- Kategori
- Gezi - Tatil
Agop, ahtapot ve salata

İsmi Agop olan biri ile tanıştırıldığınızı düşünün.
Adama ilk olarak ne sorarsınız?
Memleketini, işini?
Durdum durdum ikinci dubleden sonra masadaki herkes susmuşken,
“Kazlarınız var mı?” diye girdim konuya!
Duymazdan geldi adam. Ne yapsın?
“ Var” dese ikinci soruyu patlatacaktım “ eskisi gibi yutuyorlar mı?”
Yıllar var köy düğününe gelmiyorum. Yemekli.
Beklediği için suyunu salmış domateslerin küçücük kaldığı çoban salata keyfime çentikler atsa da, tavuğun budu pilav üzerinde önüme konunca neşeleniyorum. Nohut ve İzmir köfte de var.
Acı biber ve köy ekmeği de olunca;
Yandı gülüm keten helva...
Masada beraber oturduğumuz gurupla daha yeni tanıştım ama insanlar öylesine sıcak, hepsini yıllardır tanıyor gibiyim...
Tatilde paraları bitirince, hafta sonu yapılacak geziye çadırımızla katılmak zorunda kaldık.
Balık malzemeleri satan dükkandan çadırı koltuğumun altına sıkıştırıp çıktığım andan, Saroz’da bu küçük balıkçı köyüne gelene kadar aklımda tek bir düşünce var..
“Ya çadırı kuramazsam!”
Çınar ağaçlarının gölgeleri başka tatilciler tarafından kapılmış, bize de küçük bir armut ağacının altı kalmış.
Çadırı kurduğum alanın, yüzlerce kampçıya tek başına hizmet vermeye çalışan, tuvalete giden patika üzerinde olduğunu gecenin kör yarısı sıkışmış insanlar üzerimizden geçmeye niyetlenince anladım ama olsun!
Gece tam uykuya teslim olmak üzereyken çadırın üzerine düşen armutları anlatmak bile istemiyorum...
Köyün sevilen balıkçılarından birinin kızı evleniyor.
Biz tesadüfen geldik ama masanın başköşesine kırk yıllık ahbapmış gibi çöreklendik...
Sesini çıkartan olmayınca çöpleniyoruz.
Tesadüfen önüme konan iki kalıp koyun peynirinin bir tanesini, anlayıp dinlemeden mideye indirince, düğün sahibi bozuluyor biraz ama olacak o kadar yahu.
O kargaşa da sanırım bir de buz gibi kavunu tek başıma yedim. Ne yapalım?
Düğünde yeniyor!
Suda ne kadar balık kovaladığımı bilmiyorum, dişlerim birbirine vurmaya başlayınca, çakılların üzerine kendimi zor attım. Kollarımı, bacaklarımı açıp sırt üstü yarım saat ya yattım ya yatmadım.
Güneş nasıl bir açıyla vurduysa, şort bitiminden ayak bileklerine kadar yanmışım!
Şimdi çaktırmadan masanın altından yanan yerleri kaşıyorum.
Yoğurttan bir avuç alıp sürsem!
Belki derdime derman olacak fakat masadakilerin mide bulantısını ne yapacağız?
Kaldığımız yerde elektrik yok, eski yatay bir soğutucu battaniye ile sarılmış, buzla doldurulmuş, tatilciler aldıkları öteberiyi bu dolabın içinde saklamaya çalışıyor...
Geceleri kalkıp buzdolabında ne varsa yemek gibi kurtulamadığım, alışkanlık haline gelmiş, nefret ettiğim bir huyum var.
Dün sabaha karşı uyandım içim bayılıyor, parmak uçlarımda totem muamelesi gören kamuflajlı dolabın yanında soluğu aldım. Kene ilacı almayı akıl eden biz, yiyecekleri gittiğimiz yerden alırız diye düşündük.
Elimizi kolumuzu sallaya sallaya geldik.
Birisi zeytinyağlı ahtapot salatası yapmış, tabağa koyup üzerini streçlemiş, kimse bulamasın diye domates poşetinin altına saklamış..
Eski kasap kedisiyim ben bulmam mı?
Göz hakkı deyip yarısını yutmam mı?
Çadırın tepesindeki delikten yıldızlara bakarken, dünyanın sanıldığı kadar büyük olmadığının farkına varıp, kendi kendime gülümsemeden edemedim...
Altınoluk’da garip bir adam vurduğum ahtapotu denize attırmıştı ya bana, Allahın hikmetine bak! Aynı ahtapot temizlenmiş, salata olarak çıktı Saroz’da çıktı karşıma!