- Kategori
- Dünya
‘Talat’ın son kullanma tarihi var’

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Başbakan Erdoğan...
Kıbrıs’ta Türk ve Rum liderler kırk iki kez bir araya geldi.
Bu görüşmelerin sonunda; Türk tarafı “çözüme yaklaşıyoruz” dedi,
Rum tarafı “arada uçurumlar var…”
İşte bu noktada, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın son zamanlarda izlediği politika dikkat çekiyor.
KKTC’de yaklaşık 7 ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarılı olamayacağının sinyallerini alan Talat ve ekibi, sırf seçimlere yönelik Ada’da “hareketlenme” olmasını istiyor.
Mesela, BM, AB (ülkeleri de), ABD ve hatta Türkiye çıksın desin ki “Çözüm oldu oluyor…”
Böylelikle Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat’ın seçimlere yönelik olarak eli güçlensin.
Nasıl mı olacak?
BM, AB ve diğer uluslar arası aktörlerde biliyor ki, Kıbrıs’ta iki taraf arasında yakınlaşma çok zor…
Yani, Türklerle Rumların birleşmesi konusunda hem liderlerin hem de halkın “büyük” bir isteksizliği var.
Şimdi diyebilirsiniz, “liderler hep birleşmeden” söz ediyor!
Başka “alternatifleri” var mı ki dünya kamuoyu karşısında?
Dönersek;
KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak, 2010 Nisan’da.
19 Nisan’da yapılan seçimlerde “sağ” oylar patlama yaptı.
2003–2004 Annan Planı döneminde “göklere” çıkarılan “politikalar” dibe vurdu.
Halk kandırılmışlığa “tokat” gibi cevap verdi.
Şimdi bunun Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanmasından korkuluyor.
İşte bu noktada, Cumhurbaşkanı Talat’ın seçimi kaybetmemesi için uluslar arası aktörler devreye giriyor.
Veya devreye sokulmaya çalışılıyor.
Eğer seçimlere kadar ülkede bir hareketlenme olmazsa, Talat’ın seçimi kazanması imkânsız gibi görülüyor.
Cumhurbaşkanı Talat, “çözüm oldu… oluyor” havasında seçime girerse, elinde şu argüman olacak, “Çözümü ben yapayım. Tekrar beni seçin…”
Plana göre, halk da, zaten çözüm oluyor, “Talat tekrar Cumhurbaşkanı olsun” diye sandıklara gidecek.
10 Eylül’de Rum Fileleftheros gazetesi yazdıklarımızı güçlendiren önemli bir haber yayınladı.
Gazetenin haberinde başlık şu, “Talat’ın son kullanma tarihi var…”
Habere göre, 2 Ağustos günü BM ve ABD diplomatları Rum Kesimi’nde bir toplantı yapıyor.
Bu toplantıda Cumhurbaşkanı Talat’ın hızla “irtifa” kaybettiğine vurgu yapılan bir rapor ortaya çıkıyor.
Mesela raporda KKTC’deki “atmosferin kötüleştiğinin ‘ve Talat’ın gittikçe daha da güçsüzleştiğinin’ altı çiziliyor ve şunlar kaydediliyor: “Bunu, Talat’ın çok yakın yardımcılarından biri söyledi. Bu kişi; somut bir şey elde edememesi halinde (Talat’ın) yeniden seçilemeyeceğini bile söyledi” ifadeleri yer alıyor.
Raporda, Erdoğan’ın yılsonuna kadar görüşmelerde bir ilerleme sağlanamazsa Talat’ı “bitmiş sayacağı”na işaret ediliyor.
Gazetenin ele geçirdiği raporda ayrıca şunlar yer alıyor, “BM’nin 2 Ağustos 2009 tarihli belgesinde ‘Amerikan Büyükelçiliği yetkilisi; Davutoğlu’nun da, yılsonuna kadar anlaşma olmaması halinde ‘başka bir şey’ düşünmemiz gerek diyor dediğini, (Davutoğlu) üstü kapalı şekilde Talat’ı daha fazla desteklemeyeceklerini ima ettiğini, üç büyükten (Erdoğan, Davutoğlu ve Genel Kurmay Başkanı) yalnız Erdoğan Talat’a tam destek verdiğini savunduğu’ belirtiliyor. ‘İşgal’ bölgelerindeki atmosferin “ilgisizlik” şeklinde nitelenebileceği Talat’ta da bununla savaşma duygusunun kalmadığı belirtiliyor. Belgede tam olarak ‘umutsuz bir şekilde; yılsonuna kadar gösterecek bir şeye ihtiyacı var’ ifadesine yer veriliyor ve şunlar ekleniyor: Talat’ın yeni anıtın açılışına katılmaması da not edildi.” (Talat Atatürk anıtının açılışına katılmamıştı…”
AK PARTİ’NİN DESTEĞİ
Bunun yanında Türkiye’deki Ak Parti iktidarını da, seçimlere yönelik kullanma eğilimi oldukça yüksek.
Bir zamanlar Türkiye’ye “anavatanım” bile demekten kaçınanlar şimdi Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Parti’li bakan, milletvekillerinin açıklamalarını “dört” gözle bekliyorlar.
Mesela Başbakan Erdoğan’ın, “Talat’ın itibarına” yönelik, “Şu anda Sayın Talat'ın dünyadaki itibarı hiçbir bundan önceki gerek Cumhurbaşkanı, gerek diğerlerinin görmediği itibarla mukayese edilmeyecek kadar fazla'' sözleri seçimlere yönelik kullanılmaya başladı bile. (06.09.2009-Star Kıbrıs)
“Ak Parti Talat’ı destekleyecek…”
Peki, Ak Parti, ülkede yükselen “iki devlet” isteğinin arttığı bir dönemde nasıl birleşik bir Kıbrıs’ı savunan liderin arkasında duracak?
Durduğu zaman, 19 Nisan’da yaşanan tablo karşısına çıkarsa, seçimleri Talat değil, Ak Parti kaybetmiş olmayacak mı?
Bizce, Ak Parti’nin “isminin” kullanılması konusunda daha duyarlı olması gerekiyor.
Kıbrıs’ta sadece “Talat ve yöneticilerinin” olmadığı tezi biran önce anlaşılmalı.
Ülkede yapılan son kamuoyu yoklamasında halkın yüzde 80’inden fazlası “iki devletli” çözüm isterken, Ak Parti’nin “birleşik bir Kıbrıs” isteği “gerçekçi” kabul edilemez.
Ak Parti Kıbrıs konusunda neyi savunuyor, “Garantiler devam etsin… İki kurucu devlet olsun…”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu konuda bakın ne diyor, “Kapsamlı çözüm Kıbrıs Türk Halkı ve KKTC kurucu ve eşit olarak yer alacağı yeni bir ortaklıkla mümkün olacaktır. Bu yeni ortaklık, iki kesimlilik, siyasi eşitlik ve Türkiye 'nin etkin garantörlüğü gibi vazgeçilemeyecek ilkeler etrafında inşa edilecektir…” (Anka-20.07.2008)
En son Rum Ulusal Konsey’den yayınlanan ortak bildiride neler var…
Talat’ın “yoldaşı” Rum Yönetimi lideri Dimitris Hristofyas ne istiyor…
Sıralayalım;
-Türk askeri çekilsin.
-Yerleşikler (Türkiyeliler) geri gönderilsin
-Garantiler kaldırılsın
-Garantörlük olamaz.
(20.09.2009-Milliyet)
Rumların bu isteği yıllardır bilinen gerçeklerdi, ancak Rumlar bunu “tekrarlama” gereği duydu ve Türkiye’yi AB yolunda “engelleriz” tehdidi ile.
Rumların bu istekleri ve “kırmızı çizgileri” karşısında Türk tarafı ne yapıyor dersiniz?
Rumlar “kırmızı çizgilerini” ortaya koymaya devam ederken, Talat’ın CTP Milletvekili Temsilcisi Özdil Nami ne diyor, “Biz hiçbir zaman kımızı çizgilerimiz olduğunu söylemedik. Müzakere masasında her şeyi görüşürüz.” (27.072009-Star Kıbrıs)
“Kırmızıçizgimiz yok” diyen bir Cumhurbaşkanlığı yapısı içinde; 19 Nisan’da yüzde 45’le tek başına iktidar olan UBP’nin genel başkanı ve KKTC Başbakanı Sayın Derviş Eroğlu’nun, “endişeliyiz” açıklamaları ve bir “anlaşmanın” Türkiye’nin garantörlüğü ve garantisi olmadan “asla” olamayacağını seslendirmesi değer kazanmıyor mu?