- Kategori
- Edebiyat
Abdülkadir Bulut

Takvim yaprakları 8 Ağustos 1985’i gösterirken, bir minibüs ilerliyor bol dönemeçli Silifke-Anamur karayolunda. Asfalt kaynıyor. Yolcuları Anamur’a bağlı Akine köylüleri. Bir mahkûm ziyaretinden dönüyorlar. Pos bıyıklı bir babayiğit, dolmuşun kapısına dayanmış, köylüleriyle sohbet ediyor. Boğsak yakınlarında sert bir dönemeçte olan oluyor: Kapı açılıveriyor ve daha saçına sakalına ak düşmemiş o Yörük yiğidi dışarıya savruluyor, başından akan kan suluyor asfaltı. Bana Bir Gurbet Adı Gönder adlı şiirinde "Bir de söğüt yaprağı koy yanına / Belki sulara olan hasretliğimi giderir" diye seslenen Bulut, ertesi gün de Sennur Sezer’in "Bir selam gibi değip geçtin hayata" dediği gibi suya hasret ayrılıyor aramızdan. İşte böyle kayıyor edebiyat dünyamızdan bir yıldız.
Abdülkadir Bulut 1943 yılında Anamur’a bağlı Akine köyünde doğdu, çocukluğu ve ilk gençliği bu coğrafyada geçti. Kimliğini ve kişiliğini bu topraklar ve Yörük kültürü belirledi. Anamur Ortaokulu ve Akşehir İlköğretmen Okulu’nu bitirdi. Memleketinde, Kırıkhan ve İstanbul’da öğretmenlik yaptı.
Pastoral görünümlü lirik şiirler yazan Abdülkadir, şiirlerinde yerel dil ve kültür öğelerini kullanarak evrenselliğe ulaşan özgün bir şairimizdir. Yerel kültürü evrenselliğe taşırken yöresine duyduğu sevdasını hep yüreğinde taşımış, bunu da bir şiirinde şöyle açıklamıştır: "Koparıldın köyünden ve suyundan." Duygu, düşünce ve özlemlerini doğa betimlemelerinden, kır yaşantısından hareketle dile getirmiştir. Bu duygu, düşünce ve özlemi anlatmak için Bulut’un şiirlerinde tekrarlanan motiflerden biri de sudur. Çokça suya hasretliği dile getirir. Abdülkadir Bulut için su, alın terini dolayısıyla emeği simgeler. Çalışıp terleyen insanlardan yana olan Bulut, şiirlerinde emek olmadan, alın teri olmadan bir başka deyişle, eylem olmadan özlenene ulaşılamayacağını belirtir. Şiirlerinde direnç, yaşama bağlılık, yarınlara özlem vardır üstadın. Abdülkadir kısa yaşamına birçok güzel şiir sığdıran gerçekçi bir şair, yüreğini halkına adayan korkusuz bir yiğittir. Pısırık, ürkek, korkak insanları sevmez. O, yürekli, çalışkan, terleyen insanın yanındadır. Yaşadığı dönemin, yoksulluk, tutuklanma, öldürülme gibi sorunlarını konu almış ve bunlardan yılmamayı öğütlemiş ve geleceğe umutla bakmasını bilmiştir.
1960’tan itibaren şiirleri Yeditepe, Varlık, Türk Dili dergilerinde yayımlanmış, asıl kimliğini 1970’li yıllardan sonra yazdığı şiirleriyle kazanmıştır. Şiirlerinin tümü, ölümünden sonra, "Ülkemin Şiir Atlası" adıyla yayımlandı. Genç yaşta kaybettiğimiz Abdülkadir Bulut eğer yaşasaydı, bugün ünü Türkiye sınırlarını çoktan aşmış olacaktı.
Dostluk şairinin dostları olarak Temmuz 2006 sonunda Anamur Kültür Derneği’nce düzenlenen etkinlikte buluştuk. Abdülkadir Bulut’a “ Sen Tek Başına Değilsin” demek için toplanmıştık Anamur’da. Vecihi Timuroğlu Ankara’dan, Müslim Çelik İstanbul’dan, ben Aydıncık’tan katılmıştık. Geçen yıl Ali F. Bilir ileydik aynı etkinlikte. Bu yıl Ali, kızı Defne’yi İstanbul’dan Amerika’ya uçuracağı için aramızda değildi ama ruhen yanımda, kolumda olduğunu sürekli duyumsuyordum.
Söyleşi sonrası, ikindi üzeri varıyoruz Akine’ye. Bakışlarımız kalın bıyıklı, esmer ve gür saçlı bir Yörük yiğidini arıyor çevrede. Bir ara Müslim’in bakışları, benimkilerle kesişiyor. Kara gür kaşlarının altındaki ela gözlerinin buğulanmış olduğunu görüyorum. "Yıllar önce, kaç kez ‘gidelim bizim köye’ demişti, Canım Dostum. Olmadı bir türlü. Demek bugüne kısmetmiş..." Gözlerini çekti üzerimden, dalıp gitti Abdülkadir’i ararcasına.
"Üstünde zeytin ekmek yenmiş/Bir topraktan", çilek tarlasından iniyoruz Dragon kıyısına. Abdülkadir’i düşlüyoruz taşların üzerinde, suya yatmış ve kökü toprağa sıkıca sarılmış söğüt ağacı yanında, mor çiçekli yarpuzların arasında. Müslim, yemenilerini çıkarıp pantolonunun paçalarını sıvadıktan sonra sokuyor ayaklarını çelik gibi suya. "Suları öptüm/ Oturup ağladım" diye mırıldandığını duyar gibi oluyorum. Ben bir söğüt dalı koparıyorum Bulut’un mezarına bırakmak için, suya olan hasreti dinsin diye. Ne yazık ki elimde kalıyor söğüt dalı.
Kıyıda yoğun bir hareketlilik var. Bulut’un kardeşleri, yengeleri ve daha nice yakınları koşuşturuyor. Kimi senit, kimi un kimi de su getiriyor. Az sonra hamur yoğruluyor, ateş yakılıyor. Ocakta iri bir sac. Keşli sıkmalar sunuluyor tuluk ayranı eşliğinde.
Başımı kaldırıyorum bir an gökyüzüne. Ağineli Aziz’in değirmeni üzerinde, pos bıyıklı, esmer Abdülkadir’i görüyorum. Islak bir taya binmiş. Yüzünde gülümseme. Kara gözlerinden aydınlık fışkırıyor. Elinde nane, kekik, yarpuz, hüsnüyusuf, harnup çiçeğinden bir demet. Tepesinde uçuşan kırlangıçlarla bize doğru geliyor. Uzun boylu, geniş omuzlu Müslim Çelik, bir taşa oturmuş, ayakları suda, yolunu gözlüyor Abdülkadir’in, güneşin dinlenmeye çekildiği o saatlerde.
Yukarıdan gelen Bulut’un sesini duyar gibi oluyorum:
"Seni karşılarken
Irmak kenarlarında akşamüstleri
Söğüt yapraklarını titreten
Rüzgârlara dalarım nedense
Elimde olmadan"...