- Kategori
- Gündelik Yaşam
17 Ağustos depremi ve iki yüzlü ahlak anlayışımız

17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03:02'de, merkezi Kocaeli-Gölcük olan, Richter ölçeğine göre 7.4 büyüklüğünde gerçekleşen, büyük çapta can ve mal kaybına neden olan depremi hatırlamayan yoktur herhalde.
Deprem tüm Marmara Bölgesi'nde, Ankara' dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedilmişti. Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 43.953 yaralı olmuştur. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000 e yakın yaralı olmuştur. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştır. Yaklaşık 16.000.000 insan depremden değişik düzeylerde etkilenmiştir. Bu nedenle Türkiye yakın tarihini derinden etkileyen en önemli olaylardan biridir. Deprem gerek büyüklük, gerek etkilediği alanın genişliği, gerekse sebep olduğu maddi kayıplar açısından son yüzyılın en büyük depremlerinden biridir.
Depremin şiddeti kadar deprem ardından yaşanan skandallar maalesef basına yansımadı belki de yansıtılmadı. Özellikle depremde koordinasyon görevini yapması gereken Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti maalesef deprem konusunda üzerindeki ölü toprağını çok geç kaldırabildi. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden gelen yardım taleplerinin uygulanabilmesi için TC Devletinin izin vermesi gerekiyordu ancak Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in depremin hemen ardından yapmak istedikleri yardımlara dönemin MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş’ un “Yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam” sözü ile anlatmak istediği neydi?
Osman Durmuş’ un sözlerinin ardından ABD’li New York Post gazetesi “Türk hükümeti, ABD’nin Deniz Hastanelerini kullanmıyor!” diyerek manşet yaptı.
Türkiye’deki şiddetli depremde 27.200’den fazla kişi yaralandı. Ancak yetkililer tarafından o dönemde yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz Kuvvetleri’ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediği bildirildi.
Türkiye’ye gönderilmiş olan uluslar arası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara’daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu.
Türkiye’de yayınlanan Radikal gazetesinin depremden bir hafta sonraki sayısında, 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı.
ABD gemilerinin İzmit’e varışından önce Türkiye Sağlık Bakanı Osman Durmuş’ un, bu gemilere ihtiyaç olmadığına ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi.
Ancak ABD Büyükelçiliği, aralarında 600’den fazla yatak taşıyan Kearsarge adlı geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi.”
Ne ölenler geri gelir, ne de anılarımız.
Gölcük ve çevresi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için hayati önem taşıyan bir bölgedir. Depremden de en çok etkilenenlerin başında askeri birlik, tesis, lojman ve yardımcı birimler geldi. Depremin ardından üst düzey askeri yetkililerin deprem bölgesinde yaptıkları incelemeler sonunda depremle ilgili belki de kimsenin aklına gelemeyecek manzaraların da ortaya çıkabileceği görüldü. Deprem döneminde Deniz Kuvvetlerinde üst rütbede görev yapan bir askeri görevli bölgede incelemelerde bulunduğu sırada gördüklerini bizlere aktardı. Aktarılanları duyduğumda tüylerimin diken diken olmasına engel olamadım. Yaşananların Türkiye’de Psikoloji bilim dalına üstün bir inceleme alanı açmış olduğu da bir başka bakış açısıyla söylendi. Yaşananları aktaran görevli bu söylediklerini kitap haline getireceğini de açıkça ifade etti.
Türkiye’de ahlak olgusu dediğimizde gerçekten de halkımız ahlaka çok önem verir(!) Ahlak hayatımızın temelini oluştururken toplum olarak birbirimizi yargılamayı ve ahlaki olarak eleştirmeyi çok severiz. Çok eminim ki bir araştırma yapılsa “Ahlaka önem veririm” diyenlerin oranı %90’ların üzerine çıkacaktır. Bizlere geçmişte ailelerimizin aşıladığı ve toplumsal baskıdan kaynaklanan bu bakış açısı özellikle çocukluk döneminde birçok eylemin “ayıp”, ”başkaları ne der?” korkutmalarıyla engellendiğini biliyoruz. Ancak yapılan psikolojik araştırmalara göre ilk çocukluk döneminde hareketleri sürekli engellenen ve dayatma ile soyut kavramlarla korkutulan çocukların ilerleyen dönemlerde bu isteklerini farklı olarak yansıtabilecekleri ortaya çıkmış. Bunu açıklayan psikoloji bilim dalı ile uğraşan kişiler çocukların özgür bırakılarak yaşamak istediği her şeyi yaşamalarına denetimli olarak izin verilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Bu bilgiler ışığında depremden sonra görülen manzaralara dönelim. Depremin 03.02’de olduğunu biliyoruz. Deprem tarihinde askeriyede çeşitli sebeplerle şehir dışında olan görevliler deprem paniğiyle ailelerine endişe ile koştular.
“Deprem Allah’ın takdiri, tüm uğursuzluklar askeriyede oluyordu” demeye cüret eden yobaz takımının sözleri de kulaktan kulağa dolaşıyordu.
Evlerine zar zor ulaştığında felaket görüntülerle karşılaşan insanlar yıkıntılar arasından yakınlarına ulaşmaya çalışıyorlardı. Yakınlarına ulaşanların bir kısmı bir kez daha yıkıldı. Evini teslim ettiği karısı/kocası başka biriyle yıkıntılar arasında sıkışıp kalmıştı. Depremin olduğu saatte ne gizlenebilirdi ki? Buna benzer farklı birçok örnek ortaya çıkmıştı. Komşunun eşi ile aynı odada yıkıntılar arasında sıkışanlardan öğretmeni ile ya da müdürüyle sıkışanlara kadar ne ararsanız vardı.
Toplumumuzda içselleştirilen ikiyüzlü ahlak anlayışı böyle bir şeydi işte. Her zaman dışarıda çok ahlaklıyız. Kapalı kapılar ardında çok şey yaşanıyor ülkemizde biraz gözlerimizi açalım. Çocuklarınıza hissettikleri ve istedikleri şeyler için izin verin lütfen…