- Kategori
- Güncel
‘TFF ye mektup’ Karton şapkadan Volkan Demirel ve sonrasına. . .

Milli Maça Böyle Gidilir
Dün akşam Türkiye – Kazakistan maçını hemen hemen tüm Türkiye izledi. Kazakları yendik… Heyo…
Gerçekten bu maçtan galip ayrıldık mı?! Yoksa top yekûn yine mağlup mu olduk. Sizi duyar gibiyim ‘ne mağlubiyeti kardeşim Burak 2 Serdar 1 gol attı 3-1 yendik’ diye…
Ben toplum olarak şu kulüp takımcılığı ruhunu, milli maçlarda evcilleştiremediğimiz sürece değil kazakları 3-1 yenmeyi, gol bile atamadığımız İngilizleri 8-0 yensek yine mağlubuz yine mağlubuz…
Şimdi Emre, Melo, Volkan gibi futbolu stresli ve çamurlu yaşayan futbol karakterlerinin ya da Cüneyt Tanman, Aykut Kocaman, Ergün Penbe, Rıdvan Dilmen gibi futbol efendilerinin futbola psikolojik ve toplumsal etkilerini konuşacak değilim. Bu karakter meselesi ve bu karakterler kendi benliklerinin ödül ve cezalarını sahalarda yaşadıkları ile çekiyorlar…
Benim bu gün ‘TFF ye Mektup’ başlığı ile kaleme aldığım yazı bir öneri belki çözümün değil ama onun küçük bir parçası olması niteliğinde olacaktır.
Türkiye Futbol Direktörü Sayın Fatih Terim her maç öncesi özellikle Kırmızı Beyaz Milli Takım formaları ile maçlara gelelim. Ellerimizde Türk Bayrakları olsun diye demeçler veriyor… Bundan önceki Milli Takım hocamız Sayın Abdullah Avcı’ da aynı dertten muzdaripti. Futbolcular keza aynı şeyi istiyorlar… Ama takan kim? Bu bugünün sorunu değil uzun zamandır kangren olmuş bir bacağın artık kesilmesi gerektiği nokta.
Fenerbahçe’nin sahasında Sarı Lacivert formalılar ağırlıklı. Bunlara inat Siyah Beyaz ve Sarı Kırmızılı taraftarlar az da olsa ‘biz sizden korkmayız sizin sahanızda kendi formamızla otururuz’ psikolojisiyle inadına geliyorlar… Aynı şey diğer İstanbul takımlarının sahalarında tam tersi formalarla yine yaşanıyor.
Peki, ne olacak? Olacağı şu; Acilen Türk Futbolu bakıma alınmalı. 91. Yılında 90.000 bakımına girmeli…
- Milli Takımın kendi sahası olmalı.
- İstanbul’da, ( maalesef bir İstanbullu olarak bunu hüzünle istiyorum ) bu kulüpçülük sendromu bitene kadar milli maç oynanmamalı. Takım Anadolu ya özüne dönmeli yeni bir Kurtuluş Mücadelesi başlamalı.
- TFF milli maçlara Milli Takım formalarıyla gelen taraftarları gerekirse ödüllendirmeli. (Kulağa çok saçma geliyor ama yapacak bir şey yok) Bir sonraki Milli Maça Bilet hediye etmek gibi mesela…
- Hatta TFF maç öncesi duyuru yapmalı maça kulüp takımı formalarıyla gelenler alınmayacak diye ve bunun önlemini kolluk kuvvetleriyle almalı…
- Milli Maçlarda Kombine, Loca, gibi sistemler geçerli olmamalı.
- Stadın Patronu TFF olmalı. Yani stat güvenliği TFF ve Kolluk güçlerinde olmalı. Maçın oynandığı sahanın sahibi kulüp ün hiçbir yöneticisi güvenlik görevlisi orada yetkili olmamalı.
Ben bu satırları yazarken yahu dedim kendi kendime ben buna benzer bir yazıyı yine kaleme almıştım derken arşivime geri döndüm ve buldum 16.04.2013 de yine buna benzer bir konuyu ‘Söyle Şampiyon Kim?’ başlığı ile ele almışım. Bakın neler yazışım küçük bir kısmı…
Eskiler anlatır ‘biz rakip takımla beraber maçları seyrederdik’ derler. Hatta Hababam Sınıfı serilerinin eskilerine bakın taraftarlar yan yana. Onları ayırt eden tek şey başlarına taktıkları karton şapkalar. Aynı fabrikadan, ne fabrikası aynı mahalle matbuasından çıktığı belli olan bir kısmı sarı lacivert diğer kısmı sarı kırmızı basılmış karton şaplalar. Tabi bu durumda kazanan mahalle matbuası ve dostluk tu… Bu yaşanalar, takımların hin mi hin yöneticilerinin işine gelmiyordu. Bir şeyler yapılmalıydı ve plan uygulamaya kondu takımdaşlık sevgisi rakibi sevimsiz göstererek işlenecek. ‘Ebedi dost’ ibaresinin yanına ‘Ezeli rakip’ ibaresi eklenerek uzaklık-kutuplaşma sağlanacak. Basın da Avrupa takımlarındaki derbi maçlarında yaşananlar gösterilecek. Bizde yoğun yaşanan milliyetçilik ruhu ile rakiplerimizin Avrupa maçlarındaki mücadelesinde ülkemizin takımının yanında olan tavrımızı onların galibiyetiyle sevinen yanımızı yok etmek için çaba sarf edilecek. Ki bu en kötüsü idi…
Peki, neler yapıldı geçmişe bir göz atalım. Sayın Ömer Çavuşoğlu 93 yılında Galatasaray - Manchester United maçı öncesi Manchester ı desteklediğini söyledi sonrada Galatasaray bayrağını yumruğu ile deldi. 95 yılında Graeme Souness Kadıköy de o bayrağı orta noktaya dikti. Sayın Adnan Polat 95 gibi deplasman takımlarına kota getirdi yarı yarıya olayı son buldu. Güçlü olan deplasmana gelen az sayıdaki kişiyi ezdi. Misafirperverlik tarihe gömüldü. Ekranlara, spor programlarına Ömer Çavuşoğlu – Yurdeşen Karahasan – İhsan Kalkavan – Selim Soydan gibi sivri dilli ayrıştırıcı uzaklaştırıcı eski yöneticiler çıkarıldı ve kavga pohpohladı. Rakiplerine hakaret edici rakibi küçük düşürücü sözler kullandırıldı. Hata bunlardan biri Galatasaray bayrağını pkk bayrağıyla eş tuttu. İçimizdeki takım sevgisi bu tür davranışlar yüzünden fanatizme dönüştü ve rakip takıma nefret boyutuna taşındı. O kıvılcım tribünlere sıçradı büyüdü alev oldu. Alev büyüdü Türk futbolunu yaktı ve şimdi bir yangın halinde. Türkiye deki tüm itfaiyeler ve onların erleri birleşse faydası yok. Çünkü ateş her yeri sardı. Çünkü bu yangın para ile beslenmekte. Parada o kadar çok ki yangın büyüsün diye Dolarlar Euro’lar ateşe atılmakta. Ne kadar kavga o kadar forma satışı. Ne kadar kavga o kadar atkı eldiven satışı. Ne kadar kavga o kadar bayrak satışı. Yani ne kadar kavga o kadar para. Değer miydi?
Diye sorarak bitirmişim yazıyı…
Demem o ki Milli Maçlar söz konusu iken, şu kulüp takımcılığı ruhunu ile kini fanatizmi para olarak gören zihniyeti evcilleştiremediğimiz sürece; Volkan Demirel Sami Yen’de, Avni Aker’ de. Arda Turan ve Olcay Şahan, Kadıköy de. Emre Belezoğlu İnönü’de, Semih şurada, Caner burada, Gökhan orada... Bu böyle gider durur… Sorunda bu zaten bu böyle gitmez… Görün artık olan Türk futboluna olur. Bu arada olan oldu galiba…
Her zamanki gibi KALIN SAĞLICAKLA.
İletişim için; @oyuncukocu , oyuncu.kocu@yahoo.com.tr, www.oyuncukocu.com