- Kategori
- Psikoloji
16 Mart Senfonisi

Mart, mart hangi mevsimi muştularsın, baharı mı? Beni mi kandırıyorsun, baharı mı?
Ellerimde kitaplarım, üniversite önündeyim, Beyazıt meydanında bir salkım söğüt, nereden bilsin gözlerinin önünde az sonra parçalayacak köpekler etimi, hem de baharın ilk günleri hem de yaşamak en çok bana yakışırken. ‘‘Ağlama salkım söğüt ağlama, kara suyun aynasında bel bağlama…’’
Mart, mart ilk aşk mıydın yüreğime damlayan, hani bir eylem alanında düşürmeden beni bu derdin koynuna, yan yanayken yanan insanlara…
Mart, daha iğdeler kokmuyordu, erik yeni yeni, tane tane çiçek açıyordu nereden girdin hayatıma…
Densiz abluka, asılsız yalan, zamansız ölüm git başımdan, dur bomba düştüğün yerde patlama, n’olursun dur.
Yedi kat yerin ve yedi kat göğün yaratıcısı, neden hiç değil, yedi? Beyazıt meydanının arnavut taşlarına serilen yedi beden, yedi can, bir kutsallık mı, yoksulluk mu, yokluk mu yoksa apansız yakalayan arsız bir aşk mı?
Ellerim yanık, ellerim perperişan ve beni perişan bırakıp giden zaman, neden yedi tanrım hiç düşündün mü?
Beyazıt meydanına bomba attılar, kulağım kesildi, boynum kan revan al sür aşkım yüzüne ne kadar yakışıyor kan.
Mart, mart gelme üstüme bahar bana çok uzak kış olabildiğince içimde ve sarı buklelerine doladığım hayat, yedi devrimcinin düştüğü yerde filizlendi.
Gözyaşı tarlasında okunan türküler gibi, hani sen gözyaşımı hiç sevmezsin bir devrimcinin ardından yas tutulmaz marş söylenir ya, ölümümü öyle yatsı öyle ötele, ölümüm içimde nevrozun başladığı günde…
Mızgin, gelme çocuk gelme üstüme, elimin kınasını al; gerekiyorsa elimi, kolumu ama gelme üstüme…
Mart’ın 16’sında yedi can, düştük gün ortasında yedi can nerden bilebilirdi tanrı sekizinci benim düştüm yemyeşil deryaya, yol yedi yıl, yedi yıllık zaman…