​ 'Mülksüzler' üzerine / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '06

 
Kategori
Edebiyat
 

'Mülksüzler' üzerine

İlkin kitabın adı: Neden Mülksüzler? Önsözde açıklanıyor. Eğer 'Ecinniler' ve 'Possessed', aynı Dosdoyevski metninin Türkçe ve İngilizce karşılıkları olursa, Mülksüzler rahatlıkla 'Dispossed'in karşılığı olabilir. Çeviri sorunu yerine, adın kapsamı üzerine gidilecek. Mülk, Birinci Sanayileşme'nin meta ekonomisi determinist sistemleri olan Kapitalizm-Komünizm karşıt ikili düşüngülerinin temel karşıtlık parametrelerinden biridir. Olgunun tarihsel perspektifi yerine, mülkün dayandığı varsayımlara yönelelim: Üretim tüketimden azdır ve herşey para ile satın alınarak sahiplenilir ve mülk edinilir, der Kapitalizm. Üretim tüketimden azdır ama herkes çalıştığı (ürettiği kadar değil) kadar alır (kullanır, tüketir, sahip olur?) ve kimsenin özel mülkü olamaz, der komünizm. Mülksüzlük için komünist veya anarşist (veya her ikisi birden) olmak gerekmez; din veya başka nedenlerle bunun uygulamaya konduğu toplum örneklerine tarihte rastlıyoruz. Oysa biz, buradan ve şimdiden söz ediyoruz. Komünizm mülksüzlüğü toplumsal bir sorun sayar ve ütopik uzak bir geleceğe erteler. Oysa mülkiyet, bireyle ilgili bir sorundur da. Bugünün Dünya'sında, Birinci Sanayileşme'nin (1750-2000) sonunda şunu sormalı: Kim mülksüzlüğü tam da kendi yaşantısında gerçeksemeyi dener? Nerede gerçek bir an-anarşist?

Kitabın türüne geçelim: İkircikli bir bilimkurgu. Neden ikircikli? Öyle metinler vardır ki yazanını yazdıktan sonra çıkış veri tabanının tersine ulaştırır: Örneğin, sevgiye inanarak bir aşk öyküsü yazarsınız, bir de bakarsınız ki öykü bittiğinde aşkı değillemişsiniz; o zaman başına 'ikircikli bir aşk öyküsü' demek uygundur. Roman sonuna varıldığında başlangıç önermelerinin bir bölümünü fesh ediyor ama oldukça üstü örtülü bir biçimde (örneğin ütopyaların vadelerinin dolacağı). Neden ütopik? Herşeyden önce çifte ütopik: Biri, başka bilimkurgu romanlarında, örneğin G. Orwell'in '1984'ünde ve İ. Asimov'un 'Triloji'sinde olduğunca karşı ütopya kılınmış Urras (ABD-SSCB); diğeri, kuşku duyularak ütopik olduğu belirtilen Anarres (ilkel komünal toplum).

Urras için: Ne zaman iki karşıt sistem çatışsa, ikisi de ortadan kalkar, der 'Ben, Robot'ta İ. Asimov. İki karşısav karşılaşınca sentez veya dekadans oluşur ya da karşıtlıklarıyla özdeşlikleri ayırtsızlaştırılarak çelişki tasfiye edilir, der (veya kasteder) Hegel. Anarres için: Yoksul güzeldir, acı çeken doğru kalır, der tüm çileci metafizik öğretiler. Bu, Asya İç / Zihin Metafiziği'nden farklıdır. Avrupalılar, Lao-Tzu'dan bu yana, Antik Yunan Diyalektiği ve 1968'deki Zen kaçıklığı dahil, bu felsefi sistematiği ancak parçalarında teğet geçerler; çünkü sentetik değil, analitiktirler. Oysa bütün, sentetik-entegre bir düşünce biçimi gerektirir. Örneğin, diyalektiğe böyle bir yaklaşım deneyelim:

Diyalektik ikili karşıtlıkların etkileşimini inceler. Aynı yeranda yalnızca iki karşıt sav ve tek bir süreç olabileceğini örtük olarak varsayar. Oysa, çoğul-değişik süreçler de oluşabilir:

1. Sav ve karşısav bireşir. Burada, bireşim hem sav, hem karşısav ve ne sav, ne de karşısavdır.

2. Sav ve karşısav birbirini bozundurur, dekadans oluşur. Bozunum limitte tümel faşizme/engizisyona yolalabilir.

3. Savın ve karşısavın karşıtlığı ortadan kalkar. Ya gözardı edilen veya 'ceteris paribus' tutulan etkenler, değişmeye başlar; ya da yeni parametreler/boyutlar sisteme girer. Bu durumda karşıtlık, çelişki ve/ya çatışma, fesh/tasfiye edilir. Karşıtlıklar özdeşlenir, bir ileri adımda özdeşlikleriyle karşıtlıkları da özdeşlenir. Bunu limit sonsuza götürürsek, henüz adı konmamış, nitelikçe farklı bir kavrama ulaşırız.

Devam edelim: Eğer, ikiden başka/çok parametre düşünürsek, triyalektik ve poliyalektikten sözedebiliriz. Anarres ve Urras triyalektiktir. Urras'taki A-İo (Atlantis / ABD / Atina-İyonya mı?) ve Thu (Mu / SSCB / Sparta mı?) birbirinin karşısavıdır. Anarres, Urras'ın karşısavıdır; dolayısıyla hem A-İo'nun, hem de Thu'nun karşısavıdır ve tersidir de. Sonuçta, aynı anda diğer ikisine karşıt üç karşı(t)sav sözkonusudur. Diyalektiğin bittiği (veya triyalalektiğe aştığı) yer, ütopyanın ve karşı ütopya karşıtlığının da bittiği yerdir. Triyalektiğin başlayıp sürdüğü yerde ise, ancak soru soran, kuşku duyan, ikircikli bir ütopya varolabilir. Bu açık uçlu söyleme, romanda Anarres ve Urras'ın yanısıra, Arz ve Hain parametreleri sokulur. Özellikle Hain (nereye gönderme: aslına ihanet mi, asıl yoktur mu?, sonradan şerh: İngilizcesi de 'Hain' ki en yakın anlamı 'nefret'tir), boşluğa doğru yolculuğun adımıdır (sonul edim de onlarınkidir). Eğer poliyalektiğe ulaşırsak, uzaydaki insanı ve insan-değili tasarlayabiliriz. Oysa henüz poliyalektiği tasarlayamıyoruz.

Geçelim bilimkurguya: Bilimkurgu romana genelde ütopik sayılan iki konu soktu: Uzak gelecek ve uzay. Gelecek 1930'larda faşizmle ve 1945'te atom bombalarıyla yok olmak üzereydi ve bu yokoluş ancak 1957'de uzaya açılarak kuramsalca engellenebildi. 20. Yüzyıl bilimkurguyu haklı çıkardı. Kimileri, 'bilimkurgu bir yazın türü müdür?', diye hala sorar ama kimse neden uzaya açılınmış diye sormaz. ABD ve SSCB, bu işe milyarlarca doları herhalde yalnızca rekabet için harcamadılar. Küçük insanlar, Dünya gezegeni dışında varlığımızı değillerler. Bilimkurgu, tasarımda bunu olumladı. Yanısıra, başka birşeyden de sözetti: Robotlaşmanın olası engizisyonu. Öyle ki toplu bilisiz bilgi böylelikle bu durumun yaşanmasını engelleyecek düşünceleri kuşaktan kuşağa aktaracak.

Mülksüzler de, uzayda birden çok dünyanın olası bir durumunu tasarlıyor. Soruyor: 'İnsan denkleminin olası bir çözümü var mı?' Yanıtlıyor: 'İnsan imkansızdır veya kesin çözüm vardır denilemez ama umut vardır'.

Ardından: Odo; Lao mu, yoksa Godot mudur? Hem L., hem G. ve ne L., ne G. mudur? Odo, Godot'nun geçmişe sürgün edilmişiyle (çünkü ancak o zaman bugün(e) gelmesi olalılaşır), Lao'nun akrostişi karışımıdır. Kadındır, çünkü yazanı kadındır.

Romanın en güçlü yanlarından biri, metin kurgusu yapısı. Bir klein şişesi (biraz da sündürülmüş bir torus) gibi, sonuna doğru ilerlerken ters dönüp kendi içinden geçerek başa dönüyor ki tam da Odo'nun söylediği yaşanıyor: Gerçek yolculuk geri dönüştür. Buda, Nirvana'ya ulaştıktan sonra insanlara geri dönmüştü.

Metin çoğul temaların dokusundan oluşuyor. En çarpıcı olanı: Çözümsüz bir düşüncenin ardından, sevdiğin eşini, inanarak içinde yaşadığın dost düzeni terkedip düşmana ve bilinmeyene yol al ki o imkansızlık durumu yeni bir çözüm olanağına dönüştürülsün. Diğer bir deyişle en yoğun / billur düşünceler, acılarda, yalnızlıklarda, yolculuklarda, entropide ve kaosta bulunur ki anarşizmin vurduğu kuş budur, attığı taş o olmasa da. Ardından o sonuç-düşünceyi bedava-anonim kılmak gelir ki düşüncenin meta sayılacağı İkinci Sanayileşme'ye kehanet-panzehir sunuluyor demektir. Hiçbirşeyin mülk olmadığı yerde, düşünce de mülk olamaz.

Zeka yeni düşüncelere yol almanın uygun ve yararlı bir aracıdır. Yazar gerçekten zeki biri (enazından bu romanında). Bunu kabul edince ve romanda başkalarının hiç ulaşamayacağı yerlerden başlanıp romanı okuyanların önemli bir bölümünün yazarın neden öszettiğini asla anlayamayacağı yerlere varılınca, küçük sürçmeler daha çok göze batıyor. Örnek: Anarşizm'in ve Taoizm'in gençkız romantizmi bazında ele alınması. Her ikisi de, belirli ve ayrı yerzamanların sınırlı-sonlu tanımlanmış felsefi sistemleriydiler. Batı Avrupa Kültürü, ancak çok sıkışınca yeni ve farklı bir ögeyi içersemeyi kabullenen bir dışa kapalılık taşıdığından dolayı, zorunluluk doğunca sakarlaşır. Asya Kültürü bazında yolculuk (hem Türkçe'deki, hem de Taoizm'in motamot çeviri karşılığı anlamıyla), romanda anlaşılan kavram değildir. Aşkınlık bir döngü içinde geçmez. Her aşkınlık adımı, bir kritik eşik travması yaratır ve aştıktan sonra artık asla kendiniz değilsinizdir, yani yolculukta asla ev ve geri dönüş yoktur. Zamanın tersinmezliği gibi yolculuk hep ileri ve ölüme doğrudur. Bunun dışında tersinir zamanlı bir yolculuk (Bakınız: İ. Asimov: Sonsuzluğun Sonu / Evrenin Çanları) tasarlanabilir ama metin bunu imletici göstergeler taşımıyor. Bütün olmanın parça olmak olduğu sistemler (veya başka bir deyişle parçanın bütünden büyük olduğu sistemler) hiperlojikler tasarlamayı gerektirir. Orada aşkınlık, ancak bütünü parçalayarak elde edilebilir (bakınız belli tür şizofreniler). Burada informatik-kognitif anarşizm gerekir ki yazar ne bu romanında, ne de diğer eserlerinde bunun peşinden gitmez.

İnformatik-kognitif anarşizm, 'kendi değil' demektir. Yani: Kendi-değil + cins-değil + insan-değil. Romanda Arzlılar, kendi dünyalarını mahvetmişlerdir. İnsan türü, kendini yok etmesi kaçınılmaz bir canlı türüdür ama bu sondan uzaya yol alarak (aşarak, yayılarak (= emperyalizm), sömürgeleştirerek (= kolonyalizm) mi kurtulabilir? Bu bir 'insan-değil'dir ama yalnızca biridir.

Anarşizm ve Taoizm de, ayrı açılardan 'insan' kategorisinin değillenmeleridir. Biri 100 yıllık süreç ertesinde, biri 2.500 yıl önceden, Batı Avrupa Kültürü'nün tanım aralığını saptayan Kapitalizm-Komünizm ikilisinin söylem düzenindeki 'hümanist-antropomorfik insan kategorisi'ni değiller ve yadsır. O nedenle, Anarşizm-Taoizm sentezinin kurtarıcılığı yerine, Batı Avrupa Kültürü'nden vazgeçmek yeğdir.

Elimiz boşken yola çıktık ve nelerden vazgeçtik? Mülkten, sahip olmaktan, olmaktan, davranmaktan, kendiden, cinsten, insandan, metadan, satıştan, ütopyadan, karşı ütopyadan, Lao'dan, Godot'dan, Smith'ten, Marx'tan, Anarşizm'den, Taoizm'den. Geriye ne kaldı? Zihin, uzay, değilleme, yalnızlık, yolculuk, 'ma' ki onlardan da vazgeçilecek. Bir vazgeçiş bir elde ediş için olamaz. Hiçbir gidişin geri dönüşü yoktur. Ev ve asıl yoktur. Bilimkurgu da, insan da, başka türlere evrilecektir.

 
Toplam blog
: 2216
: 514
Kayıt tarihi
: 16.08.06
 
 

Serbest yazarım. 1960 doğumluyum. BÜ İşletme mezunuyum. ..