​ Acıyı mı seversiniz tatlıyı mı? / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '07

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Acıyı mı seversiniz tatlıyı mı?

Acıyı mı seversiniz tatlıyı mı?
 

Dost acı söyler. Politikacılar ve çapkınlar tatlı sözlerle kandırırlar bizi ama acı gerçekleri dile getiren aydınlar sevilmezler, rahatımızı kaçırırlar. Yiğidi kılıç kesmez, bir acı söz öldürürmüş. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım canım, ağzımızın tadı kaçmasın. Acı konuşanların ağızlarına acı biber sürelim, keyfimize bakalım.

Bir şarkıda, “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar” deniliyor, bir diğerinde de, “Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir” demiş âşık. Acıların çocuğuyuz biz, Fuzuli gibi dert çekmekten, acılardan hoşlanırız, arabesk şarkılarda gözyaşı dökeriz...

Sevgili tatlı tatlı bakar, kalbimizi yakar, aşkın kemendini boynumuza takar. Aşk öyle bir şeydir ki, fark edemezsin başına gelecekleri, acısı sonradan çıkar.

Refik Halit Karay, “Aşkın en tatlı zehri ıstırap çekmektir” diyor. Bunu biliriz ama gene de sevmekten vazgeçmeyiz. “Şu gelen atlı mıdır/ Sorun Bağdatlı mıdır/ Her gelen yâri sorar/ Yâr bu kadar tatlı mıdır?”

Tatlı sözlere kanmamak gerektiğini şu özlü söz ne kadar güzel anlatıyor bakın: “Unutma ki ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır.”

Atalarımız tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, demiş. Bu tatlı söz çıkar için söylenirse yılanın kendisi olur ama... Yılan denince aklıma geldi. Çoğunuz bilirsiniz ama ben gene de anımsatayım. Baba bir yılanı öldürecekken yılan dile gelmiş, kendisini öldürmezse yuvasının kenarına her gün bir altın bırakacağını söylemiş. Adam yılanı bırakmış. Her gün yuvaya bırakılan altınla rahat bir ömür sürmüş. Oğlu bu değirmenin suyunun nereden geldiğini merak etmiş. Babasına sormuş ama baba yılana söz verdiği için söylememiş. Oğul da babasını izleyip işin içyüzünü öğrenmiş ve babasından habersiz yılanın yuvasına gitmiş, yılanı öldürüp bütün altınları elde etmek istemiş ama başaramamış, onun sadece kuyruğunu koparabilmiş. Yılan ise delikanlıyı ısırıp öldürmüş. Aradan bir süre geçtikten sonra adam tekrar yılanın yanına giderek her şeyin eskisi gibi olmasını istemiş. Yılan acı bir gülüşle, “Hayır dostum, demiş. Sende evlat acısı bende de kuyruk acısı olduktan sonra artık bir araya gelemeyiz.”

Acı çeşitleri mi daha çoktur, tatlı çeşitleri mi? Orasını bilemem de baklava, kadayıf gibi tatlılara bayılırım, acıyı ise hiç sevmem, kimi insanların acı biberi nasıl yediklerine hayret ederim. Acının kardeşi olan ekşiyi de pek sevmem, turşu gibi şeyler mideme dokunur. Damat geline hiç tatlı söz söylemezmiş. Kadın, “Bana tatlı bir söz söyle” deyince bizimki, “baklava” demiş. Bir zamanlar Erbakan hocanın “kadayıfın altı kızardı” sözü epey ilgi toplamıştı. Şair Hasan Hüseyin de “acıyı bal eylemek” sözüyle ün yapmıştı. Güzelin tatlı dilli güler yüzlü olanı sevilir. “Tatlı dile güler yüze doyulur mu?”

Tatlı bal, şeker sözleriyle anlatılır. Ne şeker şey deriz sevimli çocuklara. Bir şeyin çok tatlı oluşu “bal gibi” diye anlatılır. Yeri gelmişken şekerli, ballı iki fıkrayla tatlandıralım ağzınızı. Adamın biri bal satıyormuş ama dükkânına hiç müşteri gelmiyormuş. Karşısındaki balcının ise alıcısı çokmuş. Bunun nedenin çözemeyen adam bir bilgeye danışmış. Bilge, “Niye senin yanına uğramıyorlar biliyor musun, diye başını sallamış. Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!” (Yüzü sirkeli esnafa önemle duyurulur!)

Adamın bir şekerciden misafir şekeri alıp evine giderken bir doktorun muayenehanesinin önünde anasının kucağında bir çocuk görmüş, onun mahzun haline bakıp acımış ve yemesi için bir şeker uzatmış ama çocuk başını çevirmiş. Adam ne kadar ısrar ettiyse de şekeri almak istememiş. Adam, “Niye almıyor, yoksa şekeri sevmiyor mu?” diye sorunca anne bir ah çekip, “Ah efendi, demiş. Benim çocuğum alma gibi soğanı yemiyo, şekeri neylesin!” (Bu olay gerçektir. Olaya tanık olan annemden duymuştum.)

Yazımın kabak tadı vermemesi için kısa kesiyorum. Tatlı olan şey sadece şeker, bal ya da şekerlemeler, tatlılar değildir. Tatlı olan başka neler var neler! Örnek mi? İşte; Uzak dağ köylerinden birinde evin erkeği iş için kente gitmiş ve oradan yedi sekiz ay sonra zor zahmet geri dönebilmiş. Onu özlemle bekleyen karısına pek yüz vermemiş, yorgunluktan hemen yatıp uyumuş. Karısı buna pek anlam verememiş, acaba orada başka bir kadın mı buldu diye kuşkulanmış, sabaha kadar gözüne uyku girmemiş. Sabah erkenden süt sağmak için kalkıp ineğinin yanına gitmiş. İnek huysuzlanmış, kadın ineğe bir şamar indirip öfkeyle, “Rahat dur ülen, cavırın hayvanı!” diye bağırmış. Komşusu, “Hayrola, bir şey mi oldu, akşam sizin eve gelen vardı galiba, kim geldi?” diye merakla sormuş. Kadın yüzünü buruşturarak başını sallamış ve şöyle konuşmuş;

“Aydın’dan dayı geldi

Dayı değil ayı geldi!”

Adam uyanmış. Kahvaltısını da ettikten sonra yorgunluğu gitmiş, keyfi yerine gelmiş, karısına, “Su ısıt bakalım. İşimiz var seninle” demiş. Kadın nazla suyun ne olacağını sormuş, “Ne işiymiş bu?” demiş. “Sevda işi hanım, sevda işi” demiş adam. “Yeni mi aklına geldi?” diyen karısının beline sarılmış, onu yatak odasına çekmiş, “Akşam çok yorgundum, kusura bakma. Şimdi affettiririm kendimi” diyerek onu yatağa atmış...

Bir süre sonra kadın gene ineğinin yanına gelmiş, inek gene huysuzluk etmiş ama kadın kızmamış, “Uslu dur kınalı kızım” demiş. Komşusu başını uzatıp, “Keyfin yerinde bakıyorum. Bu sefer kim geldi?” diye sorunca kadının yüzünde güller açmış, sevincinin nedenini açıklayıvermiş:

“Aydın’dan kadı geldi

Ağzımın tadı geldi!”

Ağız tadınızın hiç bozulmaması, gönlünüzün acılara kul olmaması dileğiyle.

Erhan Tığlı

*********

 
Toplam blog
: 776
: 600
Kayıt tarihi
: 13.10.06
 
 

Emekli edebiyat öğretmeniyim. Yazı ve şiirlerim çeşitli gazete ve dergilerde çıkmaktadır. 20 kita..