağılımı konulu raporda, geliri en adil dağıtan ülkenin Danimarka olduğu, bu ülkeyi İsveç’in izlediği açıklanmakta. Aynı raporda, Türkiye 24 ülke arasında Meksika’dan sonra gelir dağılımı en bozuk ülke olarak yer alıyor. Söz konusu raporda, gelir dağılımının giderek bozulduğuna dikkat çekilirken, bunun sosyal patlamaya yol açma riskinin de azaldığı ifade edilmiş...(1)

Bu yaklaşım, Arjantin'de 2001 yılı sonunda yaşanan iktisadi krizin yarattığı siyasal ve sosyal çalkantıları, Mısır'da, Nijerya'da ve Hindistan'da başta ekmek olmak üzere gıda fiyatlarındaki artış ve zamlar nedeniyle yapılan ve bazıları ölümle sonuçlanan büyük gösterileri açıklamaktan oldukça uzak. Sanırım bu genelleme, sadece OECD ülkesi olan gelişmiş ve nispeten gelişmiş ülkelerin yoksulları ile sınırlı olsa gerek. Ayrıca, kanımca ülkemizde 'din ve gelenek etkisi ' bu etkiye göre muhtemelen daha ön planda çıkabilir. Fakat bu konu da ayrı bir araştırma ve yazı konusu...

Magazin; köken olarak İngilizce 'Magazine' sözcüğünden gelmiş ve yerleşmiş Türkçemize. Dilimizde 'Dergi' demektir. Çoğunluğu ilgilendirecek, çeşitli konulardan söz eden, bol resimli bir tür süreli yayın. Bundan 40 yıl önce basılmış bir sözlükte 'Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua' şeklinde tanımlanmış (ne kadar masum bir tanımlama değil mi? Zaman sözcüklerin anlamlarını da ne kadar değiştiriyor). İnsanların özel yaşamlarına çoğu kez pervasızca girilerek, bu denli yüksek dozda ihtiyaç olmadığı halde toplumlara adeta peynir, ekmek gibi sunulan, günümüzde neredeyse olmazsa olmaz bir gereksinim haline getirilmiş, özenilen yaşamlara dair gösteriler dizgesi. Popüler kültürün ana malzemelerinden birisi...

Magazinin ana karakteristiği başkalarını imrendirebilecek, göz alıcı tüketim. Bu geniş yelpâze sadece mallar, eşyalar ve hizmetlerle sınırlı değil...Duygular, sevgiler, aşklar...Her türlü 'özel'iyle yaşamlar da bu tüketim yelpâzesi içerisinde baş sıralarda yer almakta...

Bu genellemenin geçerliliği ve yaygınlığı hususunda yukarıda belirttiğim kısıtları bir kenara koyarsak, yine de 'magazin etkisi'ni oluşturan kültürün bazı temel özelliklerine kısaca göz atmakta fayda var. Kanımca bunlardan en önemlisi, ana nüveyi oluşturan tüketim kültürü. Onun da, sadece daha fazla tüketmeye yönelik olmasının ötesinde, tüketim ile anlamlar oluşturma noktasında incelenmesinin gerekliliği. Bunu belki ekonomik yansımaları yanısıra, tüketimin kültürel boyuttaki açılımı ve incelenmesi, değerlendirilmesi ve yaşanması olarak da tanımlamak gerekebilir.

Aslında geçmişte de vardı,

Örneğin, Roma'nın şâşâlı döneminde saray ve çevresinde, İngiltere’de Viktorya döneminde, hatta bizim geçmişimizde de Lâle Devrinde, hazcılığa dayalı yaşam biçimi ve bunların sembolleri, o dönem içerisindeki magazinel tüketim kültürünü bize yansıtan ögeler olarak karşımıza çıkmaktadır da denilebilir.

Günümüzdeki magazin destekli tüketim kültürünün oluşmasına ve yaygınlaşmasına etki eden faktörlerin başında ise; dünyanın liberal, serbest piyasa ekonomisine yönelmesi, küreselleşme, teknolojinin gelişmesi ve tüketimin geçmiş dönemlere göre olumsuzluk içeren boyutundan kurtulmasına yönelik değer yargılarının yaygınlaşması gelmektedir.

Yoksul hayalle rahatlıyor!

"...Raporda, bu konuda dikkat çekici bir tespit var. OECD’ye göre, sosyal patlamaya yol açmama nedenlerinin başında ‘magazin etkisi’ geliyor. Raporda, yoksul kesimlerin magazin yoluyla süper zenginlerin gündelik yaşamlarını okudukları ve kendilerini de öyle hayâl ederek rahatladıkları, bundan dolayı da zengin yaşamlarına karşı tepki duymadıkları belirtiliyor..." (1)

Raporda şöyle deniliyor: “Bu raporda OECD’nin 30 gelişmiş ülkesi incelenmektedir. En azından 1980’li ve muhtemelen 1970’li yılların ortasından beri gelir eşitsizliğinde bir artışın devam ettiği ortaya konulmaktadır. Gelir farkının açılması, ülkelerin ‘tümünü değil’ ama çoğunu etkilerken, eşitsizlikteki fark toplumun çözülmesi hakkındaki söylemi haklı çıkaracak kadar değil.

Verilerin gösterdiğiyle insanların kuşku duymadan inandıkları arasındaki bu fark, kısmen -gitgide çok daha fazla zenginleşen ve bunun sonucunda medyanın çok fazla ilgisini çeken mülti milyarderleri (süper zenginleri) okuduğumuz- “Hello magazin etkisi” denilen şeyi yansıtmaktadır.
”

Tespit, Uyarı ve tanımlamalar aslında çok eskilere dayanıyor,
 

Gerilere, modern iktisat biliminin kurucusu olarak kabul edilen“Ulusların Zenginliği” adlı eseri ile ünlü, kamu ve özel çıkarı piyasalar yoluyla bir arada düzenleyen 'görünmez el'in mucidi, Adam Smith’e (1723-1790) dönersek... Glaskow Üniversitesinde hem mantık hem de ahlâk felsefesi profesörü olarak görev yapan Smith, Glaskow’daki bazı konferans bildirilerini bir araya getirdiği ve itibarının yayılmasını sağlayan 'Ahlaki Duygular Kuramı' (The Theory of Moral Sentiments) adlı eserinde , insan ilişkilerinin verici ve alıcılar ( yani birey ve toplumun diğer üyeleri) arasındaki sempatiye ve anlayışa ne denli bağlı olduğu teması üzerinde ilginç örnekler vermiştir. Örneğin diyor ki, “…İnsanların çabaları, sosyal konumlarının gerektirdiği gibi yaşamayı sürdürerek ve bu konumu aşarak başkalarının onlara duyduğu sempatiyi korumaya ve artırmaya yöneliktir. “...İnsanların istekleri kendilerinden daha çok, sahip olduğu şeylerin başkaları tarafından istenilir bulunmalarından kaynaklanır..”. A.Smith’ den devamla “…gözlemcinin neden zenginlerin ve büyük adamların durumunu büyük bir hayranlıkla diğerlerinden ayırdığını incelediğimizde, bunun, onların sahip oldukları rahatlık ve mutluluktan çok, rahatlık ve mutluluk sağlamaya yarayan sayısız yapay ve şık araçlarla ilgili olduğunu görürüz. Gözlemci, bu insanların diğerlerinden daha mutlu olduklarını dahi düşünemez, yalnızca daha çok mutluluk aracına sahip olduklarını düşünür…”. Smith’e göre bu apaçık bir yanılgıdır. İnsanların amaçlarla araçları birbirine karıştırmasından doğan, bu yüzden de onları ancak oyuncaklar kadar değeri olan ıvır zıvırı elde etmek için uğraşıp didinmekle harcamaya ve bunu iştahla göstermeye iten de işte bu yanılgıdır.

Çağdaş İktisat Biliminin kurucusu sıfatının yanında birey üzerinde yaptığı derin ve psikolojik kökenli gözlem ve tahlillerle de bilinen A.Smith, 'Ahlaki Duygular Kuramı’ nın yedinci baskısına yaptığı ek’ de bakın hangi konuları bir kez daha vurgulama gereği duymuş; “…insanlık içinde büyük güruh, zenginlik ve büyüklüğe hayranlık duyanlar, onlara tapınanlardır. Daha da çarpıcı olan, bu kitlenin çoğu zaman bütünüyle dışarıdan, hiçbir özel çıkarları olmadan hayranlık duyan ve tapınan bir güruh oluşudur…” ve devamla “…insanlığın çalışma şevkini uyandıran ve onları sürekli hareket halinde tutan işte bu yanılgıdır.(2)

A.Smith özelinde öyle bir insanla karşı karşıyayız ki, adeta eski bir kumarhaneyi, çok özel ve kuralları çok açık bir hale getiriyor ve bunları da açıkça ilân ediyor. Bu satırlar size bir çok şeyi anımsattı mutlaka ama bana ilk anımsattığı şeyler, maalesef günümüzdeki magazinel olgular! Bu bağlamda Brittny Spears’ ın kuaförünün kesilen saç tutamlarını ve David Beckham’ ın hamburgerci’ de yiyemeyip bıraktığı kolası ile patateslerinin internet üzerindeki açık artırmalarda satışa sunmaları sonucu bunların kapış, kapış gitmesi şeklinde tezahür eden uç örnekler dahi oldu. İtiraf etmeliyim ki bu iki uç örnek bana ilk duyduğumda psikiyatrik birer vak'a gibi görünmüştü. Ya da örneğin Roberto Carlos'un İstanbul'da fink atan sevgilileri...Artık Beckham gibi onu da bir futbol ustasından çok, daha farklı bir şey gibi algımamıza yol açan bir tuzak sanki...Öylesi ki, beğenilen, yüceltilen değerleri ait oldukları yerlerden alıp çok farklı yerlere ve değersizleştirme, uzaklaştırma riski de taşıyarak fırlatan bir tuzak!

Diğer yanda, Fransızca yazan Cenevre’li filozof ve yazar; Jean- Jacques Rousseau’nun (1712- 1778) siyaset kuramı ve siyaset felsefesinin klasik eserlerinden biri olan, o ünlü 'Toplum Sözleşmesi' (Du Contrat Social) isimli eserinin giriş bölümünde belirttiği gibi (asıl kaynak “Dillerin kökeni Üstüne” adlı denemedir) “… İnsan, aynı zamanda hem kendi içinden gelen, hem de benimsemek zorunda kaldığı bir yönelişle, bağımsızlık ve karşılıklı şeffaflık temeline dayanan bir asli masumiyet durumundan uzaklaşmış bulunmaktadır. Giderek doğanın verilerine aykırı yapay ihtiyaçlar yelpazesine yeni, yeni “katkılar” ekleyen ve bu yüzden değişip bozulan “doğanın insanı”, ”insanın insanı” haline gelmiştir. Böylelikle de kendisini bir dış görünüş, oyun ve eşitsizlik dünyasına sokmuştur…”.

Günümüzde de tüm aksiyonları ve hızıyla süren bu oyun dünyasının temel aktörleri, sakın bu magazin tiyatrosunun baş aktörleri olmasın?

Günümüzden de birkaç yaklaşım,

Başka bir tanımlamayla ise, adeta akvaryum içindeki renkli taşlarla döşenmiş sanal deryayı, gerçek sandık ve daldık. Şimdi ise nefes alamıyoruz… Boğuluyoruz, camdan dışarı da çıkamıyoruz. Adeta Jim Carrey’nin filmindeki 'Truman Show' halinde gibiyiz… Birileri bizi yönlendiriyor, bizler de o fanûsün içinde, sorgusuz sualsiz yaşayıp gidiyoruz. Üretebildiğimiz tek bir şey var: Tüketmek. Her gün “Kim, hangi zengin, hangi ünlü ne tüketiyor? Biz de onları ya da düşük değerli de olsa benzerlerini nasıl tüketebiliriz ” diye yaşıyoruz. Tabiri caiz ise “Bugün kendin için ne tükettin? Tüketemedinse de ne tüketmeyi hayal ettin ” noktasındayız…(3) Tüketim odaklı bir kafa yapımız oluştu. Kendimizi ve etrafımızı olabildiğince harcıyoruz. Harcamadan, tüketmeden ve bunu etrafa gösterip anlatmadan geçen bir günü yaşanmamış sayıyoruz âdeta. Tüketiyoruz, tükeniyoruz. Bir de işin ilginç ve acı tarafı kimse çokca tükettiğini de kabul etmiyor. Çünkü beden ve ruh gözleri daha üst tüketim ve gösterişlere asılı.

Benim bu OECD yorumunda eksik bulduğum ve ilgimi çeken hususlardan bir diğeri de, magazin düşkünlüğünde yoksul kadar zenginlerin, eğitimsiz ya da eğitimi yetersizler kadar, eğitimlilerin de bu potada neredeyse eş oranda yer almaları!

İşte tam da bu anlamda, sosyal ve antropolojik işlevleriyle çok yönlü ilişkiler yumağı bağlamında, eleştirel felsefenin “ artık eğitimin tekelinden çıkan bilgi “ ve “egemen grubun çıkar amaçlarına uygun eğitim sistemi ”açısından yorumları bulunmaktadır. Bu yorumculardan T.W. Adorno, 'Kitle Kültürünün Şeması' ( Adorno, 1991, 52 ) başlıklı yazısında, gündelik hayatta kültürün metalaşması ve insanın estetik duygularının bağımsızlığının kapitalist sürecin oyunlarıyla körleşmesini ele almakta... Ona göre bu “ körleşme “ ( daha doğrusu “ yozlaşma ” ) sistemin eğitim anlayışı ile desteklenmektedir.

Adorno bu eğitim anlayışının ikiyüzlülüğünü “ bir yandan varolan toplumun rekabetçi yapısına uyum sağlayacak, diğer yandan da samimi ve dürüst kişilikler olarak duracak bireylerin yetiştirilmesi amacı güdülmektedir “ ( Adorno, 1991, 53 ) diyerek belirtmektedir. Ancak bu birey, kendini bu saflığın içinde kaybetmekle yetinmeyerek “ düzenin gözü açık vatandaşı “ da olmak zorunda bırakılmaktadır. Böylelikle “ ideâl “in metalar dünyasında köleleşmesi olgusu gerçekleşmektedir. Adorno, insanın zengin düşünme ve estetik duygularının normal olarak her zaman için kölelikle eşit kılınmış ideâlleri aştığını, onlardan taştığını söylerken; eğitim sürecini tamamlamış kişilerin nasıl olup da bireyleşemediğini de şöyle örneklendirir. "...Eğitim sistemince bastırılan ideâller dönüp dolaşıp kendini tüketim sürecinde gösterir. Gerçekleşemeyen bu ideâller sistemce geliştirilip yapay ihtiyaçlar tarafından yönlendirilen tüketim metalarında son bulur. Tüketim kültürünün objesi olan kitlelerin içinde kaybolan birey kendini önce özendiği, sonra da satın alarak tükettiği mal ve hizmetlerde arar...".(4) İşte reklâmların, moda ve medyanın geniş, dalgalı ve derin okyanusunda yüzen gösterişli magazin tekneleri kanımca bu sürecin özen(dir)me faslının can alıcı filolarını oluşturmaktalar!

Diğer taraftan, mevcut iktisadi ve sosyal sistemin hegemonyasını sadece toplumun üst kurumlarında değil, bireylerin gündelik hayatlarında da kurguladığını savunan Henri Lefebvre, bireylerin modern dünyada, bürokratik olarak yönlendirilmiş tüketim toplumu içinde çektiği bütünleşme sıkıntılarının, mevcut düzenin estetik kaygıları metalaştırıp kitlelerin önüne sürmesiyle hafiflediğine dikkat çekmekte. Kendisinin bu konuda verdiği örnekler ilginç; Örneğin“... Sinema ve tiyatro dünyasında eğitimli, önde gelen kentsoyluların yeniden oluşturulan kent merkezlerinde yer alan terk edilmiş, çürümüş ya da yıkılmış binaları yeniden canlandırarak, kent dışındaki lüks evlerini terk etmeleri, ayrıcalıklarını değerli mülk ve tüketim kültüründe hisseden bu kitlelerin, antika üslûplu mobilyaların üstüne atlamaları; boş zamanlarını değerlendirme tarzı olarak da önlerine sunulan Grek ve İtalyan antik kentlerine seyahatler düzenlenmesi ” gibi. ( Lefebvre, 1998:80 ) Modernitenin ve sistemin atmosferinde tutsak olmuş birey, modernite öncesi döneme ait nostaljilerini, sistemin magazinel özendirmelerle önlerine sunduğu mal ve hizmetleri sahiplenmekle giderebilmektedir. “... hayal gücünün azaltılarak, gündelik yaşamın tüketim güdüsüyle hareket eden bireyler eğitimlerini de artık sadece birer meslek ve kazanç edinme aracı, teknik bir biçimlenme, sistem içerisinde ( kendilerine biçilen-İ.E.K. ) işlevleri yerine getirebilmek için gereken bir önkoşul olarak görmeye başlarlar..."(5)

Kanımca bu bağlamda da teknolojinin yanlış kullanımı, tekdüzeleştirme, şeylerin metalaştırılarak tabulaştırılması, insanlarda gereksiz beklentilerin ve bunlara dayalı hayal kırıklıklarının yaratılması gibi hususlar cesaretle dile getirilmeli ve insanoğlu içine girdiği bu kısır döngünün bilincinde olabilmelidir.

Ve son söz olarak,

İnsanı sadece "bilinçsizce üreten, özenen ve tüketen" nesnel bir araç olarak gören ve ona dayalı anlamlandırmarla güdüleyen modern-magazinel bir öğreti ile karşı karşıyız.

Magazinel öğreti ve özendirme kültüründe, 'yaşanılan gerçekler' diye sunulan 'gerçeklerin' kimlerin, hangi amaçlarla ve ne tür kazançlarla oluşturdukları gerçekler olduğunu , 'bizim gerçeklerimiz' ile ne kadar örtüşebildiğini sürekli olarak akıl ve bilinç süzgecimizden geçirebilmeliyiz.

Magazin kültüründen, yaşamdaki eğlendirici, hafifletici, rahatlatıcı etkisi yadsınamadığı için vazgeçilemiyorsa ve onu doğru bir toplumsal öğreti olarak geliştirmek istiyorsak, daha çok normal, sıradan, orta halli ve dürüst insanların gerçeklerine yaklaştırmak daha yararlı olacaktır.


İ.Ersin KABOĞLU,
26.Ekim.2008, Ankara

Kaynakça:

(1) Milliyet Gazetesi,23.Ekim.2008.

http://www.milliyet.com.tr/Ekonomi/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1006818&Kategori=ekonomi&b=&ver=94

(2) İ.Ersin Kabaoğlu,'İktisat ve psikoloji (I)', Milliyet Blog, 24.Aralık.2007.

(3) Mansur el-Sabah. 'Tüketim Cumhuriyeti'. Truva Yayınları. I.Baskı, Şubat 2007.

(4) Özgül Sarı-Güncel Önkal, "Eleştirel Düşüncede Entegrasyon Süreci Olarak Eğitim', G.Antep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,6(1):45-52 (2007).

(5) İ.Ersin Kabaoğlu, 'Tüketimin İnce Felsefesi (I)' ve (II), Milliyet Bog,4-6 Haziran 2008.

 
Toplam blog
: 366
: 2333
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..